Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?


HER ŞEY VATAN İÇİNDİ

Konya’da Âşık Salihi vardır.


            “Işığımsın, güneşimsin”; “Unutursun diye çok korkuyorum” gibi şarkıların bestekârıdır.    

             Sazı eline alınca, kafasını sallayarak öyle bir çalar ki, saz konuşmaya başlar. Kendisi de bambaşka bir insan olur.

            Kulakları çınlasın Halil Yılmaz ağabeyimizin.

           Onun asıl adı Halil Yılmazdır.

            Zamanında Ankara’da sahnelere çıkmış, Konya Âşıkları arasında bulunmuş; Orhan GENCEBAY, Neşet ERTAŞ gibi, saz ustalarıyla çalışmış bir Anadolu tezenesidir. Kendisine sağlık sıhhat ve huzur dolu bir yaşam diliyorum. O derdi ki;

           “Orhan GENCEBAY daha meşhur olmamıştı. Sanatçılara saz çalıyor, arada sırada beste yapıyordu. Bir gün bana;”

          “ Halil, ne dersin artık piyasaya çıksam mı?”dedi.

             “Ona dedim ki” diyor:

              “Oğlum Orhan, daha ne duruyorsun, kazandibine yanacak, senin aşın pişmiş.” O günden itibaren piyasaya çıkmaya karar verdi ve çok, ama çok meşhur oldu.”

             Halil bey’in bu sözü beni çok etkilemişti. Sanatçı piyasaya çıkma zamanını çok iyi ayarlamalı. Erken öten horozun başını keserler. Zamansız piyasaya çıkmaya kalkarsan, çabuk bitersin. Yıllar geçse de bu sözü hiç unutmam. Bu değerli sanatçı benim tam dokuz yıl şefliğimi yapmıştır. Adana’lı dürüst bir kadın olan rahmetli annesi:

           “Halil’im sahneyi artık bırak, helal para kazan,”demiş. O da çok sevdiği sahneleri bırakmış ve bankacı olmaya karar vermiş. Bankadan emekli oldu ve boş zamanlarında da beste yaptı. Onunla geçenlerde telefonda görüştüm:

           “Yüz yirmi tane bestem var,” diyor.

             Ne kadar güzel bir olay, beste yapmak, yapılan bestelerin dillerde dolaşması, bizim hayal bile edemeyeceğimiz, bir durum. Allah mutluluğunu daim eylesin.

             Bunu neden anlattım biliyor musunuz?

             Birincisi onun adını anmak istedim. İkincisi ise benimle ilgili; O günlerde ben de şiir yazmaya devam ediyordum. Hikâye, roman yazmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. İş arkadaşlarım olan kızlar, bir gün Âşık Salih’e:

           “Halil Bey,” dediler. ”Bak Ahmet de şiir yazıyor. Onun elinden tutsan olmaz mı?”

             Halil Bey kıpkırmızı oldu. Yüzüme baktı ve

          “Yavrum,” dedi. ”Ahmet bir giderse geri gelmez. Evdeki karısına yazık olur.”

            Tabi o vakitler daha yirmi beş - otuz yaşları arasındayım ve fırtına gibiyim. Onun dediği gibi belki gideriz de gelmeyiz diye kırk yaşına kadar şiir kitabımı bastıramadım. Ama bugün artık altmış dört yaşındayım. Ne gidecek gücüm var, ne de meşhur olmaya ihtiyacım. Bazılarının dediği gibi, ” kendi halinde bir yazarım.“ ve artık yoruldum.

           Daha önce kendime bir hedef koymuştum. Demiştim ki:

         “Yüz hikâye, beş Roman ve yeteri kadar da şiirim olmalı.”

           Bu hafta kendimi bir hesaba çektim. ”2009 Yılından bu yana ne yapmışım diye.” Sorguladım; yazdıklarımı bir yerde topladım. Hikâyeleri ayırdım. Yaklaşık altmış beş hikâye yazmışım. Önceden de otuz beş hikâyem vardı. Toplam yüz hikâyeyi tamamlamışım. Geriye romanlarım kalmış. Zaten elimde bir ÇUKURAĞALI romanım var. Bunun devamını mutlaka yazmalıyım. Öyle yarıda bırakmak olmaz. Onun dışında, başlayıp da bitiremediğim birkaç roman daha var. Şiirleri dersen, nerdeyse bir kitap daha çıkar. Ama bu gazetede yazı yazma işi planda yoktu. Ben iki senede tam yüz yirmi köşe yazısı yazmışım. Dile kolay yüz yirmi defa fikrimi insanlara duyurmaya çalışmışım.

          Yoruldum artık. Şu virüs işi ve ramazan da tuzu biberi oldu. Memleket hiç iyiye gitmiyor. İnsanlar okumaktan çok uzaklar. Televizyondan başka akıl kaynağı kalmadı. Ona da bizi çağırmıyorlar. Bir kaç militan yazar köşeleri kapmış; “Dünyayı biz yönetiyoruz.” diyor. Yerel gazeteler ise personel maaşlarını bile ödeyemez durumda. Yazık! Her birinin kapısında onlarca insan çalışıyor. Üstelik de gazeteleri satılmıyor.

          Muhalefet partilerini duyan yok. Ellerindeki televizyonlarda akılları sıra kitap satıp; para kazanıp ayakta durmaya çalışıyorlar. Ama sesleri çıkmıyor. Kimseye seslerini duyuramıyorlar. Duyuramayınca da, haklı olsalar bile, suç üzerlerinde kalıyor. İktidarın eli her zaman uzun oluyor.

           Karl Marks, sosyalist düşüncenin ekonomi uzmanıdır. Zamanında dünya ekonomisine yön vermeye çalışır, işçi haklarına kafa yorarken, annesi diyor ki:

           “Dünya ekonomisine yön vermeye çalışacağına, fabrikada bir ustabaşı olsaydın. Belki bundan daha fazla para kazanırdın. “

            Onun gibi bizim hatun da bana sık sık şunu soruyor:

           “Gece gündüz okuyorsun, gözünü kırpmadan yazıyorsun. Ne kazandın?”

            Benim gibi yüzlerce yazar arkadaşlara aynı sorular soruluyordur. Onlar da benim gibi gece gündüz kitaplarla haşır neşir oluyorlar. Araştırma yapıp yazılar yazıyorlar. Hiçbirinin de durumu iyi değil. O halde kadınları sormasın mı;  “Ne kazandın?” Diye.

            Ben, kazanıp kazanmama işini göze aldım. Kitaplardan para kazanmayı hiç düşünmedim. Kendi tarlamda, işçi gibi çalışıp evi geçindirme tedbirimi aldım. Bunda da sanırım başarılıyım. Üzerlerine yatırım yaptığım çocuklarım kendini kurtardılar. Beni, artık sadece memleket meseleleri kaygılandırıyor. O konuda da artık görevim doldu. Bir vatandaş olarak yapacağımı yaptım. Bundan sonrası artık gençlerindir.

            Bizim yörede bir fıkra anlatılır; Savaş zamanı komutan sivil vatandaşlara talim yaptırıyormuş. Herkes kendine bir mevzi yapsın emrini vermiş. Vatandaşlar durumlarına göre bir mevzi kazmaya başlamışlar. Bizim abdaloğlu da düz bir yere oturmuş onları seyrediyormuş. Komutan bunu görmüş. Yanına varmış.

          “Asker,” demiş. ”Şu ön taraftan düşman gelse ne yapacaksın?”

           Abdaloğlu tüfeği o tarafa çevirmiş ve

         “Vururum komutanım,” demiş.

           Komutan sağ tarafı göstermiş:

          “Buradan gelse ne yaparsın?”

          Abdaloğlu o tarafa dönmüş;

         “Onu da vururum komutanım,”demiş.

           Komutan bu defa arka tarafı gösterince Abdaloğlu:

          “Onu da başkası vursun komutanım,” demiş. ”Benden başka asker yok mu?”

           Elbette bu memlekette tek başımıza değiliz. Atatürk’ün emanet ettiği çocuklarımız var. Cumhuriyeti emanet ettiği gençlerimiz var. Biz o görevleri yaptık. Sıra, bizden sonrakilerde. Elbette memleketi sahipsiz bırakacak değiller.

           Evet, sevgili okuyucularım;

Altmış dört yaşımdayım. Bir yıl sonra sanırım sokağa da çıkarmayacaklar. Bundan sonra yazı yazmayı size bırakıyorum. Arada sıra da görüşlerimi aktarmak üzere, sizden ayrılıyorum.

           Yarım kalmış romanları tamamlama zamanı geldi. Sizlerle daha çok görüşeceğiz. Belki cenazeme bile gelirsiniz. Kime kızdıysam beni affetsin. Çünkü söz konusu vatansa gerisi teferruattır sözüne inananlardanım. Her şey vatan içindi. Kendim için bir şey istediysem namerdim. Hoşça kalın.

Sürçü lisan ettiysek affola, isterim ki insan önce insan ola!

 



Sabri Küçükgöçen
30.04.2020 10:16:31
Beni çok duygulandırdın Ahmet bey.

YAZARLAR

  • Cuma 38 ° / 23 ° Güneşli
  • Cumartesi 38 ° / 22 ° Güneşli
  • Pazar 37 ° / 21 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.083%-1,53
  • DOLAR

    7,3786% 0,51
  • EURO

    8,7109% 0,38
  • GRAM ALTIN

    461,66% 0,14
  • Ç. ALTIN

    761,739% 0,14