Ahmet Yaşar Aktaş


Özgürlüğün Tadı

Evden 400 adım ötedeki parka giden cadde boyundaki turunçlarınburcu kokulu beyaz çiçeklerinibu yıl göremedim, içime çekemedim duygusuyla parka girdiğimde, yaprakların dallarını yemyeşil donatan ağaçların ağırbaşlı görkemi karşında bir şaşkınlık su gibi yayıldı yüreğimde.


Neden mi? Yürürken yalnızca fotoğraflarda gördüğüm böylesi bir güzellikle karşılaşmayı aklımın köşesinden hiç geçirmemiştim.  Çölün dondurucu soğuklarından, kavuran güneşinden, parlak sarımtırak kum tepelerinden başka bir şey görmemiş bir insanın duyumsayabileceği sevinç ve tanımlanması güç bir ürküntü duygusuydu bu. Ansızın hem hoş, hem şaşırtıcı güzellikteki bu şaşkınlık yüreğimde boş yere bir ışık gibi pırıldamadı.

Çiçekleri, kızıl gülleriyle mis gibi kokan bu parkı iki ay önce bıraktığımda henüz her şey tomurcuklanmanın eşiğindeydi.

Elli gün mahpuslukta oturduğum dairenin beyaza boyanmış duvarları, kahve renkli mobilyası, yerde serili koyu kırmızı afgan halısı, haberleri izlediğim beyazcam, apartmanı çepeçevre kuşatan binaların sıkıcı, soğuk yüzü ile güne başlardım hep. Arada bir pencereden gözlediğim lacivert kanatlı kırlangıçlar, çifte kumrular ve çocukların uçurtmaları, az da olsa, beni avuturdu.

Hele o pencereden görebildiğim göğün yamacından geçip kuzey batıya doğru uçup uzaklarda göğün açık mavisinde yitip giden leylek katarının o zarafet dolu kanat çırpışlarındaki düzen beni büyülemişti.

Bu bunaltan yalnızlık dolu mahpuslukta yağışlı, serin geçen mart, nisan ve mayısın ilk haftası daha önceki yılları özlemle arattı. Güneşin ufukta kızarıp duman mavisine dönüşüp yitmesiyle bir albasan gibi üzerime çöken karanlığın ağırlığı altında iyice ezilirken değişip bambaşka bir insan oldum. Değişmeyen tek şey değişiklik değil miydi?

Kitapların satırlarındaki o anlamlı, o bilgi yüklü dünya olmasaydı, çıldırtmak içten bile değildi. Binlerce sayfayı bulan farklı yazarların okuduğum kitapları bir anlamda, karanlık kafamı zoraki aydınlattı.  

Çimenler biçilmediklerinden epeyce boylanmışlardı. Bu doğala yakın görünüm duygularımı okşuyordu. Bahçıvanlar, biçip budayarak doğallığı katlediyorlardı. Bırakınız kendi hallerine, suyunu veriniz yeter!

Refik Halit Karay’ın 1909’lı yıllardakaleme aldığı “Memleket Hikayeleri” kitabında Anadolu’nun sıradan, yalın insanlarının dertleri, güçlü ve zayıf yanlarının temiz bir Türkçe ile gerçekçi bir biçimde betimlediği insanlara benzer kişiler parkı doldurmuştu sanki. Salt yeşillikler içinde banklarda oturarak da olsa, o iç paralayan elli günün acısını çıkaran suskun yüz ifadesi okunuyordu bakışlarından.

Kemik erimesinden tostoparlak hale gelmiş yaşlı kadınlar, ikişerli, üçerli küme olarak ağaçların koyu gölgesi altında ağır adımlarla yürürken evde sıkışıp kalmanın uyuşukluğunuüzerlerinden atmaya çalışıyor gibiydiler. Elli günün özümsenememiş acısı taşan kimi gözlerden yorgunluk tütüyordu.

Kimi hanımların belinde şalvar, kiminin ayağında terlik, kimininse beyaz spor ayakkabısı vardı. Yüzlerinde tek adamın dağıtamadığı ucuz türden niteliksiz bir maske.

Bankta oturan yaşlı kadınlar gelip geçenlere de yan gözle bakmayı bırakmadan birbiriyle sakin sakin konuşuyorlar. Attığı her adımda biraz daha yorulmuş görünen el ele tutuşmuş yürüyen çifte kumrular, kişisinin arkasından gelen hanımlar da eksik değildi.

Kızıllaşan meyve yüklü dut dalını yakalayana dek hoplayıp sıçrayan yaşlı kadınların çevikliğine umutla bakıyorum. Demek ki, niyetli değiller! Hiç kimsene bir söz etti, ne de müdahale. 

Koltuk değneğiyle yürüyen yaşlı nineler, onlara eşlik eden daha genç kızlar parka başka bir insancıl renk katıyordu.

Yeşilin dal budak yayıldığı gönül esenliği günün durgun, erinçli aydınlığında, duman ile bulut sarılı Bolkar Dağları gibi dik, başeğmez bir ruhla dolu özgürlüğün yüreklerinde kanatlanıp uçtuğu bu suskun insanların gözlerinden okunuyordu.

Saat üçe yaklaşıyor… Hiçbir 65 üstü yaşlının bu erinç yüklü parkı bırakmaya niyeti yoktu. O elli günün bunaltıp tüketen havasına edilgin de olsa direniyorlardı. Görünür de ne bir polis, ne de o yeni tür bekçi vardı.

Bulutları yarıp ışıyan bir güneşçesine sevinç dolu özgürlüğün tadını çıkaran bu insanlarının birbirine sordukları “Hafta içi bir gün neden değil?” sorusu kulağımda çınlayarak eve doğru yöneliyorum.

Sağlıcakla, sevgiyle Atatürk ile kalınız!

 

 



Cengiz yagli
14.05.2020 13:06:00
Sehr schön Yaşar

YAZARLAR

  • Cumartesi 38 ° / 22 ° Güneşli
  • Pazar 37 ° / 21 ° Güneşli
  • Pazartesi 38 ° / 21 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.084%-1,49
  • DOLAR

    7,3563% 0,21
  • EURO

    8,7443% 0,76
  • GRAM ALTIN

    461,21% 0,04
  • Ç. ALTIN

    760,9965% 0,04