Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


“BEDEL” ÖDEMEKLE GEÇEN BİR YAŞAM ÖYKÜSÜ


 “Doğada, her kazanımın bir bedeli vardır” desek, lâfımız iddialı mı olur? Yani, sınırını bizim çizemediğimiz bir yaşam sürecinde, her kazancın karşısına bir şeyler mi ödüyoruz?

Acaba, aldığımız mı çok, verdiğimiz mi?

Bu alış-veriş denk bile olsa; nedense, hep, verdiğimiz aldığımızdan çok görünür gözümüze. Bir gül için, koskocaman bir bahçe verdiğimizi sanırız. Muhasebesi nasıl tutulur bunun? Yürümeyi öğrendik düşe-kalka. Bedeli dizlerimizde, kafatasımızda çizgi çizgi.. Burnumuza vurulanları az-çok gördük de, ruhumuza vurulan kırbaçlardan haberimiz oldu mu?

Yüreğimizin yapısını ve işlevlerini bir bir sayıp dökmüşler. Ama,. özlem ölülerini koyduğumuz hurdalığın yerini bilen var mı?

El yordamıyla çırpınışımıza bakmadılar; ne yaptıksa yaranamadık bizden öncekilere.. Söyledik “Sus” dediler. Sustuk “Saman altından su yürütüyor” dediler. Dalgalarına taş attığımızı sandılar da, adım başı bedel ödettiler bize.

Zaten, garibanların bedel ödemesi erken başlarmış. Örneğin, benimki gibi. Bu saptamayı, ses sanatçısı İnci Çayırlı’ya borçluyum ben.

Şarkı dediğimiz müzik türü onunla girdi bizim köye. Bizim oralar türkü diyarıydı. Düğünümüzde, bayramımızda; çobanın kavalında, dilli düdüğünde hep türkü olurdu. Yörük çadırlarının arasında, türkülerin her çeşidi, yanık yanık, yankılanır dururdu. Ne saklayayım, değişik olduğundan mıdır nedir, şarkı da bir hoş gelmişti bize…

Köyümüze ilk gramofonu Zeybek Koca getirmişti. Şimdiki CD çalarlara göre Dinazor benzeri, ama müzik aletleri kervanında önemli bir yeri olan acayip bir aletti. Bir kutunun üstünde, masaldan çıkmış bir ejderha başı vardı ki, boyun kıvırışı canlı gibiydi. Daha üstte, ağzını kocaman açmış, nakışlı bir boru, meydan okuyordu sanki Kutunun yan tarafındaki kol yeterince çevrilip, ejderha kafasının ucuna iğnesi de takılınca, hazır hale geliyordu. Üstünde çömelmiş köpek resmi olan kara tekerlek dönmeye başlayınca, yılan kafa iğnesini “Cızz” diye batırıyor; iğne batınca da bir kadın avaz avaz şarkı söylemeye başlıyordu. Çok yanık söylüyordu doğrusu. Doyum olmuyordu.

Kiminin Zeybek Koca, kiminin Zeybek Süleyman dedikleri kişi, köyün muhtarıydı ve yiğit bir adamdı. Ormanda karşılaştığı ayıyı boğuşarak öldürdüğü için, zeybek denmiş. Ege’nin yiğitlerine efe dendiği gibi, Akdeniz yiğidine de “Zeybek” denmiş olmaliydı. Çünkü, soyadı. olmuştu Süleyman emmiye Zeybek emmi esnafça dinletirdi gramofonu. Kütleşen iğneleri kibrit kutularına doldurup bize ödev verirdi. Görevimiz, hayvan otlatırken onları kösüre taşında bilemekti. Kösüre taşı, bir tür zımpara taşı olup, köyümüzde madeni vardı. Yani, ödevimiz kolay ve zevkliydi. İşimizi iyi yaptığımız için, bol bol şarkı dinlemenin üstüne, dededen kalma aferinlere de doyardık. Beş-altı taneden fazla olmayan taş plak, şarkıyı sevdirmişti bize. Hele, İnce Çayırlı dedikleri bir kadın vardı ki, bayılıyorduk ona. Ama adı yok muydu? Belli ki, ”İnce Çayır” denilen bir yer var, bu kadın da oralıydı.

“İnce çayır biçilir mi?/Sular soğuk içilir mi?” diyen bir türkü de vardı zaten. Şimdi “Kesik çayır” diyorlar. O zaman çayır inceymiş demek ki.. Adı geçen kadının “İnci Çayırlı” olduğunu nerden bilelim? İnciyi bilmeyiz ki. Ne denizimizde vardı, ne de gelinlerimizin boynunda Haa, çayırları iyi bilirdik. Hayvanlarımızla haşır-neşir olduğumuz yerlerdi oralar.…

O şarkıcı kadın, yalnız beni değil, çok kişiyi etkiliyor olmalıydı. Çünkü, en çok onu dinliyorlardı. Hatta, acıyorlardı ona. Hüngür hüngür ağlaşırlardı onu dinlerken. Ağlamaz denen erkekler bile, yaşlı gözlerini saklamaya çalışırlardı. O ağıtları da, o yüzden yediğim dayağı da, asla unutamam…

Akşam olur olmaz, büyük küçük tüm dinleyiciler, muhtarın çadırının önünde yerlerini alırlardı. Çok sessiz olunur, fısıltıyla konuşulurdu. Yoksa, Zeybek emmi çalmazdı. Gramofon dinlemekle camide bulunmak arasında fark yok gibiydi.

Muhtar emmi, yüklükten plakları özenle çıkarır, kadifeyle sildikten sonra, isteklere bakmadan, kendine göre bir sırayla çalmaya başlardı. Herkes sevdiği şarkıyı heyecanla beklerdi.

“Hatice’m saçlarını dalga dalga taratmış/Tanrı bizi topraktan, onu nurdan yaratmış” diyen bir şarkı vardı ki, onu bekleyen daha mı çoktu; yoksa, ben de o grupta olduğum için mi öyle gelirdi bilmem? Şarkı ilerledikçe, burun çekmeler, hıçkırıklar sessizliği bozmaya başlardı. Sonuna doğru, şapır şapır dizlere vurularak, “Vah anam! Vah yavrııım! Şarkısı bataydı, nasıl kıydılar sana a kınalı kekliğim!?” sesleri koro haline gelirdi. Erkeklerin ağıdı sessiz olursa da, arada bir, gözünü gözlüğünü, gömleğinin koluyla gizlice silerken, suç bastırır gibi “Susun gız, dinleyelim şunu!” diyen bir dayı sesi de eksik olmazdı...

Hatice Hala'mın saçları o şarkıdan sonra dikkatimi çekti. Komşumuzdu, Ali emminin karısıydı Hatice Hala . Ninemin kardeşiydi. Ama, saçlarına hiç dikkat etmemiştim. Yunaklıkta çamaşır yıkarken gördüm ilk kez. Çemberini çıkarıp beliklerini çözmüştü. Sarı saçları dalga dalga savrulmaktaydı. Nurdan yaratılmak nasıl olurdu ki?

O günden sonra, Hatice Halama daha bir yakınlık duymaya başladım. O yakınlığa dayanarak sordum bir gün: “Hatice Hala, şarkı dinlerken niye ağlaşıyorsunuz?” Anlar mı, anlamaz mı dercesine, bir süre yüzüme baktıktan sonra; “A yavrım, sesi plağa alınanın sesi galmazmış. Sesi çıkmaz olurmuş” İnandım. İçimde öyle bir tel koptu ki, tanımsız…

Bu ses alma olayı hiç aklımdan çıkmaz oldu. Acaba, sesini zorla, döverek mi almışlardı? Hiç de dayak yiyen birinin söyleyişine benzemiyordu. Konu, bizim çocuk grubunu da etkilemişti. O yüzden, plak yapanlara sövmeyi yarış haline getirmiştik. Ağıda da katılıyorduk bazen. Nasıl olsa, gözümüzün suyu da boldu, burnumuzun sümüğü de…

Günler geçtiği halde, içimdeki huzursuzluk dinmek bilmiyordu. Sesi alınmış Hatice Halam, düşlerime giriyordu. Onun seslenemeyişi, serçe yavrusu gibi ağzını açıp kapatışı, yüreğimi parçalıyordu.O yufka yüreğim, o sivri kafam, ansızın isyan etti bir gün. Bu kadının ayrı şarkılara ait üç tane plağı olduğuna göre; sesi birine alınmışsa, ötekileri nasıl söylemişti? Kafamda günlerce evirdim, çevirdim, bir çözüm bulamadım. Kimseye de söyleyemedim. Zaten, yaramazlıkta ünlüydüm. “Gene bir muzurluk çıkardın” diyecekler, dayağı yiyecektim. Çünkü beni önce döverler, yaptığımı sonra sorgularlardı. Ama içime kurt düşmüştü bir kez. Beynimde bir tahterevalli inip çıkıyordu, söylesem mi, söylemesem mi? “ Sus ulan velet” denileceği kesin olmakla birlikte, söylemesem de çatlayacaktım. Ya bir daha gramofon dinletmezlerse?

Birkaç gün daha geçti. Dayanma gücüm tükeniyordu artık. Her şeyi göze aldım: “Varsın olsun. Kovarlarsa kovsunlar. Uzaktan dinlerim ben de. Nasıl olsa açık hava dedim, korku dağları beklese de, tüm cesaretimi toplayarak, zamanı kollamaya başladım: Nihayet, yatma vakti geldi. Muhtar emmi gramofonu toplamaya başlarken, kaçabileceğim yönü de seçerek, Bu kadının sesi bu plağa alındıysa, ötekileri nasıl söyledi ya? Dememle, şamarın gelişi bir oldu. Dediğime, diyeceğime pişman ettiler.

Ağlayarak gittim eve. Babam beni dinledikten sonra, düşüncemi doğruladı ama “ doğruları savunmanın daima bir bedeli olduğunu unutma. Senin yerinde olsaydım; dik başlılık etmez, iyice bir düşünmeli, demekle yetinirdim.”. dedi. Gerçekten, komşulara da öyle söyledi.

Ben “Kral çıplak” mı demiştim ne? Çok geçmeden, benim sorduğum soru herkesin diline düştü. Ağıt korolarına katılım azaldı. Son kalan ağıtçılarsa, kendi ölmüşlerine ağlıyorlardı belki. Giderek, o da bitti. Ne var ki, gramofon dinlerken bizi saran o kutsallık, o gizem de kaybolup gitti.

İyi mi ettim, kötü mü ettim, bilmiyorum? Ya da neyin bedeli ne idi; nereye ne kadar ödendi, onu da bilmiyorum? Bildiğim bir şey varsa, bedel ödemekten hiç kurtulamadığım...

6. 9. 2020



YAZARLAR

  • Perşembe 32 ° / 17 ° Güneşli
  • Cuma 31 ° / 17 ° Güneşli
  • Cumartesi 33 ° / 17 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.127%-2,22
  • DOLAR

    8,3176% 0,74
  • EURO

    9,7541% 1,00
  • GRAM ALTIN

    500,05% 0,31
  • Ç. ALTIN

    825,0825% 0,31