Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


KARA AHMET’İN AK ÖYKÜSÜ

Kara yağız bir delikanlıydı Ahmet öğretmen.


Kara yağız bir delikanlıydı Ahmet öğretmen.

Bir eylemde, “ O da vardı” diyen bir boşboğazın suçlamasıydı suçu.

Vicdansız bir sorgucunun da eline düşmüştü.

O sorgucu ki, hem devrimci, hem faşist örgüt üyesi olabilen; ortaya çıkıp, yiğitçe pozlar içinde ve kaşla göz arasında, bir de kitap yazarak, bazı çevrelere gözdağı verebilen ve de müebbetlik pisliklere batmış paçasını, bir buçuk yıllık hapis cezasıyla kurtarabilen biriydi.

O, gencecik öğretmene, aylarca uygulanan işkence yöntemlerinin listesi, şaşırtıyordu duyanları. O tezgâhlardan geçmiş olanlar bile, “ Yahu, bu kadar çeşit var mıydı?” demekten, kendilerini alamıyorlardı. Ama yaşanmışlıklar bir araya getirildiğinde, liste doğrulanıyordu.

Doğanın, ömrüne biçtiği süre yüzünden, ölmedi Ahmet. Kötürüm olmasa da, bir enkaz yığını olarak koydular cezaevinin dış kapısına. Ancak, suçlu muydu, suçsuz muydu? Suçluysa niye çıkarmışlardı? Suçsuzsa, her gün Erdemli karakolunda imza verme zorunluluğu ne oluyordu? Günübirlik imza vermek, orada yaşamayı zorunlu kılmıyor muydu?

Daha da beteri, komünist solcu damgalı Ahmet, sağ siyasetin ırkçılık boyutuna çıktığı bir yörede, aç- susuz, beş parasız; tutunacak bir dalı olmadan nasıl yaşayacaktı? Güvencesi ne olacaktı? Yoksa kurban mı veriliyordu?

Yaşamak üstüne kavramlar vardı beyninde;

“ Yaşamayı görev bilmeli” diyordu, bir yargı.

“ Yaşamayı, toplumuna karşı bir borç olarak algılayanlar yaşar” diyordu bir başkası.

Tüm bunlardan çıkardığı sonuçla;

“ Benim görevlerim var daha. Onun için, yaşamak zorundayım” diyordu, sayıklar gibi.

Ama bu yargılar, açlıktan bayılmayı önleyebilir miydi?

Karakol kaydını yaptıktan sonra, bir yudum su bile vermeden, kolundan tutup, kapıya çıkaran polis memuru, sesine amirane bir ton yükleyerek, sıraladı buyruklarını:

“ Git Hoca. Nereye gidersen git. Ne yaparsan yap. Her gün bu saatte gelip, imza vermeyi sakın unutma. Bir eylemde filan karşımıza çıkayım deme. Allah yaratmış demeyiz vallaha. Şimdi ısıtılıyorsun, o zaman cayır cayır yanarsın, anam avradım olsun.”

Hey kuzum hey! Sanki yanmamışa; yanıp yanıp kavrulmamışa söylüyordu bunları.

Gülümsemenin en zehirlisi döküldü Ahmet’in dudaklarından.

Ahmet, oksijenin sarhoşluğundan kurtulamamıştı henüz. Gücünün yettiğince haykırmak istiyordu gökyüzüne. Gardiyansız ve lâstik copsuz bir dünya olabileceğini kavramaya çalışıyordu.

Gönlünden geçtiği gibi haykırsa, acaba ne derlerdi ona? Birçok yerde “ deli” denirse de, Erdemli’ de “ Komünistler saldırıya geçti” deneceği kesindi.

Oysa Ahmet öyle miydi? Karakolda, gözaltında, cezaevinde dayak yiye yiye, kafasını kabuğunun içine çeken kaplumbağaya dönmüştü.

Özgürlük adımlarının ilki Erdemli kaldırımına değdiğinde, yeni bulunmuş bir gezegende sandı kendini. Her şey yabancıydı. Dört duvar arasında, meğer ne kadar da özlenirmiş deniz kokulu meltem...

Birkaç yüz metre kadar gitmişti ki, irkildi ansızın. Karşısındaki levhada “ Maraş Dondurmacısı” yazılıydı. Maraşlı Ahmet, Maraş’ta sandı kendini. Açlığın önüne mi geçiyordu özlem? Ne ilginç yaratıktı şu insanoğlu…

Bir anda, dükkânın önünde buldu kendini. Ayakları, sürükleyip getirmişti sanki. Burası, bir Maraşlının olabilir miydi? Olmasa da olurdu. Hasret dolu yüreğine, bir hemşeri sıcaklığı verebiliyordu ya bu levha.

Korka korka girdi içeri. Çekingen bakışları, çaresizliğini haykırıyor gibiydi. Görevli biri, sertçe sordu;

“ Buyur birader, ne istiyorsun?”

Ahmet, sorgulamalarda bile, yalanı becerip, kıvırabilmiş biri değildi.

“ İşsizim. Acım. Çalışıp, karnımı doyurmak istiyorum” dedi.

“ Siktir lan. Aç köpek doyuracak halimiz yok bizim” deyip, işine döndü görevli.

Ahmet gitmedi. Gidecek yeri yoktu ki.

O levha, akraba gibi gelmişti ona.

Adam geri geldiğinde, dikilip, duran Ahmet’e çıkıştı bu kez;

“ Niye gitmiyorsun arkadaş? Belâ mısın başımıza?”

“ Yok abi, benim belamdan ne olacak? Ne olursunuz, bana bir iş verin çalışayım. Her işi yaparım. Yeter ki, karnımı doyurayım.”

Adam, “ Allah, Allah” diye söylenerek, iç odaya geçti. Müşteri yoktu henüz. Biraz sonra, geri geldiğinde, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Çünkü akşama kadar darmadağın olmuş dükkânı, bir çırpıda toplayıp, düzene sokmuştu Ahmet.

Adamın şaşkınlığını fırsat bilip, sözünü gene esirgemedi;

“ Abi, gözüne girmek için yaptım vallahi. Yanlışsa, eski haline getiririm abi.”

Görevli, hafiften gülümsediğine göre, biraz yumuşamış olabilirdi.

Arada bir, patronla telefonlaşıp, emir aldığına göre, dükkânın kalfası olmalıydı bu adam.

Saat 24’ü vurmak üzereyken seslendi kalfa;

“ Çocuk, sen acım diyordun. Gel, şunları ye. Kusura bakma, biraz soğumuş ya.”

Gönderildiği yerden dönemeyen çırağın yemeğiymiş bu. Ahmet, kurt gibi saldırdı; kaşla göz arasında, kaybolmuştu yemek.

Kalfa, ilgiyle izliyordu;

“ Peki, nerde kalacaksın? Gidecek bir yerin var mı?”

İlk kez yalana yöneldi Ahmet. “ Cezaevinden çıktım” diyemezdi ya.

“ Abi, bu ilçede bir akrabam vardı. Onun yanına geliyordum. Otelde çantamı çaldırdım. Adres de içindeydi. Bir türlü bulamadım onları. Param da bitti; çaresiz kaldım. Şaşkın şaşkın dolaşırken, Maraşlı olduğum için mi nedir, levhanız çekti, getirdi beni?”

Kalfa düşündü biraz; sonra “ Gel” deyip, depo gibi bir yere doğru yürüdü;

“ Hırlı mısın, hırsız mısın, bilmiyorum? Ama söylediklerin, halin- tavrın etkiledi beni. Git, tuvalet ihtiyacın filan varsa gör, gel. Çünkü kapıyı üstüne kilitleyeceğim.”

Gerçekten, kilitleyip gitti adam.

Yere oturup, çevresine bakındı Ahmet. İyi ki, elektrik vardı. Yok yoktu depoda. Gerekli ham maddeler; araç- gereçler; kullanım eşyaları, fareler ve hamamböcekleri.

Sırtını, bir demir sehpaya dayayıp, düşüncelere daldı: Neyin nesiydi, bu özgürlük denilen şey? Cezaevinde yatak vardı; özgürlük yoktu. Burada özgürlük var; yatacak yer yok. İkisi bir arada olamaz mıydı? Özgürlük sayıklamaları arasında uyuyakalmıştı.

Cezaevindeki kalkma saatinde uyandı. Zaten huzur vermemişti fareler. Hemen çevreyi düzenlemeye girişti. Kısa sürede, gruplayıp, bölüm bölüm topladı eşyaları. Görebildiği fare deliklerini kapattı. Bir baştan bir başa, silip- süpürdü ortalığı.

Kalfa gelip, kapıyı açtığında, işini bitirmiş elini- yüzünü yıkıyordu.

Hayret! Kalfadan “ Selâmünaleyküm” beklenirken, “ Günaydın” demişti. Hiçbir şey demese de olurdu. Ne diyeceğini şaşırmıştı belki de. Dudağını ısırarak bakıyordu depoya. İlk kez görüyor gibiydi. Şaşkınlığını gizleyebilmek için olmalı, “ Meğer burası ne kadar büyükmüş” demekle yetindi.

Oysa Ahmet için olağanüstü bir şey değildi bu. O, cezaevinde de tertipli- düzenliydi. Her şeyi tertemiz ve katlanmış olarak dururdu. İlişkileri çok sevecendi. Yalnızca, düzenini bozanlara bozulurdu.

Dükkâna geçtiler. Diğer çalışanların bakışları altında, ortamı bir kez daha gözden geçirdi Ahmet. Sonra, oturmadan sessizce bekledi.

O sırada gelen adamın karşında, herkes ayağa kalkıp, saygılı tavırlara geçtiğine göre; bu adam patron olmalıydı. Ahmet’i görünce sordu kalfaya;

“ Bu kim?”

Kalfa, savunur gibi yanıtladı;

“ Efendim, çok becerikli biri. İhtiyacımız da vardı, aldık. Depoyu ne hale getirdi bir görseniz.”

Patron üşenmedi, gidip baktı depoya. Gelirken yüksek sesle konuşuyordu;

“ Gördünüz mü? Size, burayı adam gibi kullanın deyişimin nedenini anladınız mı şimdi? Birinin gelip, öğretmesi mi gerekiyordu? Beyninizi kullanmazsanız, bedeniniz çok fazla işe yaramaz.”

Patronun bu yargısı, işe alındığının kanıtı gibiydi. “ Git başımızdan” denmeyecekti inşallah. Becerilerini, daha da iyi sergilemeye girişti. Temiz ve saygılı oluşu, tartışmasız artılarıydı. Oturmayı yasakladı kendine. Gerçi, “ İşe alındın” diyen; bir pazarlık yapan yoktu, ama karnı doyuyordu ya, o yeterdi.

Patronun gözü üzerindeydi. Bunun farkındaydı. Ama bu ilgi, hemşerilikten mi geliyordu, yoksa çalışmasından mı, seçemiyordu? Hal- hatır sormalar, memleketten söz açmalar sıklaştıkça, yakınlaşmanın artmakta olduğu, gözden kaçmıyordu.

Bu tür davranışlar, Ahmet’in moralini yükselttiği gibi; çevresinde de saygınlığını arttırıyor; dostluklar kurmasına olanak sağlıyordu.

O yüzden, Ahmet’in kimliği ve yaşam serüveni, kısa sürede öğrenildi. Bıraktığı etki ise, hiç de korkulduğu gibi olmadı. Ahmet’i yadırgayanların oranı, devede kulak bile değildi. Başlangıçta cehennem gibi algıladığı Erdemlide, dost yürekli insanların az olmadığını gördü.

Kazandığı dostlardan biri de, dükkânın patronuydu. Çünkü Ahmet’e ortaklık öneriyordu.

Ne var ki, öğretmenliğe dönüş konusunda davası sürüyordu Ahmet’in. Kararın yakın olduğunu, yineleyip duruyordu avukatı.

Gerçi, öğretmenliğin ekonomisi, sosyal koşulları, yüz güldürücü olmasa da, mesleğe dönmek bir onur konusuydu.

Üstelik emeğin örgütlü tarzda savunulması kadar önemliydi öğretmenlik. Yüreğinin toplumcu yanıyla bütünleşen, insancıl bir sevdaydı o...

Dükkân çalışanları, Ahmet’le patronun dostluğunu kıskanmaya bile fırsat bulamadan, yargı kararı geldi; Ahmet aklanmış, öğretmenliğe dönme hakkını kazanmıştı.

Zaman bu kadar mı hızlı akıyordu?

Ahmet’in dondurma işçiliği birkaç ay sürmüştü.

Ama ayrılırken, başta patron olmak üzere, herkesin gözleri dolu doluydu.

Sonraki günlerde de, “ Kara çocuk nerde?” diyenlerin çokluğu, şaşırtıcıydı doğrusu.

26. 8. 2020

 

 



YAZARLAR

  • Perşembe 32 ° / 17 ° Güneşli
  • Cuma 31 ° / 17 ° Güneşli
  • Cumartesi 33 ° / 17 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.127%-2,22
  • DOLAR

    8,3236% 0,81
  • EURO

    9,7542% 1,00
  • GRAM ALTIN

    499,66% 0,23
  • Ç. ALTIN

    824,439% 0,23