“PERİŞAN BABA TAHER VE ÇİFT BEYİTLERİ”(*)
Tarih: 4.6.2018 09:55:59 / 386okunma / 0yorum
ALİ TAŞ ADN.

Ali Taş Adn.   Her aşkı ben satın aldım da gûya,                                                                                            
Yanar, benden ateşlendikçe dünya.                                                                                  
Bu gönle uygun elbise dokuttum.                                                                                    
Dikiş mihnet; diken iplikle sevda. (s.22)                                                               
“Perişan Baba Taher ve Çift Beyitleri” sahaflardan günümüze ulaşan bir kitap.   Çok eski olup, kitabın üzerinde basım yılına ait bir bilgi yoktur. Kapak kompozisyonu Sabah Şardağ, Kapak yazıları ise Güner Uçkun tarafından hazırlanmış olup, yazarın kardeşi Ardaşir Nurazar´a ithaf edilmiştir. İran edebiyatının bu değerli ozanını Farsça´dan çeviri yoluyla günümüze kazandıran Şair-Bestekâr-Müzikolog- Araştırmacı-Yazar Rüştü Şardağ´ın yaşadığı dönem ve kitabın çok eski oluşu dikkate alındığında 1950-1960´lı yıllarda basıldığı sanılmaktadır. O dönemin yayın, sanat ve kültür dünyasını yansıtmak için bazı şeylere dokunmadan yer veriyoruz.                     
Başım bir top, gelen bir kez vurur be!                                                                             
Elim niye atsam birden kurur be!                                                                                    
Eğer alçaklarınsa kahpe Dünya,                                                                                     
Gider Taher bir özge yer bulur be! (ön kapak-s.23)                                                     
“Perişan Baba Taher ve Çift Beyitleri” sahaflardan günümüze ulaşan bir kitap. Çok eski olup, kitabın üzerinde basım yılına ait bir bilgi yoktur. Kapak kompozisyonu Sabah Şardağ, Kapak yazıları ise Güner Uçkun tarafından hazırlanmış olup, yazarın kardeşi Ardaşir Nurazar´a ithaf edilmiştir. İran edebiyatının bu değerli ozanını Farsça´dan çeviri yoluyla günümüze kazandıran Şair-Bestekâr-Müzikolog- Araştırmacı-Yazar Rüştü Şardağ´ın yaşadığı dönem ve kitabın çok eski oluşu dikkata alındığında 1950-1960´lı yıllarda basıldığı sanılmaktadır. O dönemin yayın, sanat ve kültür dünyasını yansıtmak için bazı şeylere dokunmadan yer veriyoruz.                                                                                                                
Olur mu mert, şu namert gördüğün bok.                                                                                
Nasıl dersin ki dertsiz de figan çok.                                                                            
Feridun oğlu Taher der ki, dünya, (*Feridun:İran Şahı)                                     
Fırındır dost, serinlik yok, rahat yok.  (s.17)                                                                   
Bu kitabın anlam ve önemini kavrarken, Konak Belediyesi´nin 20. Ölüm yıldönümü anısına adına güfte yarışması düzenlenen Rüştü Şardağ´ı da kısca anmadan geçemeyeceğim… Kısaca diyorum, çünkü aslen Elbistanlı olan, Rüştü Şardağ(1915 Halep-28 Kasım 1994 İzmir)  şair, bestekâr ve araştırmacı yazar olarak tanınan çok yönlü bir sanatçı… Fransızca, Farsça ve Arapça bilip, fonetik ve diksiyon ihtisası yapıp, öğretmen olarak çeşitli okullarda edebiyat dersleri vermenein yanı sıra; Tercüme Kurulu ve Türk Ansiklopedisi Yayın Kurulu Danışmanlığı görevlerinde bulunup; Teftiş kurlu başkanlığı, Belediye Yazı İşleri Müdürlüğü, Kültür Bakanlığı İzmir devlet Korosu Danışmanlığı yapmış. İzmir Radyosu Kurucuları arasında yer alıp, (1950-52) bir süre de müdürlüğünü yapan Rüştü Şardağ; Ege Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu´nda Öğretim Üyesi olarak görev alırken; Halkçı Parti Milletvekili olarak da(1983-1987) parlamentoda ya girmiş.                                                           
Kuşum ben, bir doğan; yurdum da Hemdan.                                                                    
Yuvam yüksekte, inmem şehre dağdan.                                                                                  
Çalar da türkümü, kendi sazımla,                                                                                   
Kanat çırpmaktayım göklerde her an. (s.17)                                                                  
Deneme ve eleştiri yazıları Varlık ve Hisar gibi edebiyat dergilerinin yanı sıra; Cumhuriyet, Vatan, Vakit, Ulus gibi gazetelerde yayınlanıp, son yıllarda İran edebiyatını araştırdığından dolayı da İran Büyük Şükran Madalyası´nı alan (1971) Rüştü Şardağ´ın “Edebiyatımızda Vatan” (1940), “Allah´a Giden Yollarda” ( )“Ömer Hayyam Rübaileri” (1960), “Hazret-i Âli´nin Özdeyişleri” (1963),”Şirazlı Hafız´dan Gazeller (1970), “Aşkname” ( ) “Klasik Divan Şiirimiz” (1976), “Fars Bahçelerinden Altın Sözler” (1977), “Şair Sultanlar” (1982), “Itri” (1984), “Bütün Yönleriyle Hayyam”(1985) adlı yapıtları bulunmakta.                  
Fakirim, müflisim; kahrolmuşum ben.                                                                                  
Perişanım, perişan doğmuşum ben.                                                                                 
Perişan kimseler bir bir ölünce,                                                                                       
O topraktan bitip yoğrulmuşum ben. (s.3)                                                                      
Babasının teşvikiyle müzik çalışmalarına başlayan Rüştü Şardağ, bir süre Lem´i Atlı´dan dersler alıp, Üskidar Mus´ıki Cemiyeti´ne de devam eder. Güfte ve besteler yapar. Bazıları kendi yazdığı şiirlerden olmak üzere, 50 kadar beste yapar… Rüştü Şardağ adı Türk Müziği´ne damga vuran “Benzemez Kimse Sana”, “Bir Gece Apansız Gelebilir” ve “Rüya Gibi Uçan Yıllar” gibi Türk Müziği´ne damga vuran şarkılarla duyulur. Avni Anıl, Sadi Işılay, Fehmi Tokay gibi ünlü bestekârlar onun güftelerini bestelerken; kendisi de Şair Ümit Yaşar Oğuzcan´ın güftesinden bestelediği “O Kadar yürekten çağırma beni” adlı rast şarkısının dillere düşürmesiyle adını daha çok duyurur.                                                            
Benzemez kimse sana tavrına hayran olayım.                                                                
Bakışından süzülen işvene kurban olayım.                                                                  
Lürfûna ermek için söyle perişan olayım.                                                                       
Bakışından süzülen işvene hayran olayım.(Rüşrü Şardağ.s.9)                                                                         

            *“BABA TAHER   İÇİN”

            Kitabın girişinde “Baba Tâher İçin” başlığıyla verdiği önsöz de, dipnot olarak, “Tahir kelimesini İranlılar ‘Taher´ şeklinde söylerler. Özel ad olarak tıpkısını yazdık” (s.1) diyen Rüştü Şardağ, “bin yıldanberi İranlıların, farsça konuşan ve bu kültürü benimsemiş doğu milletlerinin okuyup, sevdiği bir yüce ozandır o…” dediği Baba Tâher´in, Fars edebiyatı ve özellikle de, Baba Tâher´in geleneğinde bulunan Ömer Hayyam ve rübaileri konusunda birikimli bir şair/çevirmen olan Rüştü Şardağ´ın çevirisinden yansıyan şiirsellikle de Türkçede de severek okunmuş.                                                                                               
Tenim kaygıyla çökkün, bitti, Tanrım!                                                                           
Beni özlem kırıp incitti Tanrım.                                                                                       
Fakirlikle, gariplik çullanınca                                                                                          
Ateş doldum, tükendi gitti, Tanrım. (s.21)                                                                      
Dörtlüklerinde savrulan gönül macerasındaki kalender karakteri ve perişan hayatından ötürü bize kimliğini, hayat çizgilerini bırakamadan gittiğini belirttiği Baba Tâher´in günlük yaşayışının bilinmediğini belirten Rüştü Şardağ; İran tezkirecilerinin, onu edebî deyimlerle süslü bazı cümleler içinde övmekten öteye geçen bir bilgi veremediklerine değinip; dört, beş, belki de 6. yy.´da yaşadığını düşünerek,  “Mecma´alfusehâ”nın, ölüm tarihini 410´dan biraz daha öncelere götürdüğünüyazmaktadır.
Bana benzer yanan pervane yoktur.                                                                               
Cihanda ben gibi divane yoktur.                                                                                     
Karıncayla yılan bulmuş birer in;                                                                                   
Ben ol divaneye virane yoktur. (s.15)                                                                              
Hoca Naser Tûsî´nin ise şaiirin ölümünü 7.yy´a a çıkardığını, bazı tezkireciler ve günümüzün İranlı edebiyat otoritesi Reza Zade Şafak´ın da, 5. yy.´da yaşadığı üzerinde daha inançlı bir şekilde durduğunu söylemektedir. Hattâ bir sanıya ve söylentiye göre de, ilk Selçuk hükümdarı 1. Tuğrul Bey´le ozan arasında, Hemedan´da geçen bir konuşmanın (447) ünü, bunu takip eden 5. Yy.´da İran içinde kent kent yayıldığının altını çizerken; böylece, yaklaşık bir görüşle, ozanın doğumunun 4. yy.´ın başlarına rastlanabileceğini açıklamaktadır. Tasavvuf yazarlarının ermişlik vasfı üzerinde ısrarla durdukları, ilim ve bilgelik dolu bir kimse olduğunu söyledikleri Baba Tâher´in, çok sevdiği, doğum yeri olan Hemedan´da dünyaya gözlerini kapadığını, mezarının halkın manevî ziyaret ve içsel bağlantı yeri olduğunu da belirtmektedir.                         
Budur dünyada en hoş, zevkli şey,  bil:
Ne yazmak var, ne ezber var, ne tahsil.  
Geçer de bir nice ceylân yanından;   
Yürürsün görmeden, çöllerde; gafil. (s.4)                                                                       
Baba Tâher´in tasavvuf yönünde bir özgünlük bulunduğuna dikkat çekip, İran edebiyatının, kendine özgü bir biçimi haline getirilen ve arap edebiyatında yüce peygamberin açtığı çığırın devamı sayılan yolun da, Hazreti Ali´nin ünlü “Kelimat-ı Kısâr”ını izleyerek sürdürülen eskilerin “veciz söz” dedikleri az sözle derin ve hikmetli görüş ve  duyuşları dile getiren özdeyişçilik olduğunu belirten Rüştü Şardağ;. Baba Tâher´in bu biçimdeki nesirlerinin Arapça yazılıp yayınlanmış ve etkisinin büyük olduğu bu sözlerin, tasavvuf rüzgârı ile dolu gönülleri kendine bağladığını açıklamaktadır.                                                                                

Benim siz sanmayın, burada yerim yar.                                                                         
Gecem ıssız, güneşsiz gündüzüm var.                                                                           
Başım var; aklı yok lâkin içinde.                                                                                     
Başiyle ilgisiz bir de tenim var. (s.14)                                                                               

Ama, onu ölümünden bin yıl sonra da İran´da, yediden yetmişe, tıpkı Hayyam gibi popüler kılan ve özellikle okumamış, az okumuş milyonlarca halk çocuğunun hayran olduğu bir kişi yapan yanının, ozanlığı olduğunu belirtip, rübaî veznine yakın bir arûz kalıbı ile yazdığı çift beyitleri olduğunu belirten Şardağ; çoğu “mefâîlün mefâîlün faûlün” kalıbı içinbde söylenmiş olan bu şiirlerin böyle bin yıl sonrasını kucaklaması neden deyip, sorusunu da kendisi yanıtlamaktadır.                                                                                                       Büründüm çul, geçip atlas, ipekten.                                                                                
Kurumla, nazla öc aldım felekten.                                                                                               
Denizler tümce hep avcumda olsa,                                                                                  
Çekerdim ellerim her nimetten. (s.4)                                                                               
Baba Tâher´in milyonların sevgilisi olmak bakımından, kendisinden daha sonra gelen Hayyam ile birleştiğini; her ikisinin de kısa, zahmetsiz okunacak dörtlükler bıraktıklarını; doğunun değişmez kaderi olan rindliği işlediklerini; eski grek yalınlığı ve süsten uzaklığı içinde olarak, her ikisinin de, hikmetler ortasında lirik, içten koptuğu anda söylenmişcesine sıcak kaldıklarını ve nihayet her ikisinin de, insanın bamteline dokunabildiklerini vurgulamaktadır. Ama Hayyam´ın, ilham olarak, sevdasına vurulduğu hayatı, anlamsızlığına, hiçliğine kahrettiği ölümü işlediğini; buna karşılık Baba Tâher´in tasavvuf, Tanrı sevgisi, yâr cefaları ve toplumdan gelme çilelelerin potasında pişen kendi babacan, kalender hayatını dile getirdiğini ifade etmektedir. “Bu dile getiriş, o çift beyitlerde bizi benliğimizden öylesine kıskıvrak bağlar ki, insanın onunla birlikte, harabat içinde yaşamak isteyesi ve hayatın acılarını da, tatlıları kadar sevesi gelir. O nasıl dildir? Konuşan sanki gönlüdür.                                    
O rindim ki adım konmuş; kalender.                                                                             
Ne sofram var, ne peşkir var, ne lenger.                                                                         
Bütün istekler üzre bir oruç bu.                                                                                       
Gel, iftar vakti öyleyse gönül ver. (s.5)                                                                            
Yunus Emre´nin mistik ateşinden biraz alın; Karacaoğlan anlatımı ile birleştirin; dünya ile, dünya ötesine taşmış bir sevdanın cefaları, yoksulluk, kimsesizlik ve perişanlık üstüne kurulu o ışık ışık, duygu duygu şiirleri söyleyen kardeş deyişli, dost anlatımlı, yaman gönül adamı karşınıza çıkacaktır. Perişan hayatına uyarcasına adına yapışan “uryan” (çıplak) kelimesi ile ün yapmış Baba Tâher´in, bugüne kadar dilimize tek bir çevirisine rastlamadım.” demektedir.                                                                                                                                Gariplik gönlümü kırmış, derinden.                                                                                 
Felek, sen bari,  kurtar zincirinden.                                                                                
Etekten öyle tutmuş, mıhlamış ki,                                                                                    
Komaz gurbet, bu yerden ayrılamam ben. (s.13)                                                           
“Bize İran edebiyatını getiren divan şairlerimiz, belki de onda gördükleri bu “avamî”liğe ısınamamış, bu halk ozanlığını, bu âşıklığı yadırgamışlardır.” diyen Rüştü Şardağ; Ömer Hayyam´a, bizde mevcut on beşten fazla çevirisini görmezlikten gelerek “Hayyam Türk olsaydı, nasıl anlatırdı bunu” görüşü ile sarılışımızın ve dilimize, Fransızca ve Arapçası ile karşılaştırarak doğrudan doğruya Farsçasından aruzla ve şiir halinde çevirişimizin bizde bir cesaret ve alışkanlık yarattığını söylemektedir.                                   
Benim çarem hekim, attara sorma.                                                                                  
Saat kaçtır diye, hastaya sorma.                                                                                       
Elâlem birbirin halin sorar; sen                                                                                       
Nedir halin diye , ben yâr´e sorma! (s.6)                                                                                  
Kısa zamanda iki baskısının sadece beş şehrimizde tükenmesi ve Millî Eğitim Bakanlığınca kabul edilip Klâsikler arasında yeniden baskıya verilmesinin cesaretimizi kamçıladığına değinip; “Hayyam´a üç yılımızı vermemize rağmen şiirin, çeviri sırasında -hele ritme dayanan Doğu şiiri ise- onda dokuzunu kaybedeceğini bilmez değilim. Ama adının  ilkini bizden ve en çok sevdiğimiz bir kelimeden almış olan Baba Tâher´i, o lirik şiirlerile bin yıl sonra da olsa, Türkçeye kazandırmaktan da kendimizi alamadık ve çevirileri, ozanın kullandığı aruz kalıbı ile, bazı kez, yarım kafiye kullanmaya da fırsat düşürerek aktardık. Beş yüzü aşan bu çift beyitlerden, en kuvvetlileri olduklarına inandığım yüz tanesini seçerken tıpkısı görüşleri tekrarlayanları aktarmamak prensibine de önem verdim.” demektedir.                
Benim, altın eritmekçin potam var.                                                                                
Bu, gönlümdür; yanar, altınca parlar.                                                                                  
Odamda, salt yanan mumdur her akşam;                                                                      
Ona tek dost, yanık gönlümdür ey yar! (s.16)                                                                 
Bizde bugünkü kuşaklara kadar öz soyunu içirmiş olan “gönül adamı olma” duygusunun varlığından şüphe etmiyorum diyen Rüştü Şardağ; “Örneğin Hâşim, Cahit Sıtkı, Munis Faik, Ümit Yaşar´larda Fuzulî´lerden; Muhip Dranas´ta Köroğlu, Dadaloğlu´lardan; Dağlarca´da, Baki´lerden bir sızma, özsu ulaşımı gördüğümü niye saklayayım ve hele Fransa´da yıkılan klâsik edebiyat anlayışına rağmen Racine´nin yüz birinci baskısını evlâtlarına okutanların verdiği (continuation des ides) düşüncelerin bağlanımı örneği de ortada iken yüz yıllar boyu aydın ve halk ozanlarının sınıfından biraz rindlik, biraz üzgü emerek yetişmiş olan ülkemizde, -bin yıl sonra da olsa- Baba Tâher´in gönüllere post kuracağından kuşkulu değilim. Şüphe yok ki, koca ozanın özünden, tadımlık ta olsa bir şeyler aktarabilmişsem…” diyerek, Babe Tâher hakkında söyleyediklerini noktalamaktadır.                  
İkiz bir derde düştük biz azizim                                                                                       
Ne senden var, ne bahtımdan nasibim                                                                                 
Yüzünsüz ömrü, saymam ki ömürden.                                                                          
  Biz öldük sevgilim, gel gör, bilen kim?(s.11)                                                                                                                                                                                                              
 
*BABA TÂHER DERKEN…             

Burda bir mola vermenin sırası sanırım…                                                               
Yazılarımda gereksiz ve uzun alıntıya yer vermek istemesem de, İran edebiyatının, Hayyam benzeri çok önemli bir ozanının hakkında yıllarca çaba gösteren bir yazarın önemli bulduğum tespit ve görüşlerine de yer vermemek dürüstlük olmayacağı gibi, haksızlık da olurdu.. Bu nedenle, edindiğim yakın bilgileri oraya koyma yerine, çevririyi de gerçekleştiren Rüştü Şardağ´ın tespitlerine de yer vermenin daha doğru ve yararlı olabileceğini düşündüm. Bu ara Hayyam derken, Baba Tâher ile Hayyam´ın yaşamları arasında 500-550 yıllık bir zaman dilimi olduğunu; Hayyam´ın  da Baba Tâher´den etkilendiği söylenebilir                                  
Sayıp yıldızları göklerde tek tek,                                                                                     
Yolun gözler gözüm tan vaktine dek.                                                                              
Eğer hâlâ görünmezsen, ne çare,                                                                                              
Gönülden ağlarım, dilsiz; bu gerçek.”(s.11)                                                                 
Baba Tâher kısa, öz, sade ve yalın halk dilinin olanaklarıyla şiirini dokur. Çeviri şiir olgusunu göz önüne alsak da, ”görmezletirsem”, “mutlanma”, “salt” vb. sözcükleri, şiirinin dokusunda yer aldığından söz etmeden geçemeyiz.  Halkın, kendinden olanı dillendirdiği bir şiirsel önceliği avantaj olarak ele geçiren Baba Tâher;  halk dilininin, anlam ve şiirselliği devingenleştiren belirgin konumlarında üslendirir… İşte, halk arasında neden bu kadar sevildiğine neden aranmanın en somut noktası da bu olsa gerektir.                                                  Gözümden, hem gönülden bıktım, ey yâr!                                                                     
Güzel görsem, kayar gönlüm; sayıklar.                                                                           
Vurup hançer, gözüm, görmezletirsem,                                                                          
Gönül belki, biraz “oh” der rahatlar. (s.3)                                                                  
“vurur be!”, “kurur be!,,”, “bulur be!” (ön kapak),“oh der” (s.3, s.3), “ha deyince.”(s.5), “ko yansın” (s.19), ), “ko gitsin” (s.21), “heyheylerinden”. (S.4) gibi halk dilinin söylem ve nidalarının taşındığı kaba bir şiir anlayışının yanı sıra; “A kardeş, (s.3), “a dilber” (s.5), “a tanrım” (s.5), A kör Tahir (s.13), “a yavrum” (s.19), “a nazlım”, “a gönlüm” (s.20 ) ve “a yârim” (s.21) gibi  zarif seslenişlerinin de iç içe yer bulduğu bir şiir farklılığındna oluşur Baba Tâher´in şiir poetikası.                                                                                        
Unuttum ben, yerin nerdeydi eyvah! “                                                                           
  Yol etseydim derim, her dakka Allah.                                                                             
A kör Tahir, bütün yerler onundur.                                                                              
Hata ettim, hata; astağfurullah.(s.13)                                                                                  
Aşk, hasret, gurbet, garip, kimsesiz, dost, insan, hayat izleklerinde şiirlerini sürdüren ozan; avare, âşıkhane, mistik değiniyle poetikasında insancıl ve toplumcu bir duyarlılıkta olduğu görülür. Kendisinin çift beyit dediği dörtlükleriyle halkın didlinde şiir adına yer tutan ozan, kendine özgü söylemiyle de halk şiirinin içinde özgün bir yer edindiği dikkatlerden kaçmaz. “…/Bu gönle uygun elbise dokuttum./Dikiş mihnet; diken iplikle sevda. (s.22) dizelerinde şiir sanatının derinliğinde gezdiren ozan; “Eğer gönlüm, benim, sensen; ya sen kim?/Gönül sensen, bu gönlümde gezen kim?/Karışmış öylesi gönlümle, canan:/ Gönül kimdir? Ya canan kim, ya ben kim? (s.22) dizeleriyle de, bir başka özellik olan felsefi derinliğe de yine aşkın, “sevginin kurt gücüyle” erişir.                                                 
Şiir sanatı olarak fasih-insicam bir bütünlükte şiirini tümleyen Baba Taher, iktisab bağlantılı bir ihtira güdümüyle de mistisizmden tasavvufa doğru seyreden bir içerik etkili şiir dokusu elde ettiği de görülür. Bu eğilim, o dönemin ozanlarında rastlanabileceği gibi, şiirseverlerinin de bu yöndeki şiirsel eğilimden tatminkâr olduğu görülür. Şiirlerini ise genelde 6+5 hece ölçüsü kalıplarıyla yazan Baba Tâher´in, a-a-b-a  ve yer yer de a-a-a-a uyak kalıplarında yazıp; tamlı, yarımlı uyak ve redif  gibi şiir sanatlarından da yer yer yararlanıp, “kan ağlar” (S.7) gibi halk dilinin görsellik yansıtan deyimleriyle de şiirlerini süslediği görülür.                                                                                                                           
Gönül, giysem, fakir bir çul elinden.                                                                                
Yanıp sızsa yaram gül gül tenimden.                                                                            
Sabah bir başlasam aşk bahsine, tâ,                                                                                
Duyulsa Sûr-i İsrafil sesinden. (s.18)                                                                                
Şimdi tabii ki olayın içinde bir çeviri konusu vardır. O nedenle şiirselliğe ve dil konusuna fazla yaklaşamamanın, özellikle şiirde bir genel geçer olumsuzluk taşıdığı; buna karşın, yazdığı ve bir bölümü bestelenen açık ve güçlü hece vezni şiirleriyle tanınan ve de şiirle esin dünyasını açan, iyi bir besteci olarak da tanınan Rüştü Şardağ gibi bir şairin çevirisiyle kazanılmasının da bir şan solduğu söylenebilir.                                                              
Gönül derdim, benim, gelmez hesaba.                                                                            
İnan Tanrım, bu can döndü kebaba.                                                                         
Bıraktım boynumu cellâdıma ben,                                                                                   
Girer, öldürse, vallahi sevaba.” (s.14)       

*DERT, FELEK, AVARE…

“O ay yüzden olup bin pâreleştim./Kederle, dert ile biçareleştim./…/Gör ey yarim, nasıl avâreleştim.” (s.8) diyen Dertli Baba Tâher çektiklerinde, çekilenlerde feleğin de önemli bir pay sahibi olduğuna inandığından dolayıdır ki suçlar feleği. Adalet ve eşitlik kavramıyla feleği sorgulayan ozan; bir gün de yüzünün gülmesini boşuna beklediğini bilir; neden bu farklılıklar der şiirince.”Boğarken nimete birçokların sen./Kimin, kaygıyla her gün ağlatırsın.”(s. )diye bir yandan şikâyet ederken, diğer yandan da restini çeker feleğe…                       Felek mahvettin en son işte cismim.                                                                                 
Kızıl bir nehre döndürdün şu cismim.                                                                             
Cana kasdetmeğe varken berâtın,                                                                                   
Ne beklersin, hemen öldür, tutan kim? (s.8)                                                                   
Dertlerin  ikizi üçüzü vardır onda…                                                                                        
“Yâri “Gönül derdi için tuzu biberi” (s.17) gibi gerekli gördüğü  “O rindim ki adım konmuş kalender” (s. )       dedikten sonra; “Gönülde her zaman derdin, acın var./Döşüm toprak, başım kerpiçte sızlar./..” dizeleriyle giriş yaptığı çift beyitinde “…/Demek en son mükâfatı sürünmek,/Sana kim dost ise dünyada ey yâr! (s.15) dizeleriyle dostluktaki hayal kırıklığını vurgular.                                                                                                                                 
A kardeş, düşmüşüm üç türlü derde.                                                                                   
Gariplikle esirlik, hepsi bende.                                                                                         
Gariplikle esirlik neyse, yalnız,                                                                                        
  Zor iş, yar kahrını çekmek bu sinde. (s.3)                                                                       
“Gönülde her zaman derdin, acın var./Döşüm toprak, başım kerpiçte sızlar./…” dizeleriyle bir anlamda o yer yer değindiği dolaylı topraktan gelme olgusunu yineleyen ozan;  başına dank eden bir tavırla da, “”…/Demek en son mükâfatı sürünmek,/Sana kim dost ise dünyada ey yâr! (s.15)           
Kalender bir rindlikten söz eden Baba Tâher; ekili bir ağacı olmayan bir ozan hiçliğindeki umursamazlığıyla, aşka da tasavvufi bir anlam yükleyerek farklı bakar. Ozanın bu aşkla iç içe geçen avareliği başka dizelerde de yer bulur.  “Perişanım, perişan doğmuşum ben./Perişan kimseler bir bir ölünce, /O topraktan bitip yoğrulmuşum ben. (s.3) der ozan.                                                                                                                               
Ne hoş haldir: Ayak baştan habersiz.                                                                              
Yanarsın da, kuru, yaştan habersiz.                                                                               
Saray, puthane, kâb´e, havra bilmez,                                                                                  
Bu evrende olanlardan habersiz. (s.4)                                                                                
 
Ketümlük, rindin bir ana noktası olarak tamam da, sitem yok değil ama… “…/Senin yanmışlığın yok ki ciğerden/Yanıklarla işin olsun ey Yâr”(s.17) diye seslenen ozan; “Kıyamette, kefen boynumda olsa/Sorar Tâher, seni hâlâ nasılsın? (s.9)  dizeleriyle de, içindeki bulunduğu ölümcüllüğe rağmen vefalı davranışını sevdiğine yansıtmaktan geri kalmaz.                                                                                                                               
Benim feryadımı dillendiren yok.                                                                                    
O yârdan kurtuluş sırrın diyen yok.                                                                                
Güzeller bir yere toplanmış amma,                                                                                 
Sana varmak için yol gösteren yok. (s.18)                                           

*GÖNÜL, SEVGİ, AŞK.                                          

Sevgisinin gücünü haykırdığı “kurt gücü” benzetme/imgesinde, “Sevince kurt güciyle bir kez insan/Niçin korksun, çoban “heyhey”lerinden. (S.4) dizeleriyle benzetme sanatının betimleyen çağrışımıyla zekice çok güzel bir örneğini sergiler.  “Benim, altın eritmekçin potam var.” diyen  ozana karşılık, kim bilir,  o potada ne altınlar erimiştir derken de, benzetmelere takılıyorum.. Sevdayı, yâri altına benzeten ozan; “Odamda, salt yanan mumdur her akşam;/Ona tek dost, yanık gönlümdür ey yâr! (s.16)  dizeleirned e taşır bu benzetmeyi. “Gönül sensiz çöküp hiçleşti yarim/…”(s.12) diye sitem edip; “…/Sen Allah´tanda mı korkmazsın, anlat!/Biraz olsun, yüzün karşımda görsem.”(s.12) diyen Baba Tâher; “…/Yüzüm gülmüşse sensiz, putperestim.” (s.12) dizesiyle kendince en inandırıcı vurguyu yaptıktan sonra düşer bire aşk deryasına…                                                                                  
Diyorsun: “Kaptanım, aşk engininde;                                                                                   
Akan yaşlar denizdir, bak, gemimde.”                                                                           
Şudur korkum, batınca aşk gemisi,                                                                                 
Kalır Tâher, o deryanın içinde (s.12)                                                                               
Dost  konusunda ironik davranan ozan; “Gönül saharasına girsen, umutsuzluk yayan otlar görüp,  siyah güller derersin “(s.13)  deyip; “Ne ben âşıkların bildim hesabın;/ne sen aldın hesaba onları yâr” (s.13) sözcükleriyle de avareiğindeki aşk etkenine farklı cephelerden anlam kazandırır.  “Bütün gün sabredip gül yüzlü yâri/Hayal içre kurarlar da kurarlar. (s.9) dizelerinde platoninik bir sevi yansıması veren ozan; “…kırgın, umutsuz…, hayalle, düşle suskun gönlünü avuturken; (s.21), özellikle döneminin aşkvari gizem ve korumacılığına özgü olarak, âşıklığın saklılığına erce yaklaşımıyla, “…/Akar kahrın, gözümden gizli gizli/Demem hiç kimseye tek harf üzülme”(s.17) güvencesini nazlı yârine vermektedir.                                              
Seven âşık, geçer can sevgisinden.                                                                                               Asılmaktan, tutukluktan, hapisten.                                                                                 
Sevince kurt güciyle bir kez insan                                                                                   
  Niçin korksun, çoban “heyhey”lerinden. (S.4)                                                               
Sana halim açam, gerçi izin yok;/İzin olsa, açar mıydım utançtan” (s.9) dizelerindeki mahçubiyet, “…/Akar kahrın, gözümden gizli gizli/Demem hiç kimseye tek harf üzülme”(s.17) dizeleriyle, aşkta karakteri ele veren ketümlüğün bedelini ödeyen bir ozan olarak BabaTâher´i karşımıza çıkarır: “Sesim çıkmaz, bana netsen, canım yar!/…” deyip; “…/İnan, çıkmaz, şikâyet harfi bende; Çoğalt, yükle, acır mı gör, can´ım yar.” (s.12) der. “…/Vurur hoyratça rüzgâr göğsümüzden;/Uzak çöllerde batmış, kalmışız biz.(s.19) diyen ozan; “…/Bu kârvanda biz en sonlarda kaldık/ De, Tanrım öncüye; aheste alsın.” (s.19) dizeleriyle de hayat kervanınındaki yerini görselleştirir okura, “Dönüp sahraya…, uzak deryaya, kıra , vadilere   baktığında” da “Söğüt boylum, bütün gün senleyim ben” (s.19) der.

*GÜL, BÜLBÜL,  KADEH, TABİP, AŞK…                             

Baba Tâher şiirinde rindliğin kuşattığı bir başka izlek ise, gül ve aşkın bütünlüğünde eksik olmayan, Hayyam´ı çağrıştıran bir olguyla yer bulan kadehtir. “Seven kalbin isteğinin kadeh olduğunu, doldur da ver yâr.”/…” (s.13) dileğiyle sürdüren ozan; avareliğiyle dalar gül bahçesine elde kadeh yine varır gül toplamaya.                                                               
Kadeh elde, varıp gül derleyem yar!                                                                               
Dönüp, ırmak boyunca post serem yar.                                                                          
Çekip birkaç kadeh, bin mutlulukla                                                                               
Çiçek koksam “şükür Tanrım” desem yar. (s.8)                                                                   
Divan edebiyatının, şiirinin o gül-bülbül atmosferli geleneksel duygusallığından Baba Tâher´de de iz bulabilmek olası… ”…/Gülün, bülbül dizindeyken inilder/…”(s.20) dizesi bu tablonun tipik bir örneği sayılabilir. Dahasında; “Gül açmış bağda, sen yoksan, yok anlam./İnan rüyada görsem, gül, koparmam./…” (s.21) gibi, işi tesadüfe bırakmayan bir değer yükleyen seçicilikle derinliğine inilen anlam olayını kuşatan şiirselliğin, bu kez bülbülün yerine konulan bir âşıkanelikle, aşk elinde inlemenin ömür boyu sürgitliğine gönderme yapılan bir değiniyle redifli davetiye çıkartılır.                                                                          
Gel ey bülbül, tutuşmuş canlarız biz.                                                                              
Nedir aşk, bizden öğren, anlarız biz.                                                                           
Sen üç gün inlemişsin, çok mu aşkta?                                                                             
Esenlik bilmemiş insanlarız biz. (s.5)                                                                               
Gül-bülbül benzetme ve simgeselliğinin sürdüğü dizelerde “Gönül saharasına girsen, umutsuzluk yayan otlar görüp,  siyah güller derersin “(s.13)  diyen ozan; “Ne ben âşıkların bildim hesabın;/ne sen aldın hesaba onları yar” (s.13) diye de kendince sitem edip, aşktaki umarsızlığına kahrederek, “…/O gül yüzlü, şirin Leylâ yüzünden./Ne Mecnun…” (s.9) olduğunu, bu mecnûnluğun tesellisinin, “Seven kalbin isteğinin kadeh olduğunu, doldur da ver yâr.”/…” (s.13) dizeleriyle belirtir. Burda, “uzak dağlardaki lalelere, nehirlerdeki menekşelere, çiğdem misali umuda benzetilir.                                                                              
Tomurcuklar dikenlenmiş görünce,                                                                                
Dedim:Ey bahçevan, açmaz mı lâle?                                                                               
Dedi: Ermez ki dostluk meyvesi, tez;                                                                               
Açılsın lâleler, biz “ha” deyince. (s.5)                                                                               
Biraz da olayın hekimlik yönüne değinmek gerek… Hani o güzel Türk Müziği şarkımızda “El çek tabip el çek yaram üstünden/Sen benim yaramı sarbilmezsin” dese de onun yarası hekimliktir.  “Ne ben âşıkların bildim hesabın;/ne sen aldın hesaba onları yar” (s.13) “…/Vurur hoyratça rüzgâr göğsümüzden;/Uzak çöllerde batmış, kalmışız biz.(s.19)          
Gönül inler, derinden, hem de ne inler!                                                                        
Hekim gelsin, benim derdim o dinler.                                                                                 
Derim:Görse eğer doktor, bu halde;                                                                               
Verir derman, yanan gönlüm serinler. (s.5)                                                                                                                                                                                                                 
*AŞK VE EROTİZM                                                                             

Bu zamanda ginlün biraz alınabileceğinden hareketle, “İçim ezgin; hayalinden güc ister.”           
diyen ozan; “Saçın okşar bana nisbet şu güller;/Biraz da ellerim sevsin izin ver. (s.5) dileğinde bulunur. “…/Şu katmerli çilem bir armağan bil/Uzat bir çift kaşın, öptür, meyil ver” (s.20) dizeleriyle seslenirken, bütün gücüyle kendi âşıkaneliğini yansıtır nazlı yârine. “Dönüp sahraya…, uzak deryaya, kıra, vadilere   baktığında” da “Söğüt boylum, bütün gün senleyim ben” (s.19) diyen ozan; “…/Beni öldürme, mühlet ver a Tanrım./Yüzüm kalsın biraz yârin yüzünde. (s.7) dileğinde bulunup; aldatma sanatsallığı girişiyle vurgusunu yapar dörtlüğünün girişinde.                                                                                                                                              
Kuzum, kurt kapmasın; puslandı dünya                                                                        
Sokul, saç büklümün boynumda bağla.                                                                          
Biraz öptür dudaklardan da şimdi;                                                                                 
“Açık olsun yolun derviş de” sonra. (s.6)

*AŞK - TASAVVUF                                                 

Divan ve doğu şairinin gül-bülbül gibi, tarihteki temel olgularından olan kalender ve avereliğin, diğer bİr temel olgu olan tasavvufa bağlantı sı ozanın şiirindeki yerini alır. “Çulum ottur” (s.15), “Yalan dünya bana kasvetli, zindan”(s.14) ve “Belâda gönlümüz, her gün belâda./Gönül tutkun, gözümse hep günahta./…”(s.14), “Okunsa, ettiğim mahşer gününde;/Utancından başım kalkmaz yerinden”(s.8) dizeleri ise başlangıç olarak batı şiirinin zarif mistik havasından sızıntı belirtileri taşır. “…/Bu kârvanda biz en sonlarda kaldık/ De, Tanrım öncüye; aheste alsın.”  Ve “Ömür kaygıyla geçti, dönsün artık/Biraz arzumca, emret âsümana.” (s.10) gibi ozana keyif verdiği algılanan dizeler ise bir ironik değiniyle dönüşüm geçirir. Daha ileriki çift beyitlerde ise “…/Bütün istekler üzre bir oruç bu./Gel, iftar vakti öyleyse gönül ver. (s.5); “Vücudum kıblede, çöllerde canım”;”Vay ol günden ki, yargıç Tanrımızdır.    Vay ol günden, Sır´atlık ânımızdır.” (s.10)   gibi dizeler, daha sonra “…/Bu kanlı gönlü sen bir Kerbelâ bil.”(s.18) gibi kutsi anlam taşıyan yer ve “Eyüp sabrı…”, “ kaalû belâ”, “La taknutû”, “Ya veyletâyı gibi dinsel anlamlı sözcüklerin oluşturduğu beyitlerde iktisab sanatının izleri görülür.                                                                                               
Odur âşık, başı her gün belâda.                                                                                       
Eyüp sabriyle yüzmekte cefada.                                                                                      
Hasan´ca zehri  içmiştir kadehten;                                                                                      
Hüseynvari şehittir Kerbelâ´da. (s.14)                                                                                  
Tasavvufla aşkın iç içe geçtiği “Kıyamette, kefen boynumda olsa/Sorar Tâher, seni hâlâ nasılsın? (s.9)  gibi dizeler ise dost olumsuzluğunu çürüten, tam anlamıyla bir vefa kokarken; erotizmle tasavvufu yanyana taşıyan dönem ozanı olarak Baba Tâher, tasavvufi bir duyarlılıkla inançları dengede tutan ermişliği yolunda nihilist ve  kalender bir averelikle yol alır.            

*(Perişan Baba Tâher ve Çift Beyitleri/Şiir çevirisi/Rüştü Şardağ/Ticaret Matbaacılık T.A.Ş.-İzmir/24 sayfa/5.-TL)

 

Anahtar Kelimeler: PERİŞAN, BABA, TAHER, ÇİFT, BEYİTLERİ
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
GÜHERİ VE “YANARGÜN” (08 Ekim 2018 - Pazartesi)
kitaplık (24 Eylül 2018 - Pazartesi)
“YAŞAMAYA GEÇ KALDIM”(*) (03 Temmuz 2018 - Salı)
YASEMİN BÜLBÜL - “BEN ŞEMS” (25 Haziran 2018 - Pazartesi)
“KISASLI ÂŞIK SEFAİ”(*) (07 Mayıs 2018 - Pazartesi)
“GİRİTLİ ÖKSÜZLER” (30 Nisan 2018 - Pazartesi)
Sayfa:
EKONOMİYE BAKIŞ
BAŞYAZI VE GÜNÜN YORUMU Çetin Remzi YÜREGİR
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
Volgada 11 gün-23
Vahit ŞAHİN
Vahit ŞAHİN
ADANA DEMİRSPOR´A BAŞARILAR DİLERİZ
Cumali KARATAŞ
Cumali KARATAŞ
EMİRGAN´DAN ADANA RADYOSU´NA GÜL AVALAN´LA KONUŞTUK
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
İSTATİSTİKLER BİLE UTANDI!
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
ADANA´NIN GÖZÜNÜ SEVEYİM
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
ATATÜRK´ÜN EDEBİYETE İNTİKALİNİN 80.YILDÖNÜMÜ KUTLAMASI
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
ÇAĞDAŞ BİR TOPLUM YARATMAK ÜZERİNE
Ahmet ERDOĞDU
Ahmet ERDOĞDU
YENİ ADANA GAZETESİNİN KUVAYI MİLLİYE RUHUYLA 100. YILI
KONUK YAZAR
KONUK YAZAR
Dost acı söyler sayın Kılıçdaroğlu
Ahmet DUMAN
Ahmet DUMAN
Düğün Sunucusu…
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
SAVCI DOĞAN ÖZ´Ü SAYGIYLA ANARKEN...
M. Ziya YERGÖK
M. Ziya YERGÖK
SAHADAN GÖZLEMLER: HAYIR YÖNÜNDE
Cezmi DOĞANER
Cezmi DOĞANER
AVRUPA´DA SOSYAL DEMOKRASİNİN BUNALIMI
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
EKONOMİ YÖNETİMİNİN SORUMLULUĞU ARTIYOR!
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
ATATÜRK´Ü DÜŞÜNCELERİYLE ÖĞRENİYOR, ANLIYOR VE ANLATIYOR MUYUZ?
Zekai BULUÇ
Zekai BULUÇ
HASTA VELİNİMETİMİZDİR !
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
ABD´yi Yerli Malı ile Protesto Etmek Yerine Beyin Göçünü Engellemek ve Bilimin Öngörüsü ile Geleceği Kurmak Gerekir
OKUR KÖŞESİ
OKUR KÖŞESİ
BAYRAM MI GELMİŞ?
Ata Alp And
Ata Alp And
ALTIN ÇAĞIN SANATÇILARI
1923 YENİDEN - Ercan AKARPINAR
1923 YENİDEN - Ercan AKARPINAR
İDLİP
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
ABD´NİN SON HAMLESİ
Orhan ÖZDEMİR -OBRUK
Orhan ÖZDEMİR -OBRUK
KENDİ KÜLTÜRÜNDEN KORKMAK
Celal Topkan
Celal Topkan
31 MART YEREL SEÇİMLERİ PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİNİN GÜVEN OYLAMASI OLACAKTIR
ALİ TAŞ ADN.
ALİ TAŞ ADN.
kitaplık-elş.deneme YASEMİN BÜLBÜL-“SON SALTANAT ERTUĞRUL”(*)
Av.Cemil DENLİ
Av.Cemil DENLİ
ATATÜRK 30 AĞUSTOS´U ANLATIYOR
Saniye Akay Demirel
Saniye Akay Demirel
´Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.´
İlhan ALPER
İlhan ALPER
HÜLYA ŞENKUL VE EDEBİYAT
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Cumhuriyetin Önderleri Neden Askerlerdi?
Cihat OVALI-SPOR YORUM-PANORAMA
Cihat OVALI-SPOR YORUM-PANORAMA
DERBİ ÖNCESİ TEMSİLCİLERİMİZ TATSIZ TUZSUZ
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
HATIRLADIM
Adil OKAY
Adil OKAY
ADİL OKAY YAZDI: “ZAMANA ADANMIŞ YÜZLERİMİZ”*
Özcan İNCEOĞLU
Özcan İNCEOĞLU
DÜNDEN BUGÜNE ADANASPOR
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
ADANASPOR İYİ YOLDA
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
ÜZÜNTÜYE CEZA
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
ATATÜRK VE VASİYETİ
Hüseyin ÖZBEK
Hüseyin ÖZBEK
PREVEZE Mİ İNEBAHTI MI
Ahmet YAHŞİ
Ahmet YAHŞİ
SEÇİM RENKLİ GEÇİYOR
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Okur Hareketi
Birgül Ayman GÜLER
Birgül Ayman GÜLER
AKP´NİN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KOMİSYONDA ELE ALINIRKEN, “REJİM DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR” ELEŞTİRİLERİ SÜRÜYOR
TANSEL ÇÖLAŞAN
TANSEL ÇÖLAŞAN
Sevgili dostlar merhaba,
AZ ve  ÖZ A.AKDAMAR
AZ ve ÖZ A.AKDAMAR
BİRİ ANLATSA!...
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
ZELİHA VE ÇOCUKLARI
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Bugün
11 °C
Salı
13 °C
Çarşamba
10 °C
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI

/resimler/2016-2/23/1416139429844.jpg

ADANA`DA NÖBETÇİ ECZANELER

/resimler/2015-5/28/1255038362873.jpg

ADANA İLİ ÖNEMLİ TELEFONLAR

/resimler/2016-3/22/1515302901917.jpg

HAFTANIN PANAROMASI

/resimler/2018-11/6/1543177992495.jpg