Saniye Akay Demirel


Kutuyu Açtım


´Büyükbabamın hayatımda belirgin bir etkisi vardı, esasında çok sık ziyaret etmezdim, bizim kasabaya bir kaç mil uzakta yaşardı, ben altı yaşındayken de öldü. Dünyaya dair müthiş bir merakı vardı, çok kitap okurdu. Asıl harikulade şeyse emekliye ayrılmasından sonra, kitap ciltlemesiyle başladı. Evinin her yerinde ciltlenmeyi bekleyen kitaplar yayılmış haldeydi, Gautier ve Dumas´dan on dokuzuncu yüzyıla ait güzel resmedilmiş eski kitaplar. Bunlar benim hayatımda gördüğüm ilk kitaplardı. 1938´de ölünce, kitapları bırakanların çoğundan bir daha ses çıkmadı ve aile hepsini büyük bir kutunun içine koydu. Tesadüf bu ya, kutu anne ve babamın kilerine yerleştirildi. Beni de iki de bir kömür getir, bir şişe şarap kap gel diyerek kilere yollarlardı, bir gün kutuyu açtım ve sahipsiz bir hazine buldum. O günden itibaren kiler ziyaretlerim sıklaşmaya başladı.´ 

Kitaplarla küçük yaşta başlayan bu sıra dışı tanışma şöyle gelişiyor, büyükbaba ve büyükannenin on üç çocuğu olunca, ailenin geçim derdi de büyük. Muhasebeci olan babanın kitaba ayıracak parası yok ama insan istemeye görsün, kitapçılara gidip, bir tane seçer, ayak üstü okurmuş. Satıcıya ayakta dikilip kitap okuyan bu adamdan gına gelince, baba diğer kitapçıya gider, kaldığı yerden devam edermiş, sonra bir diğerine, sonra bir diğerine. Bu inatçı koşturmaca yazarın aklında çok değer verdiği bir görüntü olarak kalmış. Baba bazen de arkadaşlarından ödünç aldığı kitapları okurmuş. 

Anneannesi ilkokul mezunu ama şehir kütüphanesine üye, torunun okuması için haftada iki üç kitap ödünç alıyor, heyecan verici ucuz romanlar bazen de bir Balzac romanı. Onun gözünde birbirlerinden farkı olmayan şeyler, hepsi de çok etkileyici. Annesine gelince, belki gençlik yıllarında okumuş ama sonraları işi aşk romanları ve kadın dergileriyle sürdürmüş, yazara okuma açısından bir katkısı olmamış. Fakat, mükemmel kullandığı İtalyan aksanıyla hayranlık uyandıran bir konuşma ve yazma becerisi varmış, öyle ki arkadaşları mektuplarını onun yazmasını isterlermiş. Erken yaşta eğitimi bırakmasına rağmen dile yatkınlığı çok büyük. Yazar, yazma zevkini ondan miras aldığını düşünüyor. 

Matbaacı bir dede, kitaba para ayıramadığı için sezdirmeden kitap okuyan bir baba, şehir kitaplığından her hafta ödünç kitap alan bir anneanne, dostlarının mektuplarını yazan az eğitimli bir anne, ve onların, Borsalino şapkalarıyla meşhur bir İtalyan kasabasında, Alessandria´da doğmuş tutku halinde Orta Çağ meraklısı torunları, oğlu. The Paris Review´de yıllar önce çıkan söyleşi metnini ´çocukluğu ve ailesinden izlere´ odaklanarak tarayınca ortaya bu yazı çıktı. 

Kitap listesi uzun ama bir tanesi, 1980´de yazar 48 yaşındayken yayınladığı ´Gülün Adı´ (The Name of the Rose) on milyonun üstünde satışıyla bir o kadar da kitaplığına alıp okumaya elini uzatmayı bekleyen hayrana sahip.

Söyleşinin bir bölümünün yapıldığı lokantada meraklı bir okuyucu yaklaşıp soruyor: 

´Siz Umberto Eco musunuz?´ 

Kaşını kaldırıp, gülümsüyor, el sıkışıyorlar. 

Ne mutlu bir hayat yolculuğu, ölümsüz olmuş. 

Kaynak: The Paris Review 

Umberto Eco, The Art of Fiction No. 197

Söyleşi: Lila Azam Zanganeh

 



YAZARLAR

  • Perşembe 27 °C / 19 °C Güneşli
  • Cuma 27 °C / 20 °C Güneşli
  • Cumartesi 27 °C / 20 °C Gök gürültülü sağanak yağış
  • BIST 100

    101.930%0,00
  • DOLAR

    5,6858% 0,15
  • EURO

    6,2846% 0,34
  • GRAM ALTIN

    272,42% -1,04
  • ÇEYREK ALTIN

    449,493% -1,04