ALİ UYSAL- EĞİTİMCİ YAZAR


BİR BABA-OĞUL CİNAYETİNİN ÖYKÜSÜ


DOSTLARIM,
Yıllar önce Silifke’nin Mara (Kırobası) yöresinde çok acıklı, çok trajedik bir öykü dinlemiştim. Bu olayın tozun, toprağın arasında yok olup gitmesine içim elvermedi. Öyküleştirmek istedim. Diğer öykülerden çok ayrı bir özelliği var. Olduğu gibi gerçek. Olayın kahramanı Mustafa’nın nişanlısı Zaide şu anda hayatta. Yakınlarımdan biri ile evli. Eşi öldü. Kızı Suna Kız Kalesinde turistik bir otelin sahibi. Suna’nın kızı Cemile Marinada çok lüks bir iş yerinin sahibi. Merak edenler tanışabilirler, konuşabilirler. Bu öykü İçel Sanat Kulübü dergisinde yayınladı. Beklemediğim bir ilgi gördü. O nedenle siz sevgili okurlarıma da duyurmak istedim.
BABA VE OĞUL
Sarı sabahtan kazma sallıyordu Hıdır. Mara yaylasının boz topraklarıyla boğuşuyordu. Asıl işi koyunculuktu. Çevresinde en çok koyunu olanlardan biriydi; ama kendi gereksinmelerini karşılayabilecek bir de elma bahçesi vardı. Bahar gelmişti. Bahçenin içinden, ağaç köklerinden otlar fışkırmıştı. Onlar kazılmalı, köklerinden çıkarılıp kurutulmalıydı. Yoksa bahçenin tüm gıdasını emerdi, sömürürdü. Ağaçlar verimden düşer, kururdu bile. İşte o işi yapıyordu Hıdır.
O akşamüstü yorgun argın gelmişti evine. “Bir şeyler atıştırır erkenden yatarım” diye düşündü. Güler yüzle karşıladı karısı Fatma. “Suya dökünsem iyi olur ama çok yorgunum” dedi Hıdır karısına; “En iyisi kollarımı, bacaklarımı yıkayıp üstümü değiştireyim.” Dediğini de yaptı; yarım yıkanmaydı bu. Üstü başı toz içindeydi. Çamaşırını değiştirip sofraya oturdu. Fatma ala sulu bulgur pişirmişti. Hıdır’ın en sevdiği yemekti. Yanında sumakla örselenmiş bir de kuru soğan. İştahı ayağa fırlardı insanın. Dolu dolu iki tabak yedi Hıdır. Yine de isteği tükenmiş değildi; ama bıraktı yemeyi.
Her zamanki gibi Mustafa yine yoktu evde. Hıdır alışmıştı akşamları oğlunun yokluğuna. “Nerde olacak, kahvede arkadaşlarıyla yarenlik ediyordur “diye düşünürdü hep. Kimi zamanlar gençler kâğıt oynardı kahvede. Hıdır oğlu utanır düşüncesiyle kahveye uğramazdı.
Yemek bir yanına geçti babanın yorgunluk bir yanına. Bir ağırlık çöktü üstüne. Gözler gidip gelmeye başladı. Fatma baktı ki kocası elden gidecek. Sabahtan beri tasarladığı düşü hemen açtı kocasına: Bak ne düşündüm. Kadir Kiyaların kızı Zahide’yi oğlumuza alalım; güzel kız. Maya gibi; mallı mülklü de. Yarın biri kapıvirir, üzülürüz.” Baba yanıt vermek için bir süre düşündü. Üstündeki ağırlık yeynilir gibi olmuştu. “Aynı şeyi ben de düşünmüştüm. Ne var ki hemen virdiler kızı diyelim; nişan koymak gerek; başını bağlamak gerek. Paramız yok, pulumuz yok. Ne yaparız sonra.”
Karı koca uzun uzun konuştular söyleştiler. Sonunda kızı istemeye karar verdiler. Masrafların altından koyunları satarak kalkmayı da düşündüler.
Ellerini çabuk tutmaları gerekiyordu. Zaman yitirmeden Kadir Kiyalar’ın kapısını çaldılar. Onlar da bekliyor olmalılar ki hemen “olur” dediler. Nişan, düğün durumları aynı akşamda konuşuldu. İşin bu denli hızlı oluşu o yörede görülmüş olgulardan değildi. Bunun nedeni de hem ailenin hem de Zahide ile Mustafa’nın birbirlerine yakışmalarıydı. Tüm Mara halkı onları tanıyordu. Bu iki genci de birbirine uygun buluyordu.
Hazırlıklara başlandı. Boz eşeğin palanı gözden geçirildi. Koyunlardan yola dayanamayacaklar ayrıldı. Mersin’e gidilecekti. Yedi günlük yoldu. Üç gün gidiş, üç gün geliş, bir gün de alışveriş. Fatma kadın yedi günlük azığı hazırladı. Halı heybeye yerleştirdi. “Azığı çakallara yedirmeyin!” diye uyarısını da yaptı. Biricik oğluyla kocasını sabahın erken saatinde de yola çıkardı. Arkalarından su döktü. Yineleyerek uğur da diledi.
Yaz kış Torosların sabahları yaman bir ayazı olur. Hafiften efilefil bir yel eser. Kulakları, elleri ateş gibi yakar, jilet gibi keser acı yel. İşte böyle bir ayazda yolu ele aldı baba oğul. Ören Köy dengine gelince “Oğluş, şu koyakta koyunlarımızı otlata dur; ben Hacı Ahmat dayına bir uğrayayım. Çok göresim geldi.” Diye isteğini belirtti baba. Hıdır yıllar önce Ören Köy’ den gitmişti Mara’ya. Akrabaları vardı bu köyde. Hacı Ahmat da onlardan biriydi, Çok severlerdi bir birlerini. Yılların özlemini giderebilecek biçimde sıkıca sarıldılar. Hacı bırakmak istemiyordu. Söyleşi yol üstü uğrama dozunu az da olsa aştı.
Yolcu yolunda gerekti. Baba oğul yola koyuldular. Boz eşek, koyunlar bir göç görünümü oluşturuyordu. Çukur bağı geçer geçmez Yörük göçü çıkıverdi karşılarına. Eşine kolay rastlanmayan bir görünüşün içinde buldular kendilerini: Koyun, keçi, eşek, sığır karma karışık hayvanlar. Sayıları beş yüzü bulabilirdi. On kadar deve. Katarlanmış, obanın evleri üstlerine sarılmış. Yanakları çanlarla donatılmış. Büyüklü küçüklü çanlar. Lümbürdek, gıldırak, gildirek... Develer yürüdükçe, kuzular, körpeler meledikçe sesler birbirine karışıyor. Hoş bir ezgi oluşturuyor; kulakları ve ruhu okşuyordu. Sürünün, göçün yanlarında Yörük gençleri at üstündeydi. Katarın önünde bir Yörük kızı develeri çekiyordu. Baba oğluna Yörük göçü hakkında bilgi vermeyi düşündü: ”Yörükler ilkbaharda yaylaya, sonbaharda seyile (sahile) göçerler. Yaylaları bizim Mara’dan çok daha okarılardadır.-yukarıda- Develeri çekip giden kız genellikle obanın en güzel kızı olur. Bu töre yüzlerce yıldır böyle sürüp gider. Karacaoğlan bu göçleri anlata anlata bitiremez.”
Oğulun aklına bir soru geldi; sormadan da edemedi:” Buba, şimdi buralar davar salanı; ekin salanı olsaydı bu sürü buradan nahıl (nasıl) geçirilirdi.?”
Oğulun sorusu Yörüklerin canını en çok acıtan yaşantılarından biriydi. Ayrıntıya girmeden yanıtladı baba:” Bu yörenin ekinlerini koruyan görevliler olur. Onlara bekçi denir. Genellikle iki kişi olur. İşte onlar Yörüklerinburadan geçişini ekmek kapısı gibi görür. Onlardan bir şeyler koparabilmek için olmadık yöntemlere başvururlar. Sözgelimi yol kıyısına saklanırlar; keçinin birini tutuverip ekinin içine çekerler. ‘Keçiniz ekine geçti; şu kadar ceza vereceksiniz.’ Olurdu olmazdı, zavallılar istediklerini vermek zorunda kalır. Kimi zaman da hayvanları ürkütüverirler. Çok keçi girdiği için ekine, bedeli de ona göre olur.”
Onlar böyle söyleşirken Ağlıca’ya gelivermişlerdi. Ağlıca’ dan sahile doğru Yörüklerin kışlaklarıydı. Babanın ağzı yine açıldı:” Bize karşı gelen Yörükler sonbaharda dönerler. Bura ile deniz arasındaki yurtlara yerleşirler. O mevsim en seçkin yiyecek murttur. Olgunlaşır, tatlaşır. Murt toplamak daha çok çocukların işidir. Bir Yörük ailesi güzün evini bu yörelerde uygun bir yere kondurdu, çocukları da murt toplamaya gönderdi mi değme keyfine. Bir de oranlama -bölgesel deyimsel yargı-kalmıştır bu yüzden: ‘Evi Ağlıca’ya kondurdun; uşağı murta göndürdün, oh!’ Bu yöreye yabancı olan biri bunun anlamını çözemez. Bunu söyleyen kişi karşısındakini iğneliyor demektir. Yani her işi çok güzel becerdin de şimdi böyle davranıyorsun gibi bir anlam var bu sözde.”
Dikilinin Kuyu’ya geldiklerinde yorulduklarını anladılar; dinlenmeye uygun bir yerdi burası. Kuyu su doluydu; yapan “hayrat” olarak düşünmüştü. Tüm canlılar susuzluğunu giderdi. Açlıklarını da. Belki dal keseriz düşüncesiyle yanlarına bir nacak almışlardı. Onu Mersin’de sürükleyemezlerdi. Dönüşte almak üzere çalıların arasına sakladılar. Mustafa’yı uyku yoklar gibi oldu. Baba “sık dişini İlâmas’ta uyuyacağız” diyerek kestirip attı.
Lâmas ile Mersin arası baştanbaşa fundalıktı. Baba oğul konuşa konuşa tatlı bir yolculuk yaptılar. Üç yerde konaklayıp uyudular. Azıklarını da çakallara kaptırmadılar. Kuşluk zamanı Mersin’e ulaştılar. Sağa sola bakmadan doğru hayvan pazarına. Gübre, hayvan, ter kokusu sarmıştı pazarı. Her niteliğiyle halk, köylü kokuyordu. Bağırma çağırma, pazarlık sesleri bir birine karışıyordu. Baba oğul hiç yadırgamadılar. Gecikmeden alıcı da geldi koyunlara. Kazançlı bir satış oldu. Hıdır paraları yerleştirdi kuşağının arasına. Para için en güvenli yerdi kuşak arası.
Baba oğulun sevinçlerine diyecek yoktu. Mustafa babasının boynuna sıkıca sarıldı; baba da oğlunu kucakladı öptü. Sevinçten uçuyorlardı. Zaman geçirmeden “SİLİFKE HANI” na yollandılar. Boz eşeği hana bağlayıp çarşıya yöneldiler. “gelin kız” a öteberi alınacaktı.Paranın yarıya yakınını erittiler. Neler almadılar ki... Çeşit çeşit fistanlıklar; altınlar, bilezikler. Fatma anayı da unutmadılar. Yol azığı da tamam oldu. Bolca “halvalı külük”(Ekmek arası helva) hazırlattılar.
Hazırlıklar tamamlanınca dönüş başladı. Koyunlardan da kurtulunca yolculuk tatlı bir durum aldı. Oğul çok soru sordu; baba da yüksünmeden yanıtladı tümünü. Önemli bir iş başarmışlardı. Yolculuğun tadına o da bulaşmış, bu tadına doyulmaz yolculuğun güzelliğini çoğaltmıştı.
Serüvenli Mersin yolculuğunun, babayla oğulun bilmedikleri bir yüzü daha vardı. Hayvan pazarından bu yana gözlem altındaydılar. Gözleyenler iki kişiydi. Biri kumral, sarkık bıyıklı, öteki de esmer, uzunca boylu. İkisi de güçlüydü. Keyif ehli kişilerdi. Bara, pavyona düşkündüler; asıl tutkuları ise kumardı. Rölans oyuncularıydılar. Yaşantılarında bol para gerekiyordu. O nedenle sık sık hayvan pazarına uğrarlar, köylüleri incelerlerdi. Baba oğul tam da aradıkları av gibi geldi onlara. Peşlerine düştüler. Baba oğul ara sıra görüyordu onları; ama onların dünyasında kötülük kasırgalarını bırak bir meltemin bile izine rastlanmazdı. Öylesine tüm kötülüklerden arınmış iki dünya. Lamas’ta da gördüler onları; kahvede çay içiyorlardı.
Gün öğle sonu. Güneş Ağlıca’nın dağlarını tepelerini yalamaya hazırlanıyor. Denizden hafiften bir yel esiyordu. İnsanın saçlarını, yüzünü, en önemlisi de iç dünyasını tatlı tatlı okşuyordu. Ağlıca’nın en istenen, en beklenen saatleri. Doğa konuşur gibidir; soluk alıp verişini duyar gibi olursunuz. Yılanlar, çıyanlar, kurbağalar, keklikler, palazlar bir dost çemberi içinde sanırsınız kendinizi. Baba-oğul da içgüdüsel bir sezgiyle bu güzelliğin ayırdındaydılar. Ne var ki bilimle, kültürle, şiirle beslenmiş bir beğiniden de uzaktı bu sezgi. Baba çeşitli fıkralar anlatarak oğulcuğunu güldürmeye çalışıyordu. O da, babası hoşlansın diye, güleceği yoksa bile zoraki kahkaha atıyordu.
Tam Ağlıca’ya giriyorlardı ki baba birdenbire “ Gördün mü oğluşum yaptığımızı! Nacağı unuttuk.” Nacak Dikili’nin kuyunun orda kalmıştı. “Zararı yok bubacığım” dedi oğul.” Bir koşuda alır gelirim şimdi.” Demesiyle koşması bir oldu. Nacağı koydukları yerden alıp o hızla da geri döndü.
Yol kıyısında ayakta iki kişi duruyordu. Oğul tanıdı; onlardı. Gurbette tanıdık bir yüze rastlar gibi bir yakınlık da duydu. Sarkık bıyıklı sarışın gülümsemeyle yaklaştı çocuğa: “Yeğenim ne güzel nacak bu senin mi?” oğul başını salladı.” Bir bakayım.” Nacağı almasıyla Mustafa’nın boynuna sallaması bir oldu. Boyun yarıya kadar kesilmişti. Oğul sallandı; gözlerine perde gerildi; ışıklar içindeki dağlar, karaçalılar kararmaya başladı. O neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Derken dünya sönüverdi. Ne olduğunu anlayamadan koptu yaşamdan.
Ölüsünü çalıların arasına uzattılar. “ Çabuk olalım, babaya yetişelim.” Dediler. Koşar gibi yollandılar babadan yana. Çok hızlı bir yürüyüşle yetiştiler Hıdır’a. Ağlıca ile Esenpınar arasında bir keçi yolu var. Boz eşekle Hıdır o aradan yavaş yavaş yürüyordu. Oğulcuğu yetişsin diye alabildiğine yavaşlamıştı. Tam da çalıların arsında yakaladılar. “Selamünaleyküm.” “Aleykümselâm.” Nacak ansızın iniverdi başına. Hıdır güçlü kuvvetliydi; ama nacağın darbesi sersemletti. İkili hazırlıklıydı. Yanlarında taşıdıkları ipi hemen boğazına geçirdiler. Karşılıklı asılarak babanın da yaşamına son verdiler. Ne var ne yoksa her şeyi alıp boz eşeğe yüklediler. Mersine doğru yola koyuldular. Ağlıca’nın ortasından ellerini, kollarını sallaya sallaya geçip gittiler. Köylüler kahvede toplanmışlar kağıt oynamaktaydılar. Birbirlerinin yüzüne bakıştılar. Bir şeyler sezer gibi olmuşlardı; amma hiç kimse belli etmedi düşündüğünü.
Ağlıcayı çıkar çıkmaz sevinç dolu bir söyleşiye koyuldu ikili. Sarışın, arkadaşına “Ne kadar para var saydın mı?”. Arkadaşı ağzı kulaklarında:” Saymadım amma çoook!” biçiminde yanıtladı.
Dağları, çam ağaçlarını, karaçalıları, iki ölüyü arkalarında bırakarak yürüyorlardı. Bir yandan da Mersin’de yapacaklarını planlıyorlardı. Önce kumar masasına oturacaklardı; rakiplerine ağız açtırmayacaklardı. Hele o Necdet’e göstereceklerdi gününü. Kesinlikle akşam rölanstan da servetlerine ekleme yapacaklardı. Sonra Akdeniz Pavyonun yolunu tutacaklardı. “Ah Ayten’im, Ah Gözde’m!”
Kahkahalar yükselirken havada karanlık bir kasırga elleyiverdi içlerini: “Ya yakalanırlarsa! Ya bu salak köylüler şahitlik yaparlarsa! Esmer olan rahatlattı arkadaşını: “Mersin’de şahitlik edeceğin alnını karışlarım. Baba oğuldan beter ederim hepsini!”

 



YAZARLAR

  • Salı 28 ° / 18 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Çarşamba 28 ° / 17 ° Fırtına
  • Perşembe 30 ° / 16 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.208%0,18
  • DOLAR

    7,8954% 0,21
  • EURO

    9,3068% 0,34
  • GRAM ALTIN

    482,75% 0,09
  • Ç. ALTIN

    796,5375% 0,09