TÜRKİYE CUMHURİYET´İNİN EKONOMİ SERÜVENİ
Değerli okuyucular, bu hafta sizlere “Geçmişten Günümüze Cumhuriyet Ekonomisi” ile ilgili Prof. Dr. Sayın Yakup KEPENEK´ le yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz.
Tarih: 14.12.2015 11:57:29 / 868okunma / 0yorum
Ahmet ERDOĞDU

A E- Sayın Hocam, başta kurucu lider Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuran kadronun ekonomi alanındaki hedefleri ve politikası neydi? Bir yandan Osmanlı İmparatorluğu´ndan kalan ağır bir borç yükü, diğer yandan savaştan çıkmış yorgun ve yoksul bir halk. Böyle bir tabloda Cumhuriyet Yönetiminin ekonomi alanındaki hedeflerini, atılımlarını ve başarısını değerlendirir misiniz? Bu bağlamda 1923 İzmir İktisat Kongresinin önemi nedir?

/resimler/2015-12/14/1204577300931.jpg

YAKUP KEPENEK- Öncelikle Yeni Adana Gazetesine, benimle yaptığınız bu görüşme nedeniyle çok teşekkür ederim; Adana´yı seven bir kişi olarak onur duydum.

Sorunuza gelince;  Cumhuriyet, Osmanlı döneminin çağdaşlaşma çabaları ile İmparatorluğunun yıkılması sonrasında Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verilen Kurtuluş Savaşının bileşkesi olarak doğmuştur,  denilebilir.

Cumhuriyeti kuranların çok doğru olarak vardıkları sonuca göre, yarı sömürge olan  Osmanlı´nın yıkılmasının ana nedeni ekonomik olarak geri kalmışlığı;   daha somut olarak da sanayileşmemiş olmasıydı.  

Ancak, dahası var; özellikle Atatürk, Cumhuriyet´in  gerçek anlamda var olması için sanayileşme ile birlikte   “bütüncül” bir çağdaşlaşma sürecinin yaşama geçirilmesi gerektiğinin bilincindeydi. Atatürk´ün tek adam olmasının ana nedeni budur.

Bu amaçla, Cumhuriyet ilk iş olarak, Osmanlıda büyük sakıncaları görülen hukuk ve eğitimdeki eski-yeni biçimindeki  ikili yapıları sona erdirdi; toplumsal yaşamın temeli olan bu iki alanın çağdaş bir anlayışla yeniden yapılanmasının yasal temellerini attı; bunu,  başta Harf Devrimi olmak üzere diğer devrimlerle tamamladı; bilimin yol göstericiliğini ilke edindi…  

/resimler/2015-12/14/1203125736515.jpg

Kurtuluş Savaşı sonrasında çözümü gereken ana sorun kazanılan siyasal bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla tamamlamak, daha doğrusu Atatürk´ün  İzmir İktisat Kongresinin açılış konuşmasındaki sözüyle taçlandırmaktı. Çünkü bu yapılmazsa, siyasal bağımsızlık  kalıcı olamazdı.

Kongre, 1923 Şubatında, ekonominin, tüccar, çiftçi, sanayici ve işçi kesimlerinin temsilcilerinden oluşan 1130 dolayında delege ile toplandı ve bir aya yakın bir süre çalıştı. Kurtuluş Savaşı sonrasında ülkeyi yönetecek kadrolarla ekonomi ile ilgili bütün toplum kesimlerini  buluşturan Kongre, barışa geçilmesiyle birlikte  başlayacak olan  “ekonomik kurtuluş savaşının” ulusal bir özellik taşıması gerektiğinin altını  çizdi. Osmanlının dış borçlara  batık durumunun yıkıcı sonuçlarını yaşamış olan o kuşaklar, doğal olarak,  ülkenin  ekonomik gelişmesinin öz kaynaklara dayalı olmasını istiyorlardı. Ek olarak, Kongre ulusun tüm kesimlerinin birlik ve dayanışma içinde çalışmaları gerektiğini vurguladı. Devlet, güvenlik, eğitim, sağlık ve ulaştırma gibi altyapı konularına ağırlık vermeli ve ekonomiyi  düzenleyicilik  görevini  yapmalıydı.   

Bu noktada, Cumhuriyetin devlet anlayışının çok önemli bir ilkesine değinmek gerekiyor.  Temel özellikleri altı ok olarak daha sonra Anayasaya girecek olan Cumhuriyet devleti, kuruluşundan başlayarak  değişik toplum kesimlerine eşit uzaklıkta durur. Mustafa Kemal Atatürk´ün  bugünkü dildeki şu sözleriyle “çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız.. çalışmadan yaşamak isteyenlerin bizim toplumumuzda yeri yoktur, hakkı yoktur” sözleriyle    altını çizdiği anlayış ya da 1930´larda birkaç kez Meclis´i açış konuşmasında istediği ve bir türlü yapılmayan toprak reformu, bu tarafsız devlet ilkesinin bir tarafa bırakıldığı anlamına gelmez.  Bu ilke sermayenin değişik alt kesimleri ve kişileri için de özellikle geçerlidir. Bu ilkeye bağlılığın  bir sonucu olarak devleti elinde tutanlar  yandaş sermaye yaratmayı, doğal olarak,  akıllarının ucuna  bile getirmez. Aslında bu kural kapitalist düzenin ahlak devlet anlayışının da temelidir. Çünkü kapitalist düzen değişik sermaye kesimlerinin kendi aralarındaki rekabetin toplumsal yararı sağlayacağı varsayımına dayanır.

Oysa ülkemizde, 1950´den sonra “besleme basın” oluşturulması için başlayan devlet olanaklarıyla zengin yaratma süreci, Adalet Partisi ve Anavatan Partisi iktidarlarında kimi sermayedar kişi ve şirketlerin korunup kollanması  uygulamalarıyla giderek arttı.  Günümüzün  AKP iktidarında da “yandaş sermayedar” yaratma sınır ve ahlak tanımaz boyutlara vardı. Türkiye burjuvazisi hükümetlerin  kendi içlerinden kimilerine yönelik bu taraf tutan uygulamasına, uzun dönemde  kendi öz çıkarını korumak için karşı çıkacak yerde “bir gün sıra bana da gelir” anlayışıyla uyum sağlama yolunu benimsedi.     

 /resimler/2015-12/14/1204366831793.jpg

A E- Tek Parti yönetiminin olduğu ve Devletçilik politikalarının uygulandığı 1923-1938 dönemini “Altın Yıllar” olarak niteleyenler olduğu gibi, günümüzün iktidar sözcüleri başta olmak üzere kimileri de bu dönemi karalamakta ve neredeyse hiç bir şey yapılmadığını ileri sürmektedirler. Hatta Onuncu Yıl Marşında geçen “Demirağlarla ördük ana yurdu dört baştan” sözlerinden bile rahatsızlık duyduklarını saklamadılar. Sizin bu konudaki görüşleriniz nedir? Bu dönemde temeli atılan, yapılan ve üretime geçen en önemli kamu iktisadi kuruluşları nelerdir? O kurumlar bugün ne durumdadır?

 

YAKUP KEPENEK- 1923-38 dönemini ikiye ayırmak gerekir:

İlk yıllar, 1930´a kadar, İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar doğrultusunda “bakım ve onarımla” geçti; yasal ve kurumsal altyapı, oluşturulmaya çalışıldı. Başta demiryolları olmak üzere yabancıların elindeki işletmeleri millileştirme politikası izlendi.

Türkiye 1930´lara çok daha farklı bir havada girdi. Lozan Barış Anlaşmasına göre gümrükleri serbestçe saptama hakkı 1929´da elde edildi. Tüm teşviklere karşın özel sektör eliyle sanayileşmede önemli bir başarı elde edilememişti.  Aynı tarihte dünya kapitalizmi, tarihinde görmediği ölçüde ağır bir çöküntüye sürüklendi;  Büyük Buhran, Kriz ya da Bunalım denilen bu durumdan, o günlerde Türkiye´yi yönetenler ustaca yararlanmasını bildi; büyük bir sanayileşme atılımı gerçekleştirdi.

Sanıldığının tersine 1930´lu yılların Türkiye´sinde kapitalizm,  sosyalizm, faşizm gibi konularda görüşler serbestçe sergilenmektedir;  ekonomi kuramında o yıllarda  henüz gündeme gelmemiş olan ekonomik  gelişmişlik-azgelişmişlik konularının enine boyuna tartışıldığı bir  özgürlük ortamı vardır. Bu tür tartışmaların yoğunlaştığı en önemli yayın orağı Kadro dergisidir. Bu arada Nazım Hikmet´in şiirlerinin lise edebiyat kitaplarında yer aldığı; Karl Marks´ın Das Kapital´inin Semih Rifat tarafından yapılan bir çevirisinin serbestçe satıldığı bilinmektedir.

Beş yıllık sanayileşme planı çerçevesinde gerçekleştirilen bir uygulamayla, başta dokuma olmak üzere, çimento, kağıt, kimya, metal işleme ve cam sektörlerinde devlet eliyle sınai üretim birimleri kuruldu.

KİT- Kamu İktisadi Teşebbüsleri olarak Sümerbank ve Etibank çatıları altında oluşan bu işletmelerin ekonomik ve teknik yapılabilirliği  üzerinde ayrıntılı ön çalışmalar yapıldı. Ek olarak bunların ülke düzeyine dengeli dağılmasına özen gösterildi; bir başka anlatımla Cumhuriyetin ekonomik toplumsal gelişme anlayışının temelinde, ülkenin göreli olarak geri kalmış bölgelerinin gelişmesine özen gösterilmesi yatar. . KİT,  yerli hammadde kullanıyor;  çalışanlarının eğitimine ayrı bir önem veriyor; dönemin  en ileri teknolojileri ile üretim yapıyor; her sektörün üretim miktarının iç tüketimi karşılayacak kadar olmasına çalışılıyordu.

KİT, bu halkın parasıyla, devlet bütçesinden ayrılan ödeneklerle kuruldu; Sovyetler Birliğinden, yalnızca dokuma sanayisinde kullanılmak üzere alınan faizsiz uzun vadeli ve toplam devletçi sanayileşme yatırımlarının ilk maliyet öngörüsünün dörtte birinden az olan kredinin dışında dış ya da iç borç alınmadan gerçekleştirildi. Bu arada  KİT´in dünyaya örnek olabilecek nitelikte işletme yönetimiyle çalıştırıldığı  da biliniyor.

Burada şu noktanın da altı çizilmelidir. KİT, yalnız sermaye birikimi ve sanayi üretimi olgusu değildir; bunlarla birlikte işgücünün niteliğinin geliştirilmesini de sağlayan bir uygulamadır. Yalnız işbaşında ya da yaparak ve yaşayarak değil, yurt içinde ve dışında verilen teknik eğitimlerle, KİT bağlamında işgücünün verimliliğinin artırılması yoluna gidilmiştir.

 /resimler/2015-12/14/1205427301991.jpg

KİT kapsamında işgücünün niteliğinin geliştirilmesi  konusu,  gerçekte, Cumhuriyetin çağdaş eğitim çabalarının yalnızca bir alt bölümüdür.

Cumhuriyet, çağdaş eğitim demektir. Kuruluş ile birlikte, mesleki ve teknik eğitime önem verilmesi, üniversitenin yeniden yapılandırılması; Ankara´da Cumhuriyetin savunucusu olacak hukukçuları yetiştirmek üzere Hukuk Mektebi; tarım konusunda çağdaşlaşmayı sağlamak amacıyla bir üniversite özelliği taşıyan Yüksek Ziraat Okulu ve ön yüzünde Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir  yazılan  Dil, tarih ve Coğrafya Fakültesinin açılması; yurt dışına öğrenci gönderilmesi bu anlayışın en çarpıcı göstergeleridir.  Bunları,  II. Dünya Savaşının  çok olumsuz koşullarında, ülke düzeyine dengeli dağılan ve aydınlanmanın ışığını o yıllarda nüfusun yaklaşık yüzde 80´inin yaşadığı köylere ulaştırmak amacıyla, yalnız köylü çocuklarının okuduğu Köy Enstitülerinin açılması izledi. Enstitüler yaparak öğrenmenin ve üreterek özgürleşmenin  dünyada başka bir örneği bulunmayan özgün kurumları olarak UNESCO –Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu tarafından dünyaya örnek gösterildiler. Bunları, halkın sanatla buluşmasını ve sanatsal yaratıcılığın gelişmesini sağlayan Halkevleri ve Halkodalarının  oluşturulması izledi. Bütün bunlar, Cumhuriyetin,  insan gücünü  geliştirme politikasının doğrudan sonuçlarıdır.             

Yeniden KİT´e dönersek, Cumhuriyetin ekonomide ve özellikle de1930´larda yaptıklarını “o devirde bir çivi bile çakılmadı” diye karalayanların bilmeleri gerekir ki,  dilim varmıyor ama,  anne ve babalarının iç çamaşırı da, kefeni de o tarihe kadar Amerikan beziydi.

Ek olarak önemle belirtmek gerekir ki KİT özel kesimin sanayileşmesine, 1950´lerden Demokrat Parti ile, başlayarak,  üç yönlü katkı yaptı; 1. Piyasa fiyatının altında bir fiyattan hammadde ve ara malı sattı, bundan doğan  zararı, görev zararı adıyla devlet bütçesinden karşılandı; 2. Özel kesimle şirket kurarak o kesime  sermaye aktardı; özellikle Ziraat Bankası, Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu çok sayıda özel şirkete sermaye aktardı; bu konuda şöyle bir mekanizma işletildi: KİT taahhüt ettiği sermayenin tamamını siyasi baskıyla ödüyor; özel sektör de sermayesinin yasaya göre dörtte birini ödüyor, kalanını taahhüt etmekle yetiniyor; elde edilen kar ise taahhüt edilen sermayeye göre paylaşılıyordu. 3. KİT´te çalışarak deneyim kazanan, çoğu parasız yatılı ya da yurt dışı eğitimi almış olan personel, özellikle maaşlarının enflasyon nedeniyle alım gücünü kaybettiği dönemlerde özel kesime geçti.

İkinci Dünya Savaşının çok güç koşullarında yaşanan yoklukları bir ölçüde de olsa karşılayan KİT, 1980´e dek, demir çelik, petro kimya, alüminyum alt sektörlerinde büyük yatırımlar yaptı; eskilerinin üretim kapasitelerini genişletti. Ancak 1970´lerde yaşanan ekonomik ve siyasal bunalımlar, Türkiye´yi  12 Eylül rejimine sürükledi. Baskıcı rejim toplumun ses getirebilecek kesimlerini baskı altına aldı; susturdu. Türkiye, Dünya Bankası ve IMF baskısıyla devlet eliyle sanayileşmekten vazgeçirildi. KİT, çoğu sudan ucuza olmak üzere yerli ve yabancı sermayedarlara satıldı;  yani, yağmalanırcasına özelleştirildi.

Özelleştirmeler, ek olarak, büyük çoğunluğuyla, sermaye sahipliliğinin halka yayılması yöntemleriyle değil, “blok satış” usulüyle yapıldı. KİT çalışanları, özellikle de işçiler bu süreçte büyük haksızlığa uğradı. KİT´in pek çoğu konu ile ilgili olmayan kişilere, değerinin çok altında bir fiyatla, pek çoğu arsa fiyatına, verildi. Halkın vergileriyle oluşturulan ekonomik varlıklar, yandaş sermayeyi güçlendirmek amacıyla  dağıtıldı.

Özelleştirme sürecinde Türkiye çok büyük bir yaşamsal ya da stratejik yanlış da yaptı. Dünyada bilimsel ve teknolojik ilerlemede devrim niteliğindeki bir sıçramaya tanklık edildiği; bilişim ve iletişimde ilerlemelerin büyük bir ivme kazandığı bir sırada TELETAŞ´ı (PTT´ye bağlı kamu AR-GE  (araştırma ve geliştirme) birimini),  o sırada Fransız Alchatel´inin de ortak olduğu bir kamu şirketi olan  Belçika Alchatel´ine1984´te sattı. Sonrasında TELETAŞ´ın AR-GE çekirdeği Belçika´ya alındı. Böylece Türkiye, kendi teknolojisini yaratma sürecinde beynine kurşun sıktı; sonuçta, dünyadaki bilgisayar, renkli TV ve cep telefonu alanındaki gelişmelerin gerisine düştü; o alanlardaki ürünleri yüksek fiyatlar ödeyerek dışarıdan satın aldı; almayı da sürdürüyor. Ülkeyi yönetenler Cumhuriyetin ekonomik aklıyla davranma becerisini gösterseydi Türkiye bu büyük yanlışa düşürülmezdi, bu bir.

İkincisi, Türkiye, TELETAŞ dışında, özellikle petro-kimya, makine ve motor gibi ekonomik gelişme için  stratejik olan sektörlerde küresel gelişmeleri de göz ardı eden bilinçsiz bir özelleştirme süreci izledi. Oysa küresel ekonomik yarış esas olarak büyük şirketler arasında geçer. Türkiye KİT´i bu amaçla çok yararlı bir işlev görebilirdi. Türkiye´yi yönetenler,  IMF ve Dünya Bankasının, daha doğrusu ABD´nin ağzına bakarak ellerindeki büyük sanayi işletmelerini satacak yerde, bunlar aracılığıyla, ülke ekonomisinin küresel yarışa çok daha etkin bir biçimde katılmasını sağlayabilmeliydi.  

Bu bağlamda bir anımı Yeni Adana okuyucularıyla paylaşmak isterim. 2000 yılında CHP´den görevli olarak Bilkent Üniversitesinde  verilen bir konferansa katıldım; Dünya Bankası Türkiye Masası Şefi A.J. Chibber  konuşmacıydı. Konuşmasının sonunda, adı önemli değil çünkü o yıllarda KİT´in genel müdürleri de onun gibi düşünüyordu,  bir emekli büyükelçimiz:

- Neden Türkiye hükümetine THY´nı özelleştirmesi için baskı yapmıyorsunuz diye sordu. Hindistan kökenli olan Dünya Bankası temsilcisi biraz da şaşkınlıkla  ve  yumuşak bir sesle:

-Beyefendi bu öyle işler aceleye gelmez; bakın THY özelleştirilseydi  onu ortağı Swissair satın alacaktı; ancak o firma battı! diye yanıtladı.

THY iyi ki tamamen satılmadı;  iyi de uçuyor; Türkiye büyük KİT´i  eliyle dünyaya açılmalı ve teknolojik yenilik de yaparak ekonomisini uçurmalıydı!     

 /resimler/2015-12/14/1206045739969.jpg

A E- Cumhuriyet Yönetiminin dış borç ve denk bütçe hassasiyeti ile 1950´den sonraki yönetimlerin dış borç ve denk bütçe politikalarını kıyaslar mısınız? Nereden nereye geldik ve bugün itibarıyla dış borçlarımızın toplamı nedir bu nasıl bir risk  ifade ediyor? Ayrıca bize 1923-1938 yılları kalkınma hızı ile son 15 yılın kalkınma hızlarını karşılaştırır mısınız?

YAKUP KEPENEK- Cumhuriyetin ekonomi politikası, üretim güçlerinin, yani emek ve sermayenin sayı ve nitelik olarak gelişmesini ve buna dayalı olarak yerli üretimin artırılmasını ilke edinir. Bu ilkeye göre, toplum daha çok ve daha kaliteli üretim ile gelişir; özgürleşir; halk gururla yerli malı kullanır. Cumhuriyetin  ekonomi politikası  sanayileşmeyi ekonominin sürükleyici sektörü olarak alır.

Ancak bu politikanın içinde oluştuğu genel çerçeve, üç dengeye ya da ayağa dayanır: 1.Dış Ticaret dengesi; 2.Maliye politikasının altın kuralı denilen devlet bütçesinin gelir-gider dengesi ve 3. Karşılıksız para basılmaması.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası-TCMB, 1930´da kuruldu. Cumhuriyetin diğer önemli kurumları gibi, TCMB için de pek çok yerli ve yabancı uzmandan görüş alındıktan sonra kuruldu. Ulusal paranın egemenliğin göstergesi sayıldığı bir dönemde, TL´nin değerini korumak çok önemliydi. Bu nedenle o dönemin Cumhuriyet hükümetleri para miktarını arttırma yoluna gitmedi.    

Dönemin  “büyüme hızı” konusunda şunlar söylenebilir:

Öncelikle yapılan ulusal üretim ölçümleri 1934-38 beş yılında ulaşılan büyüme hızının, diğer dönemlerle karşılaştırıldığında en yüksek büyüme hızı olduğunu gösteriyor. O dönemde elde edilen büyümenin nitelikleri şöyle özetlenebilir:

Önce, 1930´ların o yüksek büyüme hızı, dış borç alınmadan, para basılmasına ve enflasyona başvurulmadan; TL´nin değerini düşürülmeden ve bütçe açığı verilmeden, yani, istikrar içinde gerçekleştirildi. Türkiye iktisat tarihinde, bugüne kadar, böyle bir beş yıl daha yoktur.

Son yıllara gelirsek, Türkiye ekonomisi 2002-2007 altı yılında, yılda ortalama 6,8 oranında büyüdü; sonrasında, 2009´da küresel krizin de etkisiyle yüzde 4,8 oranında küçüldükten sonra 2010-2014 beş yılında yılda ortalama 5,4 oranında büyümekle birlikte, 2012´den sonra bir türlü toparlanamıyor, büyüme oranı 2014´te 2,9´du; Mart´ta açıklanacak olan 2015 yılı büyüme oranı, 10 Aralık´ta açıklandığına göre yılın ilk dokuz  ayında  yüzde 4,0 olarak gerçekleşmiş bulunuyor.  

Maliye Bakanlığı tarafından yayımlanan Yıllık Ekonomik Rapor 2015´in istatistiklerine göre Türkiye´nin toplam ulusal geliri-GSYH-Gayri Safi Yurt İçi Hasılası, 2014´te 1 747,4 milyar liradır; iç borç toplamı 443,6, dış borç toplamı da 206,8 milyar lira olduğuna göre, toplam borçlar 650,4 milyar TL tutar ve bu yıllık  ulusal gelirin yüzde 37,2´si kadardır. TL olarak 206,8 milyar olan dış borçlar dolar olarak 187,3 milyardır. Aslında bu borç yükü yönetilemez değildir; sorun  bütçeden yapılan faiz  ödemelerinin yüksekliğidir; yaklaşık 450 milyar lira olan bütçe ödeneklerinin yine yaklaşık  50 milyarı, yani dokuzda biri faiz ödemelerine gitmektedir.   

Ek olarak belirtilmelidir ki, sorun tek başına büyüme oranının ne kadar olduğu  değildir.  

Ekonomi ile ilgili değerlendirmelerde, özellikle de günümüzde  “büyüme oranı” çok gizemli, çekici ve bütün sorunların çözümünün en önemli göstergesi olarak, kanımca çok  aşırı ölçüde önemseniyor. Oysa büyüme, adı üstünde, sayısal artışı anlatır; niteliksel durumu göstermez. Bir ekonomiyi, özellikle de Türkiye gibi gelişmekte olan bir ekonomiyi  yalnızca “büyüme oranı” ile değerlendirmek çok yanıltıcıdır; büyümenin sayısı kadar niteliği de, belki uzun dönemli gelişmeye etkisi yönünden çok daha fazla önemsenmelidir.

Büyümenin kaynağı, yani hangi etkenlerin bir sonucu olduğu; üretim artışının esas olarak,  beyin gücüne mi kol emeğine mi dayalı olduğu çok önemidir. Günümüzde bir birim ürün değeri içinde ne kadarının beyin işi olduğu asıl önemsenmesi gereken konu olarak öne çıkıyor. Çünkü, beyin gücüne dayalı üretim, bilimsel gelişmeyi, araştırma ve geliştirmeyi, teknolojik yeniliği gerektirir. Bunlar da, bilimsel çalışma ve araştırma özgürlüğünün; çağdaş eğitimin ve kurumlaşmanın varlığıyla, bunlara dayalı olarak oluşabilir. AKP iktidarının toplumun geleceği açısından asıl yıkımı bu noktadan; düşünce özgürlüğünün baskı altına alınması;  eğitimin ilkelleştirilmesi; bilim kurumlarının çalışamaz kılınmasından kaynaklanıyor. 

Dahası, büyümenin sonrasında artan pastanın nasıl paylaşıldığı; büyüme sırasında örneğin işçilerin çalışma koşullarının ne yönde değiştiği; büyüme sağlanırken, çevre duyarlılığına özen  gösterilip gösterilemediği  gibi özellikler çıplak büyüme sayılarına yansımaz. Büyüklüğü ne olursa olsun, günümüz Türkiye ekonomisinin büyümesinde bu tür niteliksel yönlerin hemen hiç önemsenmediği görülüyor.

Bütün bu söylenenlerin ötesinde, Cumhuriyetin 1930´larda yakaladığı büyümenin çok önemli bir niteliksel temeli vardır. Cumhuriyet, kurumlaşma anlamına gelir. Ekonomik ve toplumsal gelişmenin sağlanmasının altyapısı etkin ve verimli çalışan kurumlarla olur.

Cumhuriyet bu bağlamda, yalnız TCMB, Sümerbank ve Etibank´ı değil, bunlar için yaptığı gibi kapsamlı ön hazırlık çalışmaları  yaparak, Hıfzıssıhha Enstitüsü, MTA- Maden Tetkik ve Arama Kurumu, EİEİ- Elektrik İşleri Etüt İdaresi ve Devlet İstatistik Enstitüsü gibi kurumları oluşturmuştur. Bu kurumlar, özellikle 1970´lerden sonra, sağcı iktidarların elinde, tek yanlı kadrolaşma uygulamasıyla,  çalışamaz duruma getirildiler. Bir örnek vereyim; bizdeki EİEİ ile yaklaşık aynı tarihlerde kurulan İtalya´nın ENİ adlı kuruluşu, şimdilerde 80 bine yakın mühendis çalıştıran küresel bir enerji şirketi olarak,  Türki Cumhuriyetlerde çıkardığı petrolü ve doğalgazı, diğer ülkelere de  bize de satıyor!

AKP iktidarı döneminde Türkiye gerçek anlamda bir kurumsal yıkım süreci yaşıyor. AKP iktidara gelir gelmez, TÜBİTAK-Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumuna el koydu. Sonra, devletin hesaplarını denetlemek üzere Osmanlının Divan-ı Muhasebatı, Cumhuriyetin Sayıştay´ını büyük ölçüde işlevsiz kıldı; devletin işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetleme kurumu olan eski Şurayı Devlet, şimdiki adıyla Danıştay´ın yetkilerini de kıstı. Kamu İhale Yasasını delik-deşik ederek, kamu ihalelerinin 95´ini, yasal ihale kapsamı dışına çıkardı; yetmedi, 2000´lerin başında Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı çerçevesinde oluşturulan ve sermayenin piyasa koşullarına göre çalışmasını sağlamayı amaçlayan bağımsız düzenleme ve denetleme kurumlarının bağımsızlığına son verdi; bunları bakanlıklara bağladı. Şimdilerde sıra Merkez Bankasının bağımsızlığını kaldırarak, bir taraftan bankanın kaynaklarından yararlanmak, diğer taraftan da faizleri düşürmek noktasına geldi; Cumhurbaşkanının ekonomi çevresi, düşmeyen son kale olarak gördükleri Merkez Bankasını da tamamıyla kendilerine bağımlı kılmak istiyor.   

Günümüzün Türkiye´sini yönetenler ekonomiye, büyüme olsun da nasıl olursa olsun anlayışıyla yaklaşıyor. Bir taraftan, çarpık ve sağlıksız kentleşme devam ediyor;  ülkenin yer altı ve yerüstü kaynakları; tarihsel ve doğal çevre; ormanlar, kıyılar ve dereler acımasızca yağmalanıyor; denizler ve göller kirletiliyor; Türkiye sermayenin doymak bilmeyen oburluğuyla kendi geleceğini yiyor. Çevre duyarlı, yenilenebilir enerji yönelecek yerde, bir güneş diyarı olan Anadolu´nun güneş enerjisi üssü yapılması gerekirken, akıl almaz bir tutumla, birçok ülkede vazgeçilen nükleer enerji yatırımlarına girişiliyor.

Diğer taraftan, ülkenin ekonomik gelişme politikası, sermayenin,  inşaat, ticaret ve arsa rantı alanlarındaki yatırımlarıyla yaşamını sürdürüyor. Çalışma koşulları,  işçi sağlığı ve iş güvenliği; iş günü süresi; dinlenme hakkı gibi emek süreçleri çok ilkel bir düzeyde tutuluyor. Devlet İstatistik Kurumu´nun AKP iktidarında değiştirilen adıyla TÜİK´- Türkiye İstatistik Kurumunun gelir  dağılımı istatistikleri hiç de güvenilir değil; bunlar bile gelir eşitsizliğinin daha da arttığını; en çok gelir elde eden kesimle en az gelir elde edenler arasındaki uçurumun giderek genişlediğini kanıtlıyor.  Dünya listelerinde Türkiye´nin dolar milyarderlerinin sayısı hızla artıyor.

Günümüzde,  üretimin teknolojik yeniliğe dayanması gerektiği, ancak bu yolla kalıcı ve nitelikli bir büyümenin ve gelişmenin sağlanabileceği;  bunun için araştırma ve geliştirmeye önem verilmesinin zorunlu olduğu akla gelmiyor. Araştırma ve geliştirme, yalnız ve ancak, çocukların ve gençlerin özgür bir ortamda yaratıcı yeteneklerini geliştirebildikleri çağdaş eğitimle gerçekleşir ve kalıcı olur. Oysa Türkiye, eğitimdeki 4+4+4 uygulamasıyla, suyu başından kesiyor;  bilimsel bilginin yol göstericiliğini bir tarafa bırakıyor.    

Oranı ne kadar yüksek olursa olsun, böyle bir büyüme, ne bugün için, ne de gelecekte yapacağı etkiler bakımından  sağlıklı sayılamaz.

/resimler/2015-12/14/1207127303552.jpg

A E- Bugün bir ekonomik büyümeden, kişi başına düşen milli gelirin on bin doları bulmasından ve dünyanın 18.büyük ekonomisi olduğumuzdan söz ediliyor. Bu sözlerin anlamı ve gerçekliği nedir ayrıca gelir dağılımı adaleti ne durumdadır? Bu çerçevede AKP´nin ekonomi politikalarını satır başları ile değerlendirir misiniz?

YAKUP KEPENEK- AKP´nin  ekonomi politikası, Kemal Derviş ve IMF ortaklığı olan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programını virgülüne dokunmadan uyguladı. Program, küresel gelişmelere de bağlı olarak 2009´a kadar başarılı oldu; 2008´deki küresel büyük ekonomik bunalım, bu bunalımı 1929 bunalımıyla karşılaştırmak çok yaygın bir yaklaşımdır, Türkiye ekonomisini de vurdu. O tarihten buyana Türkiye ekonomisi inşaat sektörüne  ve bir ölçüde de olsa dışsatım ve turizm gelirlerine bağlı olarak, düşe-kalka gidiyor.

Derviş-IMF programının sosyal ayağı yoktu; AKP bu ayağı çok büyük ölçüde “sadaka” verircesine dağıttığı parasal ve maddi desteklerle tamamlıyor.

Sermaye yanlısı olan  AKP iktidarında çalışma koşulları düzeltilmedi; iş kazaları arttı; taşeron işçi çalıştırma çok yaygınlaştı; sendikasızlaştırma; kayıt dışı ekonomi yüzde 30´larda, yani her üç çalışandan biri “sosyal güvencesi olmadan” çalıştırılıyor. Bunların çoğu asgari ücretin altında bir ücret karşılığı çalıştırılıyor.

Devlet İstatistik Enstitüsünün özellikle işsizlik ve gelir dağılımı istatistikleri gerçekten güvenilmez durumdadır. Bu nedenle o konuya girmenin anlamı yok.

AKP ekonomi politikaları, sermayenin İslamcı sermaye yönünde el değiştirmesi ve yandaş sermaye oluşturması biçimindeki ana politikasını şu üç özelliğiyle daha ileri noktalara taşıyor:

1.AKP iktidarında kişisel ve kurumsal gelirler üzerindeki vergi yükü çok düşüktür; bu tür “doğrudan” vergiler toplam vergilerin yüzde 30´u dolayındadır; geriye kalan yüzde 70 dolaylı vergilerdir, zengin-yoksul ayırımı yapmayan bu vergiyi tüketiciler öder, örneğin benzin, doğalgaz alanlar ödüyor.

2.AKP kentleşme politikasında cami dışında kültür ve sanat yapıları, hatta çağdaş okullara yer yoktur. Sanata ve kültüre yer vermeyen beton yığınlarının ekonomik ve toplumsal gelişmenin alt yapısı olması esasen beklenemez. Kars´taki İnsanlık Anıtına “ucube” diyen bir sanat anlayışından ne beklenir? Temel sorunlardan biri de bu noktadır.  

3. Yukarıda değinildiği gibi, kamu ihale düzeni tam anlamıyla “düzensizdir”; merkezi hükümet ve yerel yönetimler  kamu ihalelerini  istediği gibi veriyor; Ek olarak, yine yukarıda değinildiği gibi, devletin ekonomik işlemleri ve piyasa, özellikle sağlık ve çevre korunması açılarından,  tümüyle denetimsizdir.

A E- Değerli hocam, size son olarak, bir Ankara sakini ve önceki dönemlerde de Ankara Milletvekili olmanız nedeniyle Atatürk Orman Çitliği arazisinin yıllar içinde ve günümüzde nasıl yağmalandığını da sormak istiyorum. Bu hazin öykü için neler söylemek istersiniz?

YAKUP KEPENEK- Atatürk Orman  Çiftliğinin –AOÇ- Ankara Büyükşehir Belediyesinin kullanımına açılmasına üzülerek ve acı duyarak belirteyim ki CHP karşı çıkmadı. Partinin, ne üst yönetimi, ne el koymanın yapıldığı 22. Dönemin milletvekilleri, ne  Ankara  örgütleri ve ne de belediye meclisi üyeleri bu konuda üstlerine düşeni yaptı. CHP bu olaya bütünüyle seyirci kaldı, hatta el altından destek verdi.

AOÇ olayı  CHP´de giderek güçlenen ve benim Cumhuriyet duyarsızlığı dediğim sürecin, çok önemli ilk halkasıdır.

Tasarının Bütçe Komisyonunda yapılan görüşmelerinde AKP Ankara milletvekili ve Grup Başkanvekili Salih Kapusuz´un

-Bu tasarı CHP´li belediye meclisi üyelerinin de katkılarıyla ve de Seul seyahatinde hazırlandı sözleri işin içyüzünü açıklıyordu. Sonrası, Saray´a uzandı.

Gerçekte AOÇ olayı çok önemli olmakla birlikte, tek değil. Ankara 1930´ların çağdaş bir başkent olarak gelişen kenti olma özelliği hızla yitirdi; tanınmaz hale getirildi. O kadar ki, Çankaya Köşkünden Ulustaki TBMM´ye uzanan Atatürk Bulvarı ile de uğraşıldı;  Bulvar, Köşkten Kavaklıdere Kavşağına kadar iniş yönünde tek yönlü yapıldı;  Kızılay kavşağında “sola dönülmez”  yazıldı. Güven Parkı, Gençlik Parkı, Ankara Garı tamamıyla başkalaştırıldı. Ankara başkent olarak da iyice işlevsizleştirildi;  Cumhuriyetçilerin bakışları arasında AKP uygulamalarıyla İstanbul gerçek başkent yapıldı.

Ülkenin içinden geçmekte olduğu süreç iyimser olmaya izin vermiyorsa da, yeni bir yıla girerken, Cumhuriyetin günümüzde evrensel bir özellik de kazanan temel değerlerinin,  insan aklını özgürleştiren özelliğinin; kadın erkek eşitliği anlayışının; bilimin yol göstericiliği ilkesinin ve yurtta barış, dünyada barış yaklaşımının, özetle Cumhuriyetin kendisinin,  bu topraklardan öyle kolayca sökülüp atılamayacağını vurgulamak istiyorum. Yeni Adana da bu gerçeğin ayrı bir kanıtıdır. 

Sayın Hocam gazetem Yeni Adana için verdiğiniz cevaplara teşekkür ederiz.  

 

Prof. Dr. Yakup Kepenek Kimdir?

 

Ardeşen-Yeniyol (Öce) 1937 doğumlu; ilköğretim Yeniyol İlkokulu; ortaöğretim: Beşikdüzü Köy Enstitüsü/Çifteler Öğretmen Okulu/Rize Lisesi; yükseköğretim: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Lisans (1962); New York Üniversitesi Ekonomi   Doktorası (1970).  

 

1971 sonrası ODTÜ Ekonomi ve İstatistik Bölümü öğretim üyeliği; 1976´da doçent 1981´de (YÖK öncesi)  profesör.  Ekonomi Bölümü Başkanlığı; Üniversite Konseyi üyeliği ve ODTÜ Öğretim Üyeleri Derneği Başkanlığı yaptı. 1983´te 1402 sayılı yasa uyarınca ODTÜ öğretim üyeliğinden uzaklaştırıldı. Danıştay kararıyla 1990´da ODTÜ´ye döndükten sonra Bilim ve Teknoloji Politikaları Merkezi´ni (TEKPOL) kurdu ve merkezin 1997-2001 yıllarında  yöneticiliğini yaptı. SHP ve CHP´de yöneticilik yaptı, SHP´de Anadolu Konuşuyor (1986); CHP´de Halkla Birlikte Çözüm (2000)çalışmalarını düzenledi;  CHP Ankara Milletvekilliği (2002-2007) yaptı.

 

Başlıca yapıtları: Türkiye İmalat Sanayisinin Üretim Yapısı 1963-1973 (ODTÜ 1977); Türkiye Ekonomisi (ODTÜ 1983; 27. Basım Remzi 2012); 12 Eylül´ün Ekonomi Politiği ve Sosyal Demokrasi (Verso 1987); Türkiye´de KİT-Kamu İktisadi Teşebbüsleri (Gerçek, 100 Soruda Dizisi 1993); Değişimin Doğrultusu (Remzi-1995); Yanlış Yıllar 1995-97 (Çağdaş-1998);Turkish Economy (METU/ODTÜ-2011); Cumhuriyet Yazıları (Cumhuriyet Kitapları 2012).

 

Cumhuriyet Gazetesinde haftalık yorumlar yazmaktadır.

 

Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
ATATÜRK´ÜN İZİNDE (4) (09 Kasım 2016 - Çarşamba)
ATATÜRK´ÜN İZİNDE (3) (02 Kasım 2016 - Çarşamba)
ATATÜRK´ÜN İZİNDE (2) (25 Ekim 2016 - Salı)
ATATÜRK´ÜN İZİNDE (1) (19 Ekim 2016 - Çarşamba)
KURTULUŞ SAVAŞI GÜNLERİ (8) (24 Mayıs 2016 - Salı)
KURTULUŞ SAVAŞI GÜNLERİ (7) (16 Mayıs 2016 - Pazartesi)
KURTULUŞ SAVAŞI GÜNLERİ (6) (07 Mayıs 2016 - Cumartesi)
KURTULUŞ SAVAŞI GÜNLERİ (5) (02 Mayıs 2016 - Pazartesi)
“MİSAK-I MİLLİ ASGARİ PROGRAMDIR” (04 Nisan 2016 - Pazartesi)
KIBRIS NEREYE GİDİYOR? (22 Şubat 2016 - Pazartesi)
CHP NEREYE GİDİYOR? (3) (08 Şubat 2016 - Pazartesi)
CHP NEREYE GİDİYOR? (2) (05 Şubat 2016 - Cuma)
CHP NEREYE GİDİYOR? (1) (05 Şubat 2016 - Cuma)
DR. SEDA BAYINDIR ULUSKAN´LA SÖYLEŞİ (25 Ocak 2016 - Pazartesi)
TÜRKİYE VE DÜNYADA ENERJİ SORUNU (01 Ocak 2016 - Cuma)
KURTULUŞ SAVAŞININ KAHRAMAN GAZETESİ (25 Aralık 2015 - Cuma)
ERİŞ ÜLGER İSTANBUL SÖYLEŞİSİ (28 Kasım 2015 - Cumartesi)
TARİHTE BU HAFTA 29 EKİM ÖZEL YAZISI (29 Ekim 2015 - Perşembe)
HEPİMİZ OSMANLICA ÖĞRENİYORUZ! (05 Ekim 2015 - Pazartesi)
ÇANAKKALE CEPHESİ (05 Ekim 2015 - Pazartesi)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2015 - Pazartesi)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2015 - Pazartesi)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2015 - Pazartesi)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2014 - Pazar)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2014 - Pazar)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2014 - Pazar)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2014 - Pazar)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2014 - Pazar)
I. DÜNYA SAVAfiININ100. YILI (05 Ekim 2014 - Pazar)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2014 - Pazar)
I. DÜNYA SAVAfiININ 100. YILI (05 Ekim 2014 - Pazar)
NEDEN 29 EKİM? (05 Ekim 2013 - Cumartesi)
TARİHTE BU HAFTA (05 Ekim 2013 - Cumartesi)
ERİŞ ÜLGER İSTANBUL SÖYLEŞİSİ (01 Ocak 0001 - Pazartesi)
Sayfa:
EKONOMİYE BAKIŞ
BAŞYAZI VE GÜNÜN YORUMU Çetin Remzi YÜREGİR
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
KALAYLI BAKIR SAHANDA ÇAY
Birgül Ayman GÜLER
Birgül Ayman GÜLER
AKP´NİN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KOMİSYONDA ELE ALINIRKEN, “REJİM DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR” ELEŞTİRİLERİ SÜRÜYOR
Cumali KARATAŞ
Cumali KARATAŞ
İRFAN ATASOY, “İNCE CUMALİ”YLE SİNEMAYA GİRMİŞTİ
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
ATA´YA MEKTUP
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
MONDROS MÜTAREKESİNİ VE SEVR ANTLAŞMASINI RED EDEN, ÖZGÜRLÜK, EGEMENLİK VE ÇAĞDAŞLAŞMA GÜNEŞİ OLARAK 23 NİSAN 1920´de VAROLAN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ´nin DOĞUŞ VE VAROLUŞ NEDENLERİ
Ahmet ERDOĞDU
Ahmet ERDOĞDU
21.12.2015 DEN 23.11.2016 YAZI VE RÖPORTAJLAR-5
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
İNANMAK BU OLSA GEREK.
KONUK YAZAR
KONUK YAZAR
Celal TOPKAN- CUMHURİYETİN 93. KURULUŞ YILDÖNÜMÜNDE ATATÜRK´Ü ANLAMAK VE KAVRAMAK
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
YÜKSEK SEÇİM KURULUNUN MAHİYETİ VE NİTELİĞİ
Ahmet  DUMAN
Ahmet DUMAN
“Yok, Hükmündedir” in Hükmü…
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
ÜZÜNTÜYE CEZA
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
16 NİSANA DOĞRU, İZLENİMLER, DUYGULAR…
M. Ziya YERGÖK
M. Ziya YERGÖK
SAHADAN GÖZLEMLER: HAYIR YÖNÜNDE
Cihat OVALI-SPOR YORUM
Cihat OVALI-SPOR YORUM
82.DAKİKADA GÜÇ BİTTİ
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
BACASIZ FABRİKA TURİZM SEKTÖRÜ 2017´DE NE DURUMDA?
İlhan ALPER
İlhan ALPER
UÇAN ADAM İRFAN ATASOY
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
İnsanlığın Derinleşen Sosyal Sorunlarını Çözecek Olan İnsan Beyni mi? Yapay Zeka mı?
OKUR KÖŞESİ
OKUR KÖŞESİ
BAYRAM MI GELMİŞ?
Cezmi DOĞANER
Cezmi DOĞANER
SOSYAL DEMOKRASİ VE EKONOMİ
TANSEL ÇÖLAŞAN
TANSEL ÇÖLAŞAN
Sevgili dostlar merhaba,
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
ZELİHA VE ÇOCUKLARI
Av.Cemil DENLİ
Av.Cemil DENLİ
“ARTIK MECLİS VAR !”
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Okur Hareketi
Celal Topkan
Celal Topkan
GELECEK SENİN DÜŞÜN VE ÖYLE KARAR VER
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
GENÇLİK KÜLTÜRÜ VE BAŞARISIZLIK
Hüseyin ÖZBEK
Hüseyin ÖZBEK
İNTİHAR BELGESİNİ YIRTAN MECLİSTEN ARDINDA İNTİHAR MEKTUBU BIRAKAN MECLİSE
Saniye Akay Demirel
Saniye Akay Demirel
´Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.´
Zekai BULUÇ
Zekai BULUÇ
MİLLİ BURJUVAZİYE SEVABINA ÖNERİLER -1 –
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Hayallerim Var!
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
ERGENEKONCULAR
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
BUGÜN ÖĞRETMENLERİN MAAŞ GÜNÜ
Vahit ŞAHİN
Vahit ŞAHİN
ERDDOĞAN´IN MİTİNGİNDEN İZLENİMLER
Ahmet YAHŞİ
Ahmet YAHŞİ
İHTİYARLAR PERİŞAN EDİLMESİN
GÖKTEN GELEN-BASRİ GÖK
GÖKTEN GELEN-BASRİ GÖK
ÇOCUĞA ŞİDDET
AZ ve  ÖZ A.AKDAMAR
AZ ve ÖZ A.AKDAMAR
BİRİ ANLATSA!...
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Bugün
16 °C
Cumartesi
13 °C
Pazar
13 °C
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI

/resimler/2016-2/23/1416139429844.jpg

ADANA`DA NÖBETÇİ ECZANELER

/resimler/2015-5/28/1255038362873.jpg

ADANA İLİ ÖNEMLİ TELEFONLAR

/resimler/2016-3/22/1515302901917.jpg

HAFTANIN PANAROMASI

/resimler/2017-4/25/1421274409282.jpg