BİR MASALIM VAR… “MEZARDAN DÖNEN MASALLAR”(*)
Tarih: 1.10.2018 10:08:13 / 303okunma / 0yorum
ALİ TAŞ ADN.

            “Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… “ (s.21

“Bir varmış bir yokmuş. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, develer çığırtkan, pireler berber, filler aşçıymış… (s.51)

“Bir varmış bir yokmuş, dağ desek dağ değil, dere desek dere değil, ikisinin ortası bir yerde, güdük bir sıçan yaşarmış.” (s.27)                                                                                  

Nihat Mustul, “Bize Ne”, Sanki Yürür Gibiyiz” (Şiir), “Dersimiz Dayak” (Çocuk öyküsü), “Aşk Gelmiş Buralara” (Öykü), “Dersimiz Dayakla Yolculuğum” (Bir kitabın yolculuğu) ve  “Dokuz Mutlu” (anlatı) kitapları ile “Çıtlık Edebiyat Dergisi”ni sanata kazandıran yazınerlerinden.

Bir varmış bir yokmuş. Çok uzaklarda üstü açık bir köy varmış. Köyde de çocuk sayısı çokmuş. Her çocuğun da bir eşeği varmış… (Külden Eşek-s.149)

Bir varmış bir yokmuş. Çok meski bir zamanda, bir adamla bir karısı, bunların da bir kızlarıylabir oğlanları varmış. Gel zaman git zaman, saranın sıtmanın bol olduğu bir zaman, adamın karısı ölmüş…(s.63)

Bir varmış bir yokmuş. Develer berberken, sıçanlar çığırtkanken, var varanın, sür sürenin, izinsiz bağa girenin, girene atılan dayağın, haddi hesabı olmazmış… (s.131)

Nihat Mustul tarafından yöresel bir folklorik derleme olarak hazırlanan masal kitabı “Mezardan Dönen Masallar”, yine, yöresel kültüre katkı adına Mut Belediyesi tarafından yayınlanmış. Sonuçta, yazarıyla, kurumuyla yörenin sanatsal ve folklorik derlerine sahip çıkılan bir bilinç oluşturulması güzel. Anadolu´nun böyle uç kesimlerinde bunun değerinin bilinmesi güzel bir şey olsa gerek.

Bir varmış, bir yokmuş. Ya da bir yokmuş, bir varmış. Çok eski bir zaman değil, yeğni yakın bir zamanmış. Ne develer çığırtkanmış,ne pireler berbermiş. Adı sanı belli olmayan, kervan kuş geçmeyen bir yer değil, adı sanı Mut olan, yalnızca uçak, gemi ve tren geçmeyen bir şehir varmış. Bu şehirde de bir okul varmış… (Morsu-s.85)

Çocukluğunda kendisine çok masal anlatıldığını, çok masal öğrendiğini ama çoğunu unuttuğunu; ne yazık ki büyük çoğunluğun da böyle olduğunu söyleyip; gün gelecek Mut yöresi masalları tarihten silinip gidecek korkusuyla bu masalları derlemeye başladığını; bu kitabın da, bu korkunun ürünü ve beş yılın emeği olduğunu belirten Yazar Nihat Mustul´un; “İnsanlar öldükçe masallar da ölüyor. İnsanların ölümünü engelleyemeyiz. Ama masalların ölümünü engelleyebiliriz….” (s.8) gayreti, “Mezardan Dönen Masallar”ı mezara gitmekten kurtarmıştır. 

Bir varmış bir yokmuş… Ülkenin birisinin allı şanlı bir padişahı varmış. Bir gün bu padişah, ülkenin, güneşi batıya gidenbir köşesine gezmeye gitmiş. Süzüm süzüm süzülen, lale sübül ile gezinen, güzeller güzeli bir kız görmüş orada. Padişah bu ya, akan sular durmuş birden, o saatte kızla evlenmiş. (s.91)

Yazarın kültürel ve sanatsal kaynaklı aydın tavrına özgü bu duyarlılığa koşut duyulan başat gereksinimlerden biri de, insan, toplum, ülke ve evrensel açıdan değerinin kavranıp, yayınsal anlamda yerine ulaşmasını sağlamakla da ilgili bir şeydir… Mut Belediye Başkanı Selahattin Arslan´ı da bu yönde kutlamak gerekir… Yöresinde böylesine kültürel ve folklorik bir çalışmanın ilk kez kayıt alınmasından duyduğu memnuniyeti vurgulayarak; “Kentler ve uluslar ve uluslar kültürleriyle yaşar. Bu kültürleri gelecek kuşaklara ataşımanın yolu yazılı metinler oluşturmakla mümkündür. Çünkü; konuşulan, dilden dile aktarılan bilgiler yazılı kaynaklar oluışturulmadığı takdirde bir süre sonra yok olmaya mahkûmdur.” düşünce ve bilincinde olan Sayın Arslan´dan her yerleşim birimimize bir tane istiyoruz…                            

Bir varmış bir yokmuş… Dağlarda deniz, denizlerde dağlar varmış. Denizler dağlara ağaç, dağlar denizlere balık satarmış. Toprak ekenin, su içeninmiş. Ama toprağı eken de, suyu içen de padişahın malıymış. Ülke çokmuş ki, padişah da çokmuş. İşte bu padişahlardan birisi, zamanın birinde, bite benzer bir hayvan besleyip büyütmüş. O hayvan da büyümüş büyümüş, sonunda, kocaman bir tavuk kadar olmuş. Ama bit desen bit değil, tavuk desen tavuk değilmiş. (s.105)                                                                   

Nihat Mustıl temel yapıyı bozmamak koşuluyla, ; yapıya özgü bazı çıkarma ve eklemeler yaptığı masalları Kıravgalı Pakize Üstündağ, Emekli Öğretmen İmren Üstündağ, Emekli Öğretmen Ali Özer,   Yazanalı mahallesinden Hacı Yasal, Meydan mahallesinden Ahmet Kenaz, Çukurbağlı Cennet Taş, Sakızlı Ali Kostak, Alaçamlı İmam Ali, Yeşilyurtlu Mustafa Topal ve Emekli Öğretmen Ali Algül ile teyzesi Hatice, kardeşi Esma ve dayısı Mustafa Hatıra´dan derlemiş. “”Morsu” adlı masalı ise yazarın kendisi yazmış.  Yazar Nihat Mustul, oldukça yerinde ve kitabın özüyle örtüşen farklı bir duyarlılık göstererek; “Mezardan Dönen Masallar”daki resimlerin de Mut-Mareşal Fevzi Çakmak Yatılı İlköğretim Bölge Okulu resim öğretmeni  Hidayet Uysal´ın da katkısıyla, öğrenciler, Aslı Yağdı, Ayşe Ünal, Bedia Yaman, Halil İbrahim Kayhan, Rüveyda Ünal, Yasin Akgül, ve Zeynel Arslan tarafından yapılmasını sağlamış.       Bu arada; yarı letrizm yapıda bir aliterasyonellik olarak tanımlayabileceğimiz “Masal masal mas masal. Her masal yas yasal. En birinci has masal. İster uza ister kısa!...”  gibi harfçilik edasıyla geçen “Morsu” (s.85-899 adlı masalı ise, derlemeyi yapan Yazar Nihat Mustıl tarafından yazılmış. 

Bir varmış bin yokmuş… Zaman zaman içinde, kalbur saman içindeymiş. Kediler fareleri, fareler kedileri yermiş. Bir atarf tozluk dumanlık, bir taraf çayır çimenlikmiş. İşte böyle bir zamanda, gökyüzüne yakın, yeryüzüne uzak bir dağ varmış. Bu dağda da Geçicik adında bir hayvan yaşarmış. Bir gün bu Geçicik´in iki oğlağı olmuş. Oğlakların birisine Alicik, öbürüne Ayşecik adını takmış.

Mut´ta Çıtlık Edebiyat Dergisini de yıllardır yayınlayarak yöresinde, sanat/edebiyat, kültür ve halk bilimi  adına çok yararlı bir çalışmada da bulunan Nihat Mustul,  derlediği masalları düzenleyip, elden geçirerek daha uygun hale getirmiş. Böylece, teknolojinin hızla geliştiği günümüzde, çocukları eğiten ve düş dünyasının gelişmesine önemli katkı sağlayan sözel,  folklor ürünü masalların yok olmasını önlemiş.

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer çığırtkan, pireler berber iken, eski hamamın içinde cinler cirit atarken, memleketin birisinin bir sarayında, bir şehzade varmış. Bir gün bu şehzade, su doldurmaya giden yaşlı bir kadının su testisini kırmıuş. Kadın da ilenmiş buna, “Üç Turunçlara âşık olasın” demiş. (s.125)                                                   

Şöyle bir sözü var bu konuda Nihat Mustıl´ın: “İnsanlar öldükçe masallar da ölüyor. İnsanların ölümünü engelleyemeyiz. Ama masalların ölümünü engelleyebiliriz. İşte benim yaptığım budur.” İşte bu gayretle de Nihat Mustul, geçmişe dönerek, beş yıllık emeğini yöresinin adı geçen kaynaklarından derlediği 26 Mut masalını kitaplaştırmaya vermiş. Birçok açıdan da gizil öğeler taşıyan; halk biliminin güzel örneklerinden olan masalları günümüze taşımak gibi kutsal bir görevi gerçekleştirerek, ağızdan ağza aktarılan, sözel edebiyatın bu nadide yapıtlarını günümüze taşımış.

Ne maval ne martaval, işte duyulmadık bir masal…               

Girelim masal iline, sağ ol diyelim masalı anlatanın diline… (s.57)

Nihat Mustul´un yaptığı taşıyıcılık, bir anlamda da gizil bir eleştirellikte barındırmaktadır…

Nedir bu eleştirellik…

Evvel zamanın birinde, dağ gibi çakıl taşının birinin dibinde, Mutt´tan çok uzakta, henüz kalemin kitabın girmediği bir tarafta, bir köy varmış. (s.135)           

Evvel zaman içinde… Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, ip koptu, beşik devrildi… Anam kaptı maşayı, babam kaptı meşeyi, döndüler dört köşeyi… Döne döne dönsünler. Eve geri dönsünler… Neyse uzatmayalım, onlar dönedursun, biz masala başlayalım… (Eci ile Bücü-s.153) 

Çok eski bir zamanda, siz deyin Mut´ta, ben diyeyim yurtta, bir başkası desin her yurtta, bir köy varmış. Bu köyde de orta yaşlarda çocuğu şıngır mıngır, hem keleş hem beleş, yaşayıp dururmuş. (s.73)                

Çağımızın en soyutlayıcı sorunsallık taşıdığı, çocukların hızla sanal ortamda yok olması, başta kültür ve gelenek gibi önemli insancıl, toplumsal, geneksel, sanatsal ve kültürel olumsuzluklar taşımaktadır… Öyleki tüm bu olgular bireyin ruhsal ve içsel yetkinliğini de etkileyen şeylerdir… Kendi değerlerine hızla yabancılaşan, tanımayan, erdem ve yararının sağladığı içsel etkilerden dıışlanan çocuklar sonuçta farkına varamadıkları bir farklı ve olumsuz düzleme taşınmaktadırlar.

Neyse, sözü çok uzatmayalım, masal balımıza şeker şerbet katmayalım… (s.95)

…Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay gece bir gündüz gitmiş… (s.92)

Gitmişler gitmişler, dere tepe düz gitmişler, iki gece beş gündüz yol gitmişler… (s.107)                    

Çeşitli yöre ve toplumların anonim yapısı altında değişimlere uğramakla birlikte birbirine benzer özellikler de taşıyan birer anonim yapıt olan masallar; kısa, öz, yalın, naif, merak uyandıran ve etkili, abartı, olağanüstü, mucizevi içerikleriyle çocukları eğiten, öğreten; iç dünyalarını olumlu kılamakla birlikte, düş dünyalarının gelişmelerine önemli katkılar sağlayan masallar, günümüzde, ne yazık ki teknoloji çağına yenilmişlerdir. Masal ve hikâyelerle büyüyen son kuşak olan bizler masalların yokluğunun yol açtığı tabloyu bütün çıplaklığıyla gördükçe üzülmekteyiz.… Ne yazık ki şimdiki çocuklar artık masallarla büyümüyorlar… Hem ne yazık…  Bilgisayar ve sanal ortamın savaş oyunları, düşsiler çizgi filmler, eğitsel yanlışların yönlendirdiği uzay çağının çocukları, “Kurtlar Vadisi”nin Polat Alemdar´ı olmaya devretmek üzere yetişen erozonel bir saçma sanal çağının tutsağı olup çıkarıyor.                                               

“Hay dedim huy dedim, bu ne pişmez şey dedim. Bir iken iki olduk, üç iken dört olduk, anan soylu, baban boylu derken, kırk olduk. Kırkımız kırk ateş yaktık. Kırkımız kırk ateş yaktık. Haydan geleni huya sattık. Unu bulguru suya kattık… Derken efendim, girdik masal yurduna … (Kırk Arkadaşlar-s.33)                   

Çocukluğumun masallarını köyde halalarım anlatırdı daha çok…“Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken kediler bakkal iken; anan beşiğini tıngır mıngır sallar iken…” diye başlayıp; “Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş; bir de bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş…Bir de bakmış ki… Ben deyim şu kadar, sen de bu kadar…  diye devingenlik sağlayan tekerlemesi duraklar olduğu; anlatıcının da yer yer eklemler yaparak, ballandıra ballandıra anlatılırdı.                                                                                 

“Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, vara vara bir çeşme başına varmış. (s.45)                     

“…Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı aybir güz gitmiş, dümdüz dağlardan aşmış, karlı ovalardan geçmiş, ateş gibi yayla suları içmiş, sonunda bir dağa varmış…” (s.125)                                          

“Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek bir köye varmışlar.. Köyden soylu soplu bir atla, paşaya padişaha yakışır bir takım elbise bulmuş tilki…” (s.53)

*MASALIMIN DEVLERİ

Olağanüstü betimleme ve benzetmeleri vardı o masalların… İnsanüstü niteliklerle donanan kahraman ve canavarlarla ürkütücü ama hayal gücünü geliştiren bir zevk de verdiği bilinen bir şeydi.

Eşeğimi salıverdim, anamı babama alıverdim, bir geline üç yüz halı verdim, donumu suya seriverdim… Girdim masal iline, bakalım ne geldi dilime…

Ağır aksak bir adamla, ağır usul bir oğlu varmış. Düttürü düttürü yaşayıp gidiyorlarmış… (s.77)               

“Bir tilkinin yüz masalı varmış, doksan dokuzu tavuk üstüneymiş….”(S.56)   

“Bir gün mü yürümüş böyle, bir ay mı yürümüş, orası bilinmez, vara vara bir ine çıka varmış. Bu inde devlerin iniymiş. (s.58)                Çocukluğumuzdaki masallar merak uyandıran abartılı ve devingenlik yaratan olağanüstü bir şeydi…  ”Bir dudağı yerde bir dudağı gökte olan” olan devlerimiz vardı ki sorma gitsin… Çıkıp gelecekmiş gibi korku saçarlardı… Gaz lambasının karanlık düştüğü yerler daha karanlık olurdu bize. Hortlaklar da üstüne geldi mi cümbüş başlardı… Vallahi tüylerimiz diken diken olurdu ki, dışarıya ayak yoluna çıkamazdık korkudan…

“Tamam dev amca.Ta buraya çıkıp yorulma sen. Ağzını aç, ben içine tüngürüm (hoplarım).”                                  

Dev sinirli sinirli ağzını açmış. Tam o sırada da Mınımıncık, değirmen taşını langadak bırakıvermiş. Taş olan gücüyle devin ağzına düşmüş. Dev de oracıkta ölmüş.(s.71)                                                                          

Bir de dev Ahmedimiz vardı ki, o gerçek bir devdi… Herhalde iki metre boyunda vardı… Sırtında taşıdığı ceviz torbasıyla yalın ayak, baş kabak, Havuzlubahçe´nin oaralardan gelir, hefkerenin kuzeyinden girerdi avluya. Dizinin altına kadar düşen bir gri çizgili ayakları gibi elbisesi vardı. Hatta bir defasında, ayağına bir çivi battığında, halalarımdan biri hemen gaz ocağında yağ kaynatıp, çivinin battığı ayağına dökmüşlerdi.                                                           

Dev ana, bakmış olmayacak, bir yumuş buyurark, çocuklarını hemen bir yere göndermiş…” (s.126)                                   

Şehzade yeniden düşmüş yollara. Yine az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay gündüz bir ay gece gitmiş, uçsuz bucaksız üç tane dağdan, uçsuz bucaksız üç tane denizden geçmiş, kimi zaman uçmuş, kimi zaman yüzmüş, sonunda da Üç Turunçların olduğu yere varmış. (Şehzade Masalı-s.126)

Biz de çağdaş devlerden kurtulalım. (Mınımıncık-s.71)

Şimdi diyeceksiniz ki… Senin masallarının devleri de bir şey mi?... Ne devler türedi o günden bu güne… Doğru; aynen öyle… Yazar da öyle yazmış ya zaten “çağdaş devlerden kurtulalım” diye.  Hem öyle bir kirli devler ki; o yerdeki bir dudakla gökteki bir dudağın arasındaki boğazı doyurmak mümkün değil… Ve “doğmamış yetimin hakkı” falan da umurlarında değil… Sonuçta… Dinleyeni masala dahil eden; arkadaşlık, mutluluk, eğitici, öğretici, ruhsal katkısı olan sevgi masalımın devleri bu devlerin yanında solda sıfır yani…

*MASALDA ABARTI  (BABALAR VE MASALLAR)   

“Benim babam eskiden Hindistan´dan bir karpuz tohumu getirdi. Bu tohumu büke (akarsu kenarındaki küçük, düzlük, verimli tarla) ektik. Yanı başında da Göksu var. O karpuz bir büyüdü, birbüyüdü ki, teğleri (dalları) Göksu´nun üstünden ta öbür tarafa geçti. Üsütünden de kervan işledi. Ve öyle bir karpuz oldu ki tarlada, ne kervanın götürmesiyle bitti, ne yemeyle.”(s.79) Benim babamın da, anımsayabildiğim kadarıyla, yanıtlı “kuzulgurt…” sözcük  yinelemeleri olan bir “patlıcan” hikâyesi vardı. Çok hikâye veya masal bilmezdi zaten babam. Bilip bileceği bir-iki hikâye ya da masaldı…                                                                                  

“Benim babam da eskiden Çin´e gitti. Oradan bir buğday getirdi.  Bu buğdayı tarlaya ektik. Bir ekin oldu, bir görsen… Başakları gökte sanki, hem d earmut gibi armut gibi. Biçtik bu zalım ekini. Akşam da eve yatmaya gittik.  Sabah bir vardık ki, o güzelim malamayı birisi yakmış. Harmanda kapkara bir yığın duruyor. Yabayı alıp şöyle bir karıştırdım. İçinden bir kağıt parçası çıkmasın mı?”      

“Allah Allah! Ne kağıdı yav?”

“Kağıdı bir açtım, aynen şöyle yazıyordu: “Köse bok yemesin, çocuğun hakkını versin!” (s.80)         

Kente göçü tersine çevirip, sonradan köylü olunup ama köyde de kalınmayan o radyosuz, televizyonsuz yıllarda, kent merkezi ve gelişen varoşlarda pek muhabbetli akşam gezmeleri olurdu… Gittiğimiz evin erkekleri de anlatırdı karşılıklı… Babamın da hep anlattığı, şimdi asla anımsamayacağım “Patlıcanlı” bir kent hikâyesiydi o. Ama sonra bizim hikâyelerimiz hepsini geçti… Hayatın içinde yaşanan öyküler, gerçeküstülüğe dur diyen gönderilmemiş mektuplar,  olarak hâlâ duruyor o us tereğinin bir yerlerinde…                                                            

Vurdum karıncaya palanı, kırk yerinden bağladım golanı. Sardım sırtına seksen sekiz çuval soğanı. Vardım pazara, çoğu gitmiş mezara. Oy ne Pazar ne Pazar, soğanı sattım azar azar. Kediler kalaycı, köpekler falcı, tilkiler tüccar.. Gittim gittim kumsala, girdim bir masala…             

Masallardaki sanatla yakın bağlantılı görsellikler hayalgücününün alabildiğince bir müthiş abartıyı masum hikâyesinin içinde taşır… Bu ne oldu?... Önceleri, antik çağ özenti ve gerçeklerine uygun nostaljik bir yaratı unsuru tasarımı olarak, filmlere de konu olan Gonzales örneği dev abartı unsuru olmakla olurken;  sonraları, yeryüzü ve doğadan sıyrılıp, uzay çağının ürkütücü bir görsellik taşıyan devleri olarak, teknolojik görsellik avantajıyla, masallardaki yerlerini aldılar. 

Ese´nin bir eşeği varmış. Bunu satmak istiyormuş. Bir gün allamış pullamış, yemlemiş sulamış, oğluyla pazara göndermiş. Oğlu yola çıkarken de, “Sakın ha Köse´ye satma, o seni kandırır”, demiş. (s.115)    

“Aboo! Şimdi de eşeklikten çıktı bu eşek; kuyruk yok, kulak yok. Vazgeçtim ben!..” (s.116)       

“Ulen n´oldu bu eşeğe böyle?”

Yolda Köse´yle karşılaştım. 100 altına almıştı eşeği. Arkasından da kuyruğunu, kulaklarını kestirdi bana. Sonra cıllıdı (vazgeçti).” (s.116)

Ama karşısındaki de Ese´ymiş; onun geleceğini biliyormuş, kurampasını (tuzağını) çoktan kurmuş. (s.117)                           

“Yahu kalbin duracak bak, bir soluklamn önce, gel şuraya çök cınna (azıcık).” (s.118)                  

“50 altını ödeyip almış Köse. Arkasından şunları da söylemiş Ese:”Birkaç gün hiç yumuş buyurma buna, bir yere götürme. Evi, çevreyi iyice tanısın.” (Ese ile Köse-s.118-119)                                                

Masallar bir yerde Türk filmleri gibidir. Bazen keloğlan, bazen prens, bazen de fakir bir delikanlı olan kahramanları eski Türk filmlerinin yenilmez baş aktörü gibi her her zorluğun üstesinden gelmesini bilir.. Her zorluğun üstesinden gelen, mucizeleri gerçekleştirerek sevdiğine, ya da padişahın kızına kavuşan ya da padişahın hasta kızını iyi eden kahraman delikanlıya padişah: “ Dile benden ne dilersen…” diyerek kesenin ağzını açar.                                      

…Kılıcının sapına da şunları yazdırmış:

“Bir tokatta kırk can                                                                                                                                      

Bir yumrukta üç aslan      

 Adıma derler Deli Osman” (Tembel Osman-s.47)   

*MASALDA İÇ ÖRGÜ       

“Oldu olacak, kırıldı nacak; sözü çok uzatırsak kimisi usanacak…” (s.)

Yer yer şiirin, folklorun, dilbilimin eşliğinde ve abartının gölgesinde çıktığımız masal yolculuğunda, içerik ve kurgu olarak hikâyesel özellik taşıyan denek taşlarından biri de masalın gelişme noktasıdır… Bu bölüm, olaya canlılık katan söylem ve biçemle yapılan anlatıda merak odağı oluşturan bir konum da sergiler.

“Ermişlerden erenlerden, ipe darı serenlerden, yağmura kepenek gerenlerden, arı satıp namusu çığırtmacı verenlerden değiliz…                

Eflatun´dan meşkimiz var, dem vurmaya bilurlardan köşkümüz var, buyurur gelirsiniz…            

Yeniden yola düşmüşler. Gece gitmişler gündüz gitmişler, dere tepe dümdüz gitmişler, sonunda bir arpa boyu yol gitmişler… (s.67)

Hayal ürünü olan masallarda Masaldaki iç örgü klasik yanıyla giriş, gelişme sonuç bölümleri olarak değerlendirilebilir. Hatta bir de, gelişme bölümünde molalı bir bölüm var ki, orda, masal kahramanı durup dinlenir; yatılır, kalkılır sonra yeniden devam edilir.                   

Kadının karnı gün gün, güm güm büyümüş. Dokuz ay sonra da erkek bir çocuk doğmuş. (s.91) 

...O da oralarda şaşkın şaşkın dolaşırken, kel kelet, yaşlıca bir helvacı görmüş. (s.92)                    

…Başlamış bunun eciğini bücüğünü sormaya (s.93)                                                                              

“…Beş havay buğday , beş havay arpa, beş havay da çavdar var… (s.95)

Cumbadak geri düşmüş oğlan.        Çıkacakken başka şeyler de tembihlemiş kız aslında. Belli ki sezgisi çok güçlüymüş. “Ola ki burada kalırsan; güpüşerek (tokuşarak) iki toklu gelir, biri ak biri kara. Ak olana binersen şavklı dünyaya, kara olana binersen karanlık dünyaya gidersin” demiş. (s.146)   

Az kalsın unutuyordum… Köyde, yağlığının içerisine sardığı gazete kağıdını bir koni görünümüne getirerek, yazı yaban da kazma dövüp, pamuk toplarken yüzünü güneşten koruyan Zeliha Hala´mın hikâye ve masalları vardı bir de… Köye her gittiğimizde güzel güzel anlatırdı… Detayını hiç anımsayamadığım, affedersiniz bokböcekli bir hikâye kalmış ben de kala kala bir de görücüler geldiğinde annesinin hiç konuşmamalarını tenbih ettiği üç kız kardeşin hikâyesi kalmış. İşte bu kadar. Şimdi… Renklendirildiği mani ve erotizm farkıyla halamın hikâyesinden ayrılan “Benli Güzeller” masalı da biraz ona benziyor. Dinleyelim bakalım…                            

Önce en büyükleri söz almış. Oğlan da kapının önüne gelip dikilmiş.  

Benim adım Benli Fatma
Benlerim var çatma çatma
Kapıda dikilen oğlan
Ben mi güzel onlar mı? (s.139)       

Ortanca olan söz almış:                                                                                         

Benim adım Benli Eşe                                                                                                                                    Benlerim var köşe köşe     
Kapıda dikilen oğlan 
Ben mi güzel onlar mı?

Oğlan da yine bir değişiklik olmamış. 
Sıra en küçüklerine gelmiş:

Benim adım Benli Hürü
Benlerim var sürü sürü     
Kapıda dikilen oğlan 
Ben mi güzel onlar mı?” (s.140)                                       

…Bu bozuntuyla, bu kıskançlıkla  da, “Hoora sürüyüverelim bunu” demişler.

Küçük kız karşı çıkmış:   

“Obanın oğlanı sürünür mü?”

“Nahıl olacak ya?”           

“Ben anamdan bişey duydumudu. Böyle bayılanın ağzına yakanı veriverdin mi, ayağa kalkıverirmiş!”

“Veriver öyleyse.”

Memesinin ucunu dokunduruvermiş oğlanın ağzına. Dokundurmasıyla birlikte  de oğlan larpadak  kalkıvermiş. (s.140)     O sırada gökten üç elma düşmüş. Birisi bu masalı unutmayanın, birisi bu masalı anlatanın, birisi de bu masala ağız yoranın olsun(!) (Benli Güzeller-s.142)

*MASAL KAHRAMANLARI

Masal kahramanlarına gelince… Zamanı ve mekânı belirsiz masalların baş aktörleri padişah, vezir, prens, prenses, bey, zalim, cadı, derviş, köse, kırk harami, derviş ve hızır gibi   hain, zalim ya da iyi yürekli tipler olarak karşımıza çıkarlar. Masal kahramanı olan Keloğlan keçel oğlanın yanı sıra; prens, bey, oduncu, değirmenci, balıkçı vb.´lerinin çocukları gibi yoksul köylü ve halk tipleri gibi sıradan insanlar da vardır ki; bunlar da genelde, masalın vicdan ve iyilik cephesinde olup, dinleyicinini düşünsel ve duygusal örgütlemesiyle birlikte hareket ederler. Mitolijden farkı, etik işlevli ders veren fabl eksenli alegorik yapıları ile insanbiçimci bir konumda olmalarıdır. Bunun yanı sıra, devlere, canavarlara, ejderhalara, kötü insanlara her zaman karşı koyarak olağan üstü ve doğa üstü güçler yardımıyla her zaman iyi yürekli ve kurtarıcı, kılıcı keskin, gücü yerinde olan kahramanlar heyecan ve coşkuya ortak edip, hayal gücünü harekete geçirdiği dinleyicisini, en ilginç, korkunç, heyecan verici ama sonu genelde mutlu biten sahnelerinin olduğu anlara götürür.

Velhasıl birisi Delice, öbürü Akıllıca iki kardeş varmış. Delice biraz deliceymiş, Akıllıca biraz akıllıcaymış. Bir gün bunlar iş aramaya çıkmışlar. Gündüzlerei güneşle, geceleri ayla gidip, vara vara bir değirmene varmışlar. Geceyi değirmende geçirmişler.

İlk uyanıp yola hazırlanan akıllıca olmuş. Dışarı çıkınca Delice´ye seslenmiş, “Haydi kapıyı çek de gel “ demiş. O da kapıyı çıkarmış gelmiş.

Delice´nin sırtında kapı, düşmüşler yola… Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, gövdesinin yarısı ırmağın bir yanında, yarısı öbür yanında, dallarının ucu gökyüzüne dokunan bir ağacın gölgesine varıp soluklanmışlar. Tam o sırada da karşıdan bir kervan geliyormuş. Korkularından hemen ağacın başına çıkmışlar. Delice kapıyı da çıkarmış. Olacak ya, kervancılar da o ağacın altına gelince yüklerini yıkıp, mola vermişler.                                                                                             

Delice´yle Akılllıca başlamışlar ağacın başında beklemeye. Ama kapı Delice´nin kollarını çok yormuş. Hatta, “Kollarım teğseyemez (taşıyamaz) oldu artık” diye mırıldanmaya başlamış. Akıllıca da “Salıver öyleyse” demiş. Kapı dallara yapraklara çarparak, tangır tungur, şangır şungur sesler çıkararak düşmeye başlamış. Bu sesi duyan kervancılar da, “Hava yarılıyor” diyerek, soluk soluğa kaçmışlar.  (s.109-110)

Masalların ön ve güçlü tipleri, genelde diktatör, astığı astık kestiği kestik, zalim/babacan bir padişahı vardı ya “dile benden ne dilersen” diyen… İşte onun çeşitli nedenlerle kelleyi koltuğa alan, görünüşü güzel olmayan ama cesur, akıllı ve iyiliksever bir de Keloğlan örneği masal kahramanı vardır her zorluğu aşıp, Prensese ulaşmaya çalışan. Keloğlan´ın, kendisine âşık olan padişahın, aya sen doğma ben doğim diyen kızı için yapmayacağı şey yoktur. Bunları hep akıl ve zekâ dolu,  gizemli, olağanüstü ve doğaüstü mucizevi olaylarla çözer Keloğlan.. Sonunda, kellesini kaybetme pahasına sorulan üç soruyu yanıtlayarak, padişahın dünyalar güzeli hasta kızını iyileştirmeyi ve elde etmeyi başarır  Keloğlan…. Kırk gün kırk geceli düğünler yapılır… Onlar erer mürvetine sonunda, dinleyicisi çıkar kerevetine. Gökten üç elma düşer…

“Ne diyelim; üstü üstüne, üstü üstüne, en küçüğü en üstüne, bu masalı okuyanın, okuyup da başkasına anlatanın gönlü en üstüne!..” (Köse Dayıı-s.62)            

Velhasıl, uzun sözün kısası, masalın önü arkası, bu masalın da son noktası; anne, baba, iki çocuk birbirine kavuşmuşlar.                 O sırada da gökten iki elma düşmüş. Elmanın birisi teyzemin, birisi de bu masalı okuyanın olsun. (Kavuşma Masalı-s.76)                 O düşünsün dursun. Yemekten önce elini, yemekten sonra da elini ağzını yusun. Biz de masalımızı burada bitirelim, masalımızı okuyanlara da sevgi ve selam iletelim. (s.80) (Köse Değirmenci-s.80)                                                             

O sırada da gökten iki elma düşmüş. Başka ne diyelim; elmanın birisi Hacı Yasal´ın, birisi de okuyucunun olsun diyelim. (Helvacı Güzeli-s.99)

“Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.(Congalaz Karısıı-s.67) 

Onlar ermiş muradına, bir erelim kerevetine. (Üç Oğlanla Üç Kızı-s.148)

İşte tam o sırada gökten üç elma düşmüş. Yeni yeni oğlaklar doğursun diye üçü de Geçicik´in olmuş.” (Geçicik-s.104)        
Uzun sözün kısası, geliyor masalın arkası, kırkgün kırk gece düğünm yapılmış; geline damada altınlar elmaslar takılmış, yenilmiş, içilmiş…                     

Onlar ermişler muradına, biz çıkalım kerevetine… (Bıtbıt-s.s.108)

*MASAL EDEBİYATI       

Şiir… Sanatın birçok boyutuna içeriğinde yer veren didaktik masallarda halk edebiyatının en önemli olgusu olan şiir vardır önce… Yer yer teknik olarak ölçülerden çıksa da, şiirsel özelliğinin başı çeken bir albeni olarak masalın ilgi ve bilgi odağı işlevini kolaylıkla üstlendiği söylenebilir.      

Metel metel met atar
İki sıçan göl atar!..                                                                                                                                                             Bu meteli okuyanlar   
Gönüllerine güzellik katar  (Güdük Sıçan-s.30-31)

Şiirin yanı sıra… Yerel, yöresel ve otantik tablodaki dilbilim ve kültür çerçevesinin sınırları içerisinde yöresel farklılıklar gösteren bir sanatsal ve halkbilim içiçeliği göze çarpar. Bunlar nedir?.. Uyak etkili mani, deyiş, beyit, tekerleme, deyim, atasözü, bilmece, fıkra, kıssadan hisse, sihir, büyü gibi içeriksel olgular yanında, cinas, kinaye, istiare vb. tüm sanatsallıkların yoğrulduğu hüzünlendiren, eğlendiren, ders veren bir boyutta halk edebiyatı yapısıdır.

“..Birkaç ay bile geçmeden, daha elma erik çiçek açmadan, koytun  kuzu yaylaya göçmeden, birlikte ekilen ekini biçmeden…” (s.21

Köpek ölür tasması kalır, Cıngıllı Cemile ölür yazması kalır, Kel İbiş ölür baltası kalır…

“Kemi kümü, cemi cümü uzatmayıp, balın içine şeker şerbet katmayıp, biz gelelim masalımıza… (Ölümsüzlük Masalı-s.17)                

TEKERLEME, masalın ilginç ve albenili bir olgusu olan tekerleme yer yer salt harfsel bir ses uyumuna indirgenen yapısallığıyla, “masal dinleyicisinde yabancılaştırma  etkisi yapan”(*) aliterasyonelliği aşsa da, çocuk dinleyicinin merak ve sorgu işlevselliğinden uzakta olan konmuyla da, gık demeden, sıcağı sıcağına ilgiyle dinlenir.

YÖRESEL SÖZCÜKLER yönünden cumbadak ile giriş yapan etimolojik kaynaklı halk ağzı dizinine; “mel mel” gibi deyimsel odaklı ve “Sözün kısası, masalın yasası…” (Analık Masalı-s.25) örneği atasözü çağrışımlı örnekler eklenirken; “garamık, gartlanmak, çelengi, tüngüdük, goralamak, bicecik, takıldangaç, mıntı, ocutmamak, congalaz, gırıntı, çokutup, nahıl, çıkılayıp, ısmarıc, çıkılayıp ve  nöğürelim” gibi yöresel ve otantik etkenli bugün artık çoğu kullanılmayan sözcüklerin mevcudiyeti  düşünüldüğünde, “Mezardan Dönen Masallar”ın  çok yönlü anlam ve önemi de kendiliğinden ortaya çıkar.                                                                                 

Meğer davarlar düşen armudu yemiş, düşen armudu yemiş, mel mel de ona bakışıyormuş… (s.110)

Garamık yedim gartlandım/Sütleğen yedim sütlendim/Açın kapımızı Aliciğimle Ayşeciğim….” (s.101)

“N´oldu?”

“Yahu, köylüler geri dönse de hepsini yesem diye çelengide bekleyip duruyor.” (Sıçanlı Köy-s.137)

“Dereyi tüngüye tüngüye (sıçraya sıçraya) geçip bir tepeye tırmanmış…” (S.29)

“…kapıyı içerden goralayıvermiş (kilitleyivermiş)” (58)

“Ey tilki paşa, tilki paşa, senin babanın bir değil, kırk tane dev borcu vardı bana. Bicecik devi ne diye yakalar da getirirsin. Kumara mı basacaksın?” (s.61)

“Arkasından da ağacın başına bir takıldangaç kurmuş. Yel estikçe tak tak, vurmaya başlamış bu takıldangıç…” (s.63)    

Ses yokmuş, seslenen yokmuş….  

Ne yapalım, ne yapalım… derken oğlan sevinçle bağırmış:

Cebimde mıntı (sapsız, küçük bıçak) var!” (s.65)

Çocukları ocutmamak için öyle güzel davranıyormuş ki Congalaz Garısı… (s.65)          Ama çocuklarda zerre uyku yokmuş.                 “ebee” demişler, “uyumadan önce anamız bize gırıntı (çerez) getirirdi, onu yer öyle yatardık ibz.” (s.65) 

“Çocuklarım siz o tarafa nahıl (nasıl) geçtiniz?”

“Tavayı kızartıp kıçımıza bastık, o hızla bir tüngüdük (sıçradık) bu yakaya geçtik.”                          

İlle de çocukları yiyecekmiş ya, hemen eve koşmuş Congalaz Garısı. Bir ateş çokutup tavayı kızartmış….                           

Çocuklara gelince; az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler…

“Aba ben mıntımı o suyun başında unutmuşum… (s.66) 

“Nahıl (nasıl)?” (s.82)

“…Ağzındaki mühür de cumbadak ırmağa düşmüş.” (s.83)  

“Niye ölüye nasip olacakmışsın sen? Ölüye kız mız nasip ettirmem ben. İte taş atmadın, süte su katmadın. Haydi, azığımızı çıkılayıp uzak dağlara gidelim biz de.” (s.131)                                                                                                                                     

Sonunda anası, “Nöğürelim (ne yapalım) kızım, kaderine razı olacaksın artık, kaderden kaçılmıyor bak.” demiş. Arkasından da çekip gitmiş. (s.133)

Yiğit oğlan yeni kızla evlenecek ya, bir gün esbap almaya gitmiş. Giderken de Kelkız´a sormuş:

“Kelkız bir ısmarıcın var mı?

“Bir ustura bıçağı ile bir sabır taşı alıver bana ha!”

“Unutmazsam…”             

“Unutursan kıçın yerden kalkmasın!” (s.133)

“…Buna nahıl (nasıl)dayanayım a sabır taşı” (s.134)

Arkasından da kırk gün kırk gece düğün yapıp evlenmişler.

Düğün bitince de, bayrak direğindeki iki elmayla bir portakal yere düşmüş. Elmalar da, portakal da, alın yazgısına inanmayanların olmuş. (Sabır Taşı Masalı-s.s.134)                                                                             

Sözel edebiyatın en köklü ve zengin bir kaynağı olan masallar, insan, zaman ve yaşama koşut adeta anonim bir canlı organizma yapısındadır… Anlatıcının içerik ve dil güzelliği oranında değişim gösteren masallar sonuçta doğal olarak, zaman dilimleri arasında çok farklılıklar taşıyan bir içerik gösterse de, dil ve estetik yönünden, her çağın en düzeyli dil ve  estetik zevkini yenilene yenilene koruyan bir yapısallıktadır. Birbiriyle alakası olmayan zıt ve abartılı benzetmelerle merak, ilgi ve heyecan yönünden sürekli bir doruk nokası arayışında olan masallar; öğüt,  iyilik, sevgi, dostluk ve güzellik aşılayan, kötülükleri eleştiren, sonu iyi biten, tekerlemeli, aliterasyonel ya da bazen letrizme koşut ilginç söz dizimi olan, mantıksız ve akıl dışı tanımlarla güçlenen bir folklorik özelliktedir. Komik, gülünç, mantık dışı,  keyif verici, ders alınabilen öykülerden oluşan; içerik olarak canlılığı ve devingenliği ona uyan söylemlerle de zaman zaman beslenerek gelişimlerini sürdürebilen masalların kısa olmasının nedeninin, kendi anlatısının gücünü zayıflatmasından“(*) geldiği ilginç ama gerçektir.

“Yunan masalcı Babrias: Masal eskiden Ninus ve Bel dönemlerinde yaşayan Suriyelilerin bir buluşudur” (*)  dese de; İslâm öncesi dönemlerine kadar uzanan Türk edebiyat ve folkloru bu vurguya yanıtsal bir gerçekçi alternatif oluşturabilecek kadar somut örnekler sergileyecek denli köklü bir uygarlık geçmişi taşımaktadır.  Tüm bunlara karşın, sözlü geleneğin Türk halk masallarının ise ancak 20. yy.´da derlenmeye başladığın ı görüyoruz. Türk masallarını derleme yolunda ilk çalışmalardan biri Macar Türkolog İgnacz Kunos  tarafından gerçekleştirilmiş.(1907) Batı edebiyatından Grimm Kardeşler, Andersen Masalları, Ahmet Nazif´in çevirdiği “Binbir Gece” (1942) örnekleri ise ancak Tanzimat´la birlikte başlamıştır… Türk masallarının 378, dünya masallarının 2500 olduğu ansiklopedik bilgi olarak yer aldığından hareketle; her şeye rağmen Türk masallarının, oranlı bir hesapla dünya masallarından zengin olduğu söylenebilir. Türk masalları incelendiğinde ise, “söz zenginliği ve halk yaratıcılığının N. Boratav´da bu korunup, Eflatun Cem Güney´de ise anlatı özelliklerinin ön plana çıktığı” belirtilmektedir. (*)

*MASAL BİTİMİ       

            “Ah sevgili dostlarım ah! Aşk benimki aşk! Memlekette kız kökünü kuruttum, gidip bir bey kızına vuruldum. Ama bey zalım mi zalım. Kızını vermiyor. Bu da beni tüketiyor.” (s.82-83)              

“Dile benden ne dilersen Keloğlan” demiş.

“Beyin kızını istiyorum.”              

Sözü çok uzatmayalım, araya yalan yanlış katmayalım; açılmayan beyin kapısı gürpedek açılmış, verilmeyen kız bir solukta vermiş…

Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar.        

Hatta birkaç gün önce ben yanlarından geldim. Daha sapsağlam duruyorlar. Yedi tane de torunları var. (Keloğlan-s.84)                

Bir varmış, bir yokmuş diye başladığım bir masalım var demiştim ya ekliyorum şimdi:“Dile benden ne dilersen”li, kırk gün kırk gece düğünlü, gökten çok elmaların düştüğü masalımız burda sona eriyor…

“Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine”,  masallarımızı okuyanın ömrü de uzun olsun…

 Varvaranın, sür sürenin…

Baykuşu çoktur viranenin..           

Ömrü uzun olsun bu masalı okuyanın…” (Değirmenci Dayı-s.56)                      

*(Mezardan Dönen Masallar/Masal/Nihat Mustul/Mut Belediyesi Yayınları/Ağustos 2008/156 sayfa).

Anahtar Kelimeler: MASALIM, MEZARDAN, DÖNEN, MASALLAR
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
GÜHERİ VE “YANARGÜN” (08 Ekim 2018 - Pazartesi)
kitaplık (24 Eylül 2018 - Pazartesi)
“YAŞAMAYA GEÇ KALDIM”(*) (03 Temmuz 2018 - Salı)
YASEMİN BÜLBÜL - “BEN ŞEMS” (25 Haziran 2018 - Pazartesi)
“KISASLI ÂŞIK SEFAİ”(*) (07 Mayıs 2018 - Pazartesi)
“GİRİTLİ ÖKSÜZLER” (30 Nisan 2018 - Pazartesi)
Sayfa:
EKONOMİYE BAKIŞ
BAŞYAZI VE GÜNÜN YORUMU Çetin Remzi YÜREGİR
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI
Cihat OVALI-SPOR YORUM-PANORAMA
Cihat OVALI-SPOR YORUM-PANORAMA
UMUTSUZLUĞA KAPILMAMAK GEREK
Cumali KARATAŞ
Cumali KARATAŞ
BARIŞ SERGİSİ NOTLARI
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
EMPERYALİZMİN MAŞALARI-2
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
BİR GÜNÜN MANZARASI
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
ATATÜRK´ÜN EBEDİYETE İNTİKALİNİN 80.YILDÖNÜMÜ KUTLAMASI
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
AMAÇ ÇATIŞMALARI VE ÖĞRETMENLER
KONUK YAZAR
KONUK YAZAR
Dost acı söyler sayın Kılıçdaroğlu
Ahmet DUMAN
Ahmet DUMAN
Belediye Kazanmak mı? Seçim Kazanmak mı?
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
SAVCI DOĞAN ÖZ´Ü SAYGIYLA ANARKEN...
M. Ziya YERGÖK
M. Ziya YERGÖK
SAHADAN GÖZLEMLER: HAYIR YÖNÜNDE
Cezmi DOĞANER
Cezmi DOĞANER
TÜRKİYE´NİN DIŞARDAN GÖRÜNÜŞÜ
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
EKONOMİ YÖNETİMİNİN SORUMLULUĞU ARTIYOR!
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
TARİKAT-CEMAAT ÖRGÜTLENMESİ DEMOKRASİDE MEŞRU MUDUR?
Zekai BULUÇ
Zekai BULUÇ
HASTA VELİNİMETİMİZDİR !
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
ABD´yi Yerli Malı ile Protesto Etmek Yerine Beyin Göçünü Engellemek ve Bilimin Öngörüsü ile Geleceği Kurmak Gerekir
OKUR KÖŞESİ
OKUR KÖŞESİ
BAYRAM MI GELMİŞ?
Ata Alp And
Ata Alp And
SEVGİ ÜSTÜNE
1923 YENİDEN - Ercan AKARPINAR
1923 YENİDEN - Ercan AKARPINAR
İDLİP
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
FIRAT DOĞUSUNA HAREKÂT AÇIKLAMASI
Orhan ÖZDEMİR -OBRUK
Orhan ÖZDEMİR -OBRUK
KENDİ KÜLTÜRÜNDEN KORKMAK
Celal Topkan
Celal Topkan
ATATÜRK CHP VE CUMHURİYET YÖNETİMİ
ALİ TAŞ ADN.
ALİ TAŞ ADN.
kitaplık-elş.deneme YASEMİN BÜLBÜL-“SON SALTANAT ERTUĞRUL”(*)
Av.Cemil DENLİ
Av.Cemil DENLİ
ATATÜRK 30 AĞUSTOS´U ANLATIYOR
Saniye Akay Demirel
Saniye Akay Demirel
´Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.´
İlhan ALPER
İlhan ALPER
HÜLYA ŞENKUL VE EDEBİYAT
Ahmet ERDOĞDU
Ahmet ERDOĞDU
YENİ ADANA GAZETESİNİN KUVAYI MİLLİYE RUHUYLA 100. YILI
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Tarihten Ders Almak
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
VEYSEL GARANİ
Adil OKAY
Adil OKAY
ADİL OKAY YAZDI: “ZAMANA ADANMIŞ YÜZLERİMİZ”*
Özcan İNCEOĞLU
Özcan İNCEOĞLU
Beraberliğe razı olduk
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
ADANASPOR İYİ YOLDA
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
ÜZÜNTÜYE CEZA
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
BEKA MESELESİ
Hüseyin ÖZBEK
Hüseyin ÖZBEK
PREVEZE Mİ İNEBAHTI MI
Vahit ŞAHİN
Vahit ŞAHİN
ADANA DEMİRSPOR´A BAŞARILAR DİLERİZ
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Okur Hareketi
Birgül Ayman GÜLER
Birgül Ayman GÜLER
AKP´NİN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KOMİSYONDA ELE ALINIRKEN, “REJİM DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR” ELEŞTİRİLERİ SÜRÜYOR
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
Volgada 11 gün-23
TANSEL ÇÖLAŞAN
TANSEL ÇÖLAŞAN
Sevgili dostlar merhaba,
AZ ve  ÖZ A.AKDAMAR
AZ ve ÖZ A.AKDAMAR
BİRİ ANLATSA!...
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
ZELİHA VE ÇOCUKLARI
Ahmet YAHŞİ
Ahmet YAHŞİ
SEÇİM RENKLİ GEÇİYOR
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Bugün
9 °C
Cumartesi
9 °C
Pazar
10 °C
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI

/resimler/2016-2/23/1416139429844.jpg

ADANA`DA NÖBETÇİ ECZANELER

/resimler/2015-5/28/1255038362873.jpg

ADANA İLİ ÖNEMLİ TELEFONLAR

/resimler/2016-3/22/1515302901917.jpg

HAFTANIN PANAROMASI

/resimler/2018-12/6/1516488376145.jpg