Hüseyin Erkan, Eğitimci/Yazar


En Güzel Anneler Günü


 

Umutlarımı bağladım yüreğime

Dağlar benim, deniz benim

Göğün mavisi, yerin yeşili benim

                               Türkan ŞANLI

 

                Dört haftadır yaşamöyküsünü anlattığımız Türkan Şanlı hanımın eşi Mustafa Şanlı öğretmen, Of Ortaokulu’nda üç yıl çalıştıktan sonra, 1965’te Bilecik’e atanır.

                Üç çocukla birlikte göçerler; yeni görev yerlerine. Kızları Hürriyet ilkokul ikinci sınıftadır. Küçük kızlarıGünay da okula başlar o yıl. Of doğumlu “uşak”ları Ulus, henüz bir yaşındadır.

                AnneleriTürkan Hanım boş duramaz hiç. Ev işleri dışında dikiş diker. Çocukların kullanılmayan giysilerini yenileyip değerlendirir.

                Güzel giyinmeyi seven bir hanımdır O. “Burda” gibi moda dergilerinde verilen hazır giyim kalıplarından yararlanıp kendi bilgi ve zevkini harmanlayarak öyle güzel giysiler diker ki kendine, gören hayran olur.

                Bir hanımın, kendi diktiği bir elbiseyi giymenin zevki hiçbir şeyde yoktur. Kahramanımız doya doya yaşar bu mutluluğu.

                Eşi yatılı lisede öğretmendir. Öğle yemeklerini orada yer. Ders bitiminde arkadaşlarıyla birlikte kahveye gider. Tavla maçları yapılır. Yenilenin cezası içki ısmarlamaktır. Ara sıra da olsa, üst üste iki gün gelmediği bile olur eve.

                Kahramanımız Türkan Hanım, kibarca uyarır eşini. Bakar ki, işe yaramıyor bu kibarlık, “Bak, der; bir daha gelmezsen, çocukları alır gelirim yanına.”

                “Atma Recep, din kardeşiyiz! Sen kadın halinle, çocukları alıp nasıl gelecekmişsin kahveye? Hangi kadın yapmış da böyle bir densizliği, sen de yapacaksın? Bukuru sıkı tehditlere karnımız tok bizim!”

                Şanlı Öğretmen’in aklından böyle şeyler geçti mi, geçmedi mi, bilemem.

                Ancak, bir süre sonra, iki gün üst üste gelmediği gibi, üçüncü gün de yoktur görünürlerde.

                Bıçak kemiğe dayanmıştır artık. Çocukları hazırlar kahramanımız. “Anne, nereye gidiyoruz?” diye sorar çocuklar. “Babanız nerede yemek yiyorsa, oraya…”

                Kahvenin yanında “Coşkun’un Yeri” denen içkili bir lokanta vardır. Bilecik’in âmiri, memuru, eşrafı oraya giderler hep.

                Çocuklarla birlikte kapıya dayanır Türkan Hanım ama kapıdaki görevli, “Hanımların girmesi yasak” deyip içeri almak istemez.

                -Eşim burada. Biz de yemek yiyeceğiz.

                -İçkili lokanta burası, olmaz!

                Ne bilsin garson, karşısındakinin dişi bir aslan olduğunu.

                “Çekil kenara” deyip iterek garsonu, çocuklarıyla birlikte dalar içeri. Şaşkın şaşkın bakarken herkes, o hiç aldırmadan eşinin arkadaşlarıyla oturduğu masaya yaklaşır.

                Şanlı Öğretmen, eşinin kendini almaya geldiğini sanarak ayağa kalkar ama kahramanımız gayet sakin:

                -Yemek yemeye geldik”der.“Bize de yer açın lütfen!”

                Afallayarak donup kalan herkes, yer açıp buyur eder. Kimsenin ağzını bıçak açmayınca,

kahramanımız konuşur yine:

                -Bir dahaki gelişimde, eşlerinizi de getireceğim.

                “Aman ha!.. Biz Mustafa gibi değiliz; kolundan tutar çıkarırız dışarı” derler ama yüreklerine de bir korku düşer mi, düşer.

                Çocuklarıyla birlikte bir güzel yiyip içer; Türkan Hanım. Eşi, “Kalkalım artık” dese de, “Kahvemizi de içelim, öyle kalkalım” der. Haksız mı?

                Lokantadan çıkınca, evin yolunu tutmak isterse de Şanlı Öğretmen,“Hayır, eve değil, sinemaya gidelim.” der kahramanımız.

                Öyle yapılır tabii. Çocukları, değişik bir gün yaşamış olmaktan öyle mutludurlar ki!..

                Haydi, sıkıysa, bir daha akşamları gelmesin bakalım eve Şanlı öğretmen!“Dinsizin hakkından imansız gelir.” derler ya, ben öyle demiyorum. Aksine, “Evini ve eşini ihmal eden kocaların hakkından, aklını ve zekâsını kullanmasını bilen hanımlar gelir.” diyorum.

                Yanlış mı?

                1980’de Cumhuriyet Kadın Derneği, düzenlediği bir sabah kahvaltısına davet eder; bu güzel aileyi. Konuşanlar, “kadın hakları”ndan söz ederler hep. Ve kahramanımız, dünyada “kadın hakları” diye bir kavram olduğunu öğrenir ilk kez. O günden sonra, “İnsan Hakları Derneği”nin toplantılarına katılır hep.

                Her okuduğu yazıdan, dinlediği her konuşmadan dersler çıkarır kendine. Ve önem vermeye başlar, çevresi O’na.

                Bir gün, Dernek Başkanı, bir konuşma yapmasını ister. Daha önce, kürsüye hiç çıkmamış, eline hiç mikrofon almamıştır ama “Olur, yaparım” der. Güvenir, çünkü O kendisine. Alır mikrofonu eline, içkili lokantaya gidişini anlatır; bütün içtenliğiyle.

                Dinleyenler arasında bir radyo programcısı da vardır. Beğenir bu konuşmayı. “Toprağın Sesi” adlı programa davet eder kahramanımızı. Ona da “hayır” demez. Gider, sorulara cevap verir, şiirlerini okur.

                Yeteneklerini sergilemenin kıvancıyla daha bir mutludur artık. Daha çok sevmeye başlar kendini. Ve daha çok güven duyar özüne, yeteneklerine.

                “Mutlu olmanın yolları çook!.. Onları sen arayıp bulacaksın. Beklemeyi bileceksin ama, sabretmeyi bileceksin. Acele eden kaybeder genellikle. Olgunlaşmamış her meyve acıdır.” diye düşünür.

                Eşiyle iki zıt karakter... İstekleri, hayalleri hiç sorulmuyordu O’nun. Öyleyse bir başkası değil, kendi çabası, bilgisi, alın teriyle gerçekleştirecekti hayallerini. 17 yaşında evlendiğinde eşi, kız enstitüsünde (Bugünkü kız meslek lisesi) kendi yaşıtı kızların öğretmeniydi. Kimi hanımlar gibi, kıskançlık kavgaları yapsa; üzüntü, zaman ve enerji kaybından başka ne geçerdi eline?

                “Yedisinde neyse yetmişinde de o” diye tanımlanan insanları, hele hele eşini hiç mi hiç değiştiremeyeceğini çok iyi anlamıştı. En iyisi, en doğrusu, kendini değiştirmeliydi.

                Öyleyse hiçbir şeyi içine atmadan, yerinde ve zamanında her düşündüğünü söyleyecek, yapmak istediğini her şeyi yapacaktı. Her şey, tereyağından kıl çeker gibi kolay olmayacaktı elbet. Olsun! Bu akıl, bu zekâ niçin verilmiş insana? Süs olsun diye mi?

                Kendi aklı ve zekâsıyla aşar her engeli.

                Bilecik’ten Ankara’ya, daha sonra da Kayseri Pazarören Öğretmen Okulu Müdürü olarak atanır eşi.

                Emekli olunca, Antalya’ya yerleşirler.

                Otuz yıl önce neyse, yine odur Şanlı Öğretmen.Dershanede çalışmaya başlar ama kopamaz hiç arkadaş çevresinden. İyi de, kahramanımız ne yapsın, evde yapayalnız. Çocuklar da büyüyüp çoktan uçmuşlardır yuvadan.

                Bir partinin kadın kollarında çalışmaya başlar O da. Akşamları şiir yazar. Çevresi gün geçtikçe genişler. Bir arkadaşı ile İnsan Hakları Derneği’ne üye olur. Başkan bir gün, kürsüye davet eder. Hiç çekinmeden çıkar; geçmişini, acılarını, sevinçlerini anlatır. Şiirlerini okur. Bir televizyon kanalı canlı yayına davet eder.

                Neden gitmeyecekmiş? Gider elbet. Canlı yayında da okur; beyninin ve yüreğinin sesi olan şiirlerini. Beğenilir, alkışlanır.

                Bugün itibariyle, eşiyle birlikte 66 yılı geride bırakan bu müstesna hanımla dört yıl önce tanıştım ben. Kendisini tanımadan önce, şiirlerini okuyup sevmiştim.

                İşte o günlerden beri sevdiğim, saydığım bir “Abla”mdır O benim.

                Ne iyi etti de oğluProf. Dr. Ulus Ali Şanlı, annesinin şiirlerini ve yazılarını Çaputlu Ardıç adlı bir kitapta topladı.

                Böyle bir anneye verilebilecek “En GüzelAnneler GünüHediyesi” bundan başka ne olabilirdi?



YAZARLAR

  • Çarşamba 34 ° / 18 ° Parçalı bulutlu
  • Perşembe 32 ° / 17 ° Güneşli
  • Cuma 31 ° / 17 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.127%-2,22
  • DOLAR

    8,3009% 1,42
  • EURO

    9,7503% 0,95
  • GRAM ALTIN

    505,83% 0,83
  • Ç. ALTIN

    834,6195% 0,83