Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe


BÖLGESEL GELİŞMELERDEN, İSİMLİ DAVA SENARYOLARINA

Güç odakları geleceğe dönük uzun vadeli planlar yaparken, bu planlarını en iyi şartlarda uygulayabilmek için, öncesinde, uygun bir ortam hazırlığı içine girer.


Uygun ortam oluşmadıkça, tüm çabalarının sonuçsuz kalabileceğini ya da farklı sonuçlarla kendilerini zora sokacağını çok iyi bilirler. Geleceğin konjonktürel yapılanmaları oluşturulurken, gelişmeler mümkün olduğunca tesadüflere bırakılmaz. Müdahale edilmesi hedeflenen güç, etnik köken, toplumsal yapılar, bölgesel yapılanmalar, demografik yapılar ve stratejik öneme sahip tesisleri/kaynakları en kolay etki altına alma yöntemi, önceden yapılan planlı aktif çalışmayla, hedefleneni, amaçlanana uygun konuma getirmektir.

Bu maksatla, gerektiğinde ülkelerin demografik yapıları değiştirilirken, gerektiğinde en etkin vurucu güçleri küçük/büyük ve hukuksal gerekçeli ya da tamamen illegal dokunuşlarla etkisiz hale getirilir ki hedeflenene ulaşmada engel olarak ortaya çıkamasın, mümkün olduğunca, güç odaklarına engel teşkil etmesin.

Bu açıklamanın ardından, günümüz bölgesel gelişmelerine panoramik bir göz atalım. Ortadoğu coğrafyası kan gölü haline gelirken, stratejik tanımlanabilecek yerlerde, bölgesel demografik yapı büyük ölçüde değişime uğratılmış ve bu süreç halen devam ediyor. Demografik değişim sağlanırken, eski kayıtlar da geriye dönüşü engellemek için ortadan kaldırılıyor. Türkiye’nin güneyinde, sınırlarının hemen ötesinde bulunan İdlip’de, Afganistan ardından en büyük terör bölgesi oluşturulmuş ve Rusya destekli Suriye rejim kuvvetlerinin baskısıyla, burada bulunan ve küresel tehdit içeren yapılanmalar, Türkiye’ye göçe zorlanıyor. Bölgenin enerji ve su kaynakları, vekâlet savaşçıları aracılığıyla güç odaklarınca kontrol altına alınmış durumda. Türkiye’nin güney sınırından itibaren, derinlikte, bir YPG/PYD/PKK devlet yapılanması için girişimler başlatılmış, yeni yapılanmaya güçlü destek verilir ve devletleşmesi sağlanmaya çalışılırken, bölgesel değişimin en büyük istemcisi olan ABD, özellikle 1950 sonrası küresel gelişmelerde stratejik ortak tabiriyle tanımladığı Türkiye’yi, bu duruma verdiği tepkide yalnız bırakırken, Türkiye’nin, kendi bekasına yönelik tehdidi ortadan kaldırmaya yönelik tüm müdahale girişimlerinde de mümkün olduğunca oyalama taktiği uyguluyor. Bölgede, hava üstünlüğü iki süper güç tarafından tam kontrol altında tutuluyor ve gerekli görüldükçe paslaşmalar yapılıyor. Fırat doğusuna müdahale için haklı gerekçeleri olan Türkiye’nin, bölgeye müdahalesi hava sahası kontrolüyle geciktiriliyor. Ayrıca, ABD, tehdit içeren bir açıklamayla, bölgeye müdahalesi halinde, Türkiye’nin, DEAŞ dahil bölgesel gelişmelerden sorumlu olacağını belirtti.

Aynı zamanda, Astana süreciyle alınan kararların bölgeye yansımasında, Rusya, İdlip’de Suriye Ordusuna destek vereceğini açıklamaktan çekinmezken, bu konuda, İran’ın da desteği olduğu anlaşılıyor. İran, bölgede giderek etkinliğini artırmaya çalışırken, Irak üzerindeki kontrolünü artırma maksatlı girişimleriyle, bölgede kaotik bir ortam yaratıyor. ABD, bölgenin karışmasından ve İran’ın adının sıklıkla anılmasından, kuvvetle muhtemel memnun oluyor. Çünkü İran’a bir şekilde müdahale etmekte kararlı ve uygun ortam yaratabilecek her gelişmeyi memnuniyetle takip ediyor. Türkiye’nin, İdlip bölgesinde, Rusya ile birlikte karşılıklı tespit edilen koordinatlarda tesis ettiği kontrol noktaları halen tam olarak maksadına ulaşamamışken, bunlardan biri, Suriye rejim kuvvetleriyle kuşatılmış konuma geldi.

Doğu Akdeniz’de devam eden enerji mücadelesinde, Türkiye, tüm kararlılığına rağmen dışarıda bırakılmak isteniyor. Bu mücadele sürecinde, özellikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin küresel enerji şirketleri ile küresel güçleri gelişmelere dahil ederek kazanım çabaları etkin sonuçlar yaratırken, Yunanistan’ın da bu sürece dahil olarak yaptığı girişimler ve özellikle, Türkiye’nin Ege’den Akdeniz’e açılımında önemli bir konumda olan Meis Adası üzerinden yaptığı girişimler ile Ege adalarını turizme açması ve silahlandırması, Türkiye için önem arz eden bir gelişme. Türkiye, Doğu Akdeniz gelişmeleriyle Kıbrıs istikametinden, Yunanistan’ın Meis Adası hak iddiaları ile Akdeniz batısına açılım istikametinden ve Ege’de kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası iddialarıyla da batı istikametinden karada sınırlandırılarak, tamamen, denizlere kıyısı olan ancak denize açılamayan bir kara ülkesi konumuna itilmeye çalışılıyor.

S-400/F-35 kriziyle oluşan konjonktürde, ABD tarafından Yunanistan dâhil diğer tüm ittifak kapsamındaki ülkelere ve hatta kimine yardım adı altında F-35 verilmesine rağmen, Türkiye F-35 projesinden dışlanmaya çalışılıyor. Bu arada, Rusya’dan satın alınan S-400 sistemlerinin, etkin kurulumunun önlenmesine yönelik yaptırımlar uygulanması da gündemde.

ABD, bölgede mümkün olduğunca kontrollü kaosla kazanımlarına devam ederken, İsrail’in ideallerine ulaşmasında da önemli destek veriyor. Tüm Dünya’nın tepkisine rağmen, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve Suriye toprağı olan Golan Tepelerinin de tüm BM kararlarına rağmen İsrail tarafından ilhakına imkân tanıdı.

Çok büyük bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalan Türkiye, Suriye üzerinden gelen fakat farklı milliyetlere ve farklı etnik kökenlere sahip dört milyon civarında geçici sığınmacıyla büyük bir sorun yaşarken, sığınmacıların ülke içinde ağırlıklı dağılımı, eski bir planın devrede olduğunun ipuçlarını veriyor. Batıda Mersin’den başlayıp Adana, Hatay, Gazi Antep, Urfa üzerinden devam eden hatta oluşmaya başlayan demografik değişimin, İsrail’in vaat edilmiş topraklar idealinde Yukarı İsrail; Şerif Hüseyin’in, Büyük Arap Krallığı idealinin kuzey sınırı; sözde Kürdistan iddialarında ise, sözde Kuzey Kürdistan bölgesini oluşturan alanı kapsaması tesadüf olabilir mi?

Bu açıklamalarla, Türkiye, stratejik konumuyla, diplomatik etkinliği ve etkin vurucu gücüyle, güç odakları için planlarının etkin uygulanmasında önemli bir engel durumunda görülüyor.

Gelelim isimli davalarla başlayan ve her nedense, Türkiye’nin en büyük silahlı gücü Kara Kuvvetleriyken, özellikle Deniz Kuvvetleri ile Hava Kuvvetleri üzerinde yoğunlaşarak, akılları karıştıran sürece. Bu davaların, FETÖ üyelerinin Silahlı Kuvvetlerde kadrolanmasına yönelik olduğu, sürecin başından itibaren gören gözlerce söylendi ve neticede, 15 Temmuz iç savaş başlatma/darbe girişimiyle bu gerçek net olarak ortaya çıktı. Peki, neden ağırlıklı olarak Deniz ve Hava Kuvvetleri seçilmişti? Çünkü güç odaklarınca planlı bölgesel gelişmelerde, özellikle Doğu Akdeniz ve Ege’de, denizde ve havada Türkiye’nin vurucu gücü zayıflatılarak, müdahale etmesini önlemeye yönelik tedbir alınıyordu. Türkiye, bu çalışmayı boşa çıkarmayı başardı ve TSK halen çok etkin bir vurucu güce sahip. Bunu da yaptığı harekâtlarla ispatladı ve sınırlı da olsa Türkiye, Fırat doğusuna harekât icra edecek. Ancak, zorlu bölgesel süreç devam ediyor ve Küresel ideallerin sahaya yansımasında, kaosun sona ermesi pek de mümkün görünmüyor.

Can UĞURATEŞ      

                  



YAZARLAR

  • Pazartesi 27 °C / 18 °C Güneşli
  • Salı 28 °C / 21 °C Parçalı bulutlu
  • Çarşamba 27 °C / 20 °C Parçalı bulutlu
  • BIST 100

    94.628%-4,44
  • DOLAR

    5,9353% 0,88
  • EURO

    6,5486% 0,87
  • GRAM ALTIN

    284,99% 1,18
  • ÇEYREK ALTIN

    470,2335% 1,18