Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe


DÜNYA, BİYOLOJİK SAVAŞ DÖNEMİNE Mİ GİRDİ?

Günümüzün, hayati önemde olan ve neredeyse tek başına zirve yapan gündem maddesi, Covit-19 olarak tanımlanıp, insanları etkilemeye devam eden ve halen etkin bir tedavi geliştirilememiş olan Corona virüsten kaynaklı pandemi.


Bu virüsün, Çin’de ortaya çıkarak pandemiye dönüşmesiyle birlikte, öncelikle, komplo teorisyenlerinin bilimsel çalışmadan uzak ve tedirgin edici, verilerin kişisel perspektife göre değişken değerlendirmeleriyle ortaya çıkan ve farklı sonuçlara ulaşan ama her seferinde felaket/kıyamet çığırtkanlığı yaparak, kafaları karıştırıp, toplumu stres ortamına sürükleyen açıklamaları geldi. Ardından devam eden tartışmalarla, bu süreç sonrasında, savaş kavramının yeni bir boyuta taşınacağı iddiaları gündeme gelirken, yeni tür savaşların, yaşanan gelişmelerin fikirsel getirisi olan ve pratikte deneylenerek tartışmasız çok etkin olduğu görülen, biyolojik savaşlar olacağı görüşü ağırlık kazanmaya başladı.

Aslında Dünya, biyolojik tehditle ilk defa karşılaşmıyor. Tarihsel derinlikte kısa bir gezinti yapıldığında, Dünyanın farklı coğrafi bölgelerinde ve dönemine göre küresel etki yaratan salgınların yaşandığını görmek mümkün. Salgınların tamamının sonrasında, insanlık, bir şekilde varlığını devam ettirmeyi de başarmış. Üstelik insanoğlu, her salgın sonrası, deneyimleri ve edindiği tecrübelerle, bu mücadelelerden bilimsel anlamda güçlenerek çıkmış.

Tarihsel verilerde, ilk biyolojik silahın, Kartacalı Hannibal’ın donanma komutanı konumunda olduğu, Bithynia-Pergamon (Bergama) Krallığı arasında M.Ö 186’da başlayan savaşın, M.Ö. 183’de yapılan son çatışmasında, önceden toplatıp küplere doldurduğu zehirli yılanları Pergamon gemilerine attırarak, gemilerde panik başlatıp, mürettebatın gemileri terk etmesiyle kazandığı savaşta kullanıldığı görülüyor.  

Tarihsel süreçte, 1300’lerde, Ukrayna sınırları içinde kalan Kaffa’yı kuşatan Tatarların, vebadan ölen insanların cesetlerini mancınıklarla şehrin surlarından içeri attıkları; 1700’lerde, Kuzey Amerika İngiliz Kuvvetleri Komutanı Sir Jeffrey Amherst’in, Kızılderililere çiçek virüsü bulaştırılmış battaniye dağıttığı; Birinci Dünya Savaşında, Almanların, müttefiklerin at ve sığırlarına şarbon ve ruam bakterisi bulaştırdıkları ve Ruslara karşı veba, İtalyanlara karşı kolera bakterisi kullanma girişimleri olduğu; Japonya’nın, 1939-1942 arasında İkinci Dünya Savaşında, Mançurya bölgesinde, şarbon, veba, çiçek, kolera, kızıl, menenjit, tüberküloz, difteri gibi hastalıkları esirler üzerinde deneyerek, çok sayıda ölüme neden olduğu görülür. İkinci Dünya Savaşı sürecinde, İngilizlerin, Gruinard Adasında şarbon deneyleri yaptığı ve adanın 36 yıl boyunca kirli kalmasına neden oldukları da bir gerçek. Ayrıca, ABD’nin, 1950’lerin başında biyolojik bir silahı taklit maksadıyla, San Fransisco’ya, Serratia Marcescens adlı bir bakteriyi simülasyon maksatlı yayması, bu olay 1970’de Washington Post tarafından yayınlanıncaya kadar gizli kaldı.

ABD’nin her dönem biyolojik savaş üzerine çalışmalar yaptığı ve bu maksatla ürettiği silahları farklı coğrafyalarda kullandığı tartışılırken, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve ardılı Rusya’nın da bu konuda çalışmalarla, elinde biyolojik savaş maksatlı harp silahları olduğu, döneminin yetkililerinin açıklamalarıyla tarihte yerini aldı. Bu arada, tamamen kapalı bir yönetim sergileyen, radikal ve dengesiz karakterde olan ülkelerde, bu yönde yapılan çalışmalar olmadığını düşünmek, kesinlikle, çok iyi niyetli bir değerlendirme olur.

Esasen, 1972’de imzalanarak, 1979’da yürürlüğe giren, kısaca, “Biyolojik Silahlar Sözleşmesi” ya da “Bakteriyolojik ve Toksin Silahlarının Geliştirilmesi, Üretilmesi ve Depolanması, Yasaklanması ve İmha Edilmesi Sözleşmesi”, 109 ülke tarafından imzalanmışken, bu gün taraf olan ülke sayısı 179 olmuş durumda. Türkiye, bu sözleşmeye, 1974’de imza koyarak dâhil oldu. Ayrıca, 31 Mayıs 2003’de, 11 devlet tarafından, “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasına Karşı Güvenlik İnisiyatifi” hayata geçirildi. Türkiye, BMGK’nin üye ülkeleri yasadışı kitle imha silahlarının ticaretini önlemeye yönelik tedbirler almaya, mevzuatlarını ve bu alandaki ulusal kontrolleri güçlendirmeye, ayrıca uluslararası işbirliğini geliştirmeye davet eden, 28 Nisan 2004 tarihli, 1540 sayılı kararı çerçevesinde pekiştirilen bu girişimi, 2 Aralık 2003’te desteklediğini ilan etti. Bu inisiyatifi destekleyen ülkelerin sayısı, halen 60’ı geçmiş durumda.

Ancak, bu sözleşme, inisiyatif ve yapılan uluslararası girişimler sonrası yaşanan savaş süreçlerinden görüldüğü kadarıyla, ülkelerin bir kısmı, sözleşmeye taraf olmalarına rağmen, bu silahlara sahip ve gerektiğinde kullanmaktan da çekinmiyor. Aslında, biyolojik savaş materyallerinin herhangi bir harpte kullanımı çok kolay fakat en ufak bir hata, kullananın da etkilenmesine neden olabiliyor. Ayrıca, cephede bulunan sıradan askerlerin dahi bu tür bir silahı, zekâ seviyelerinde geliştirmeleri de mümkün. Biyolojik silahlar, insan zekâsının yaratıcılığı ölçüsünde, tarih boyunca hemen her savaşta ve çekinmeksizin, diğer silahlarla birlikte kullanıldı. Anlaşıldığı kadarıyla, tüm uluslararası önleyici gayretlere rağmen, kullanılmaya da devam edilecek. Aslında insanlık, bu pandemiyle birlikte, fikirsel düzeyde yeni bir savaş türüyle karşılaşmıyor. Biyolojik silahlar her dönem vardı ve olmaya devam edecek.

O halde dünya, yeni bir savaş boyutuna geçmiyor. Var olan, savaş tarihinde farklı boyutlarda ve etkin olarak kullanılan bir mücadele türü, halen insanlığı etkileyen pandemiyle birlikte yeniden gündeme gelerek, tartışmalara konu oldu. Saygın uluslararası bilimsel dergilerde yer alan makalelerde, bilimsel temelli verilerle, bu virüsün laboratuar çıkışlı olmadığı kanısı hâkim. Ancak, bir realite var. Virüs, tabiatın ölümcül çıktısı olarak bir sürpriz yapmış olsa da güç odakları, bu gelişmeyi fırsata çevirerek önemli kazanımlar peşinde. Bunun anlamı da şu: Virüs bir şekilde tesadüfle insanları etkilemeye başladı ama bu denli hızlı yayılarak küreselleşmesi ve ortaya çıkan etkilerinin, ekonomi öncelikli birçok dengeyi değiştirmeye başlamasıyla, kontrollü yayılım ihtimalini göz ardı etmek de hata olur. 

Bu arada bir gerçek daha var: Yokluğu bir şey değiştirmeyenin, varlığı gereksizdir. Dünyada, ortadan kalktığında dengeleri değiştirmeyen tek varlık insan ve insan, varlığıyla, Dünyadaki tüm dengeleri sorumsuzca ve yok edici boyutta, olumsuz olarak etkiliyor. Evet, gelişerek ve çeşitlenerek, tüm şiddetiyle devam eden bir biyolojik savaş var. Bu savaşın gerçek ve ezeli tarafları ise: İnsan ile tabiat.

 



YAZARLAR

  • Pazar 36 ° / 24 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Pazartesi 36 ° / 23 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Salı 36 ° / 23 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • BIST 100

    114.809%-0,85
  • DOLAR

    6,8684% 0,11
  • EURO

    7,7716% 0,29
  • GRAM ALTIN

    397,12% -0,21
  • ÇEYREK ALTIN

    655,248% -0,21