Cumali KARATAŞ


“ALTIN SAZ”LI TRT SANATÇISI MUSTAFA CANAN-4


“Hayal mi gördüğüm gerçek mi bilmem”, “Aşık mısın arkadaş?” ve “Gurbet Yolcusu” gibi eserleri başta olmak üzere 100 bestesi, 40 plağı ve üç kaseti bulunan; tarım uçaklarından atılan el ilanlarıyla duyurulan Adana Çay Bahçelerinde verdiği konserlerinin bir bölümü mikrofonsuz gerçekleşen, Adana müzik tarihinin önemli ismi, Altın Saz ödüllü Bestekâr-Ses Sanatçısı Mustafa Canan ile Urfa’dan TRT Adana İl Radyosu’una, konservatuvardan TRT İstanbul Radyosu’na uzanan sanat hayatını konuştuk.

 

 

 

*HALK MÜZİĞİ VE OZANLARI TANITMA DERNEĞİ

***Bir de Adana’da,  Halk Ozanları Cemiyeti’niz var… Ne zaman ve nasıl kurdunuz? Hangi ozanlar vardı? 

------1963 sonlarına doğru Sarıkaya’nın dükkânında bazı söylentiler oluyordu. “Aman ha gitmeyin, konuşmayın, Komünisttir, sizi kandırır”, gibi laflar oluyordu. Sarıkaya’ya sordum, kim bu Komünist dediğiniz diye. Meğer Kuruköprü, Yeni Cami yanında Hasan Sarıaslan diye bir vatandaş Solfej Müzik Mağazası adı altında bir işyeri açmış, müzik aletleri satıyormuş. Yani işin içinde kıskançlık vardı. Sarıkaya’nın:”Gitmeyin…” dediği kişi ile gidip tanıştım.  Uzun boylu, sarışın, 45 yaşlarında mert dobra bir adamdı. Hasan Sarıaslan ile samimi olduktan sonra günün birinde bana bir teklifte bulundu:”Bak Mustafa” dedi, “seni tanıdığım kadar dürüst bir arkadaşsın ve bu işi de biliyorsun. Adana’da doğru dürüst halk müziği dersi veren yer yok. Ve yine görüyorsun..! Buraya her yerden âşık ve ozanlar geliyor.  Benim dükkânda sohbet ediyoruz. Yani toplanacak yerleri yok. Benim niyetim seninle bir müzik dersanesi açmak. “Ne dersin” dedi. Ben de kabul ettim.   Kuruköprü, Pehlivan Palas Oteli sırasında küçük bir pasaj da  ikinci katı kiraladık ve bir dernek kurduk.  Derneğin adı:”Halk Müziği ve Ozanları Tanıtma Derneği” Dernek Başkanımız da Devlet Demir Yolları Avukatı Anadol Bey. Ben ve Hasan Sarıaslan üye. Ayda iki buçuk liraya üye ve öğrenci kabul etmeye başladık. Kısa zamanda nerede ise kırk kişiye yaklaştı. Yirminin üstünde âşık ve halk ozanı, yirmi kişi kadar da  öğrencimiz oldu. Bu öğrenciler hatırladığım kadarı ile bağlamalar: Mustafa Yılmaztürk (sonradan Devran Baba), Hamdi Bilgin (Kırrmızı Hamdi), Cemal Karabeyaz, Necmi Günaçtı, Malik Yolaç ve Ceyhan’dan bağlama imal yapan ve çalan İsmail Aslan; Sami Yılmaztürk (kaval), D.D. Yollarından İsmail abi (Klarnet); Sesler ise: Mustafa Özşen, Murat Kozan, Ahmet Kaya, Ahmet Aydın, Hamdi Karabeyaz, Atilla Tanyeli, Gani Çelik ve Hamdi Bilgin (iki tane Hamdi Bilgin var)  

Bu arada yukarda bahsettiğim müteahhit arkadaşım Mennan Nair  bir gün bana geldi:”Yahu Mustafa Akkapı’da bir çocuk var sesi güzel, annesi ölmüş, babası berberlik yapıyor, çocukta babasının yanında çıraklık yapıyor. Onu sana getireyim bir dinle” dedi.  Ben de olur dedim. Daha sonra da oçocuğu getirdi bana; dinledim, gerçekten güzel ve kadife gibi bir sesti. Adını sordum, “Müslüm Akbaş” dedi.  Müslüm 14-15 yaşlarındaydı galiba. 1948 doğumluydu. Yani benden sekiz yaş küçüktü. Onu da koroya aldım. Sonradan Sadık Altınmeşe  (İzzet Altınmeşe’nin ağabeyi) koroya girdi ve o gün benim koromda olup da bugün  hayatta olan arkadaşlar varsa ve isimlerini hatırlayamadımsa beni affetsinler. Ayrıca halk ozanları vardı. Onları da ayrıca çalıştırıp konserlere hazırlıyordum. Bizim Başkan Anadol Bey   D.D.Yollarının lokalini bize tahsis etmişti. Orada konser verecektik. Ben bu koroları sıkı bir çalışma ile üç ayda hazırlayabildim ve ilk konserimizi adı geçen lokalde verdik. Çok ilgi gördü. Müslüm Gürses ve Mustafa Özşen bayağı alkışlandılar. İkinci devrede halk ozanlarını çıkardım. Atışmalar yaptılar. Sabri Topçu ve Murat Çobanoğlu da çok alkışlandı. Sabri Topçu bana ilk geldiğinde Kars’ta bağlama yapıp sattığını söylemişti. Hatta bana:”Hocam ikili bağlama yapıyorum bitince getirecem” dedi ve o konser gecesi ikili bağlama ile sahneye çıktı. Yani bir tambura bir cura saz bitişik yapılmıştı. Bunu da ilk defa Sabri Topçu icat etmişti. Yani başkalarının dediği gibi rahmetli Ali Limoncu icat etmedi. Ali Limoncu bu sazı Sabri Topçu’da görünce bir sene Sabri’nin peşine düştü aynı sazı yaptırmak için. 

 

*MÜZİK DERSANESİ

 1964-65 yazında Mersin’den bir genç kız geldi dersaneye. Adı Necla Babacan. Mersin’de bağlama çalan Şaban Gen ile program yapıyorlarmış. Müdür Kemâl Bey radyoda bir program verdi. Ondan sonra Necla Babacan’ı görmedim. Fakat Şaban Gen Adanalı olduğu için hep duyuyordum güzel bağlama çalıyordu. Gerek Arap Hüseyin’in, gerekse Ali Limoncu’nun ona çok faydası olmuştu.

Bir gün Diş Hekimi Çetin Ünal Özülkü’nün muayenahanesinde sohbet ederken, Çetin ordaki bir arkadaşı tanıştırdı. Arkadaşın adı Halil Atılgan’dı. Adana Karaisalı’nın bir köyündenmiş ve bağlama çalıyormuş. Yani Halil Atılgan’la 1962’de Çetin Ünal Özülkü’nün muayehanesi Çakmak Caddesi’nde iken tanıştık. Bu arada Çetin Ünal Özülkü bana bir teklifte bulundu. O günkü Kız Sanat Okulu Atatürk Caddesi’nde, Atataürk Parkı’nın karşısındaydı. O Kız Sanat Okulu’ndan Çetin’e bir teklif gelmiş. Okuldaki kızlara halk müziği dersi verebilir miydi. Çetin de işlerinin yoğun oduğunu söylemiş, hoca olarak beni önermişti. Ben de kabul ettim. Ama bir sorun vardı. Çalışacak yer yoktu. Ben aynı zamanda Halk Ozanlar Cemiyeti’ni çalıştırıyordum. Cemiyet hiç boş kalmıyordu, gece gündüz âşıklar, ozanlar, öğrenciler hep oradaydı. Çünkü sık sık konserlerimiz oluyordu. Ne ise, Milli Mensucat Fabrikası’nın müdürü bize iyilik olsun diye kendi lokallerini verdi. Haftada bir gün orda çalışma yaptık.

***Turneye de çıktınız mı?

---Yıl 1964 Ben Adana İl Radyosu’nda iken bir turne yapmak istedim. Radyodan izin aldım. Bana bağlama grubu lazımdı. Urfalı Yusuf Usta’ya sordum:”Bana bağlama çalacak kimse var mı?”  dedim. Bizim gruptan kimseyi almak istemiyordum. Çoğu da gündüzleri başka işlerde çalışıyordu. Yusuf Usta bana:”Ha bizim Burhan’ı alsana, dedi. Ben tereddüt ettim. Yusuf Usta tereddüt ettiğimi görünce, bana:”Bir dinle “ dedi. Ben Burhan’ı dinleyince hayret ettim. Gerçekten Burhan kendini çok iyi yetiştirmişti. Ne ise Burhan’ı ve tanıdığım birkaç saz daha buldum darbukacı Haşim Şahin, İsmet Cengiz, Ayşe Canan,   On beş kişilik kadro ile turneye çıktık. Ben Burhan’la konuşurken bana bir bayandan bahsetti. Adı  Gül Avalan’dı, onun da sesi güzelmiş. Onu da aldık. Önce Adana’nın kazalarından başladık. Dörtyol, Kadirli, Osmaniye, Bahçe, Feke, Saimbeyli, Haruniye, Kozan ve böylece G.Antep, Nizip, Birecik derken Urfa’ya indik. Urfa’ya vardığımızda ben çok heyecanlanmıştım. Ne de olsa çocukluğum ve on yılım orda geçmişti. Urfa’ya girişimizde bir ciğerciye rastladık. Ciğerciyi tanımıştım, adı Urfalı Kinnik Aziz’di. Adana’da epey kalmış, ahbap olmuştuk. Kinnik Aziz bizi iyi karşıladı., otele götürdü. Ciğer kebabı yaptı bize. Ayrıca bana epey bilgi verdi. Bir sinemada Ahmet Gazi Ayhan ve Yıldız Ayhan; bir diğer sinemada dansöz Kudret Şandıra yirmi tane kız ile konsere gelmişlerdi. Beni bir düşünce aldı. Acaba benim konsere kimse gelir miydi? Ne de olsa Urfa’ya ilk defa geliyordum. Ne ise Cenabı Allaha sığındım. O zaman ki belediye parkının içindeki kışlık Türkmen Sineması’nı kiraladım ama hiç ümidim yoktu. Bizim minibüsle Adana’dan götürdüğüm organızatör Kadir Erkeç’in eline megafon verdim. Urfa’yı dolaşıp reklam yaptırdım. Konser saati geldi ve sinemaya baktığımda sinema dolmuştu. Buna çok sevindim. Ne kadar çalan, okuyan varsa ön sırada oturuyorlardı. Ayrıca Aziz Çekirge de ordaydı. Bu Aziz Çekirge demişken şunu da anlatmak istedim. Urfa’ya girdiğimizde Kinnik Aziz’den bahsetmiştim. Bu Aziz beni otelden aldı, Aziz Çekirge’nin köprübaşındaki saz yapım dükkânına götürdü. Dükkâna girdiğimizde büyük bir masa ile karşılaştım. Masanın üstü cam ve altında da birçok resim ve tam ortada da benim sahnede çekilmiş bir resmim vardı. Aziz Çekirge’ye sordum:”Bunlar kim?” dedim. Aziz Çekirge de:”Vallahi bu saz çalan herif Seleheddin Sarıkaya, öteki de Kâzım, soyadını bilmiyorum. Ha bu okuyan da Mustafa Canan, Adana Radyosu’nda dinledim, çok hoş okhi, daha tanışmadık” deyince beni götüren Kinnik Aziz:”Ula işte karşıda taman Mustafa Canan bu kardaşımız” dedi. Aziz Çekirge çok sevindi. Memnun oldu. Ne ise dönelim konsere… Sahneye ilk çıkan Gül Avalan belirli belirsiz bir alkış almıştı. İkinci ise yukarda bahsetmiştim. Ceyhan’dan tamburu ile Ali Rıza Önder çıktı. Daha ikinci türküde seyircilerden birkaçı “yeter yeter” diye bağırdı. Ali Rıza da:”Yeteri biz de biliyoruz ama Çingene olmazsak buraya çıkmazdık” dedi ve ağlayarak kulise girdi. Ben çok üzülmüş ve de korkmuştum. Çünkü grubun assolisti bendim. Bana da böyle yaparlar mıydı? Çünkü duyuyordum, Urfa’ya giden birçok sanatçıyı harcamışlardı. Ne ise iki bayan daha çıktı. En son sıra bana geldi. Ben de ya Allah deyip sahneye çıktım. Nabız yoklamak için bir, iki parça okudum.  Hemen önden biri kalktı bana:”Ağe müsaade eder misin ha bı arkadaşımısın siye bitene okusun.”dedi. Yani beni de harcamak istiyorlardı. Ben de kendi kendime düşündüm… Karşıma çıkacak kişi benden iyi okursa, ben de sahne tecrübemle harcarım. Yok benden iyi değilse mesele yok. Adam sahneye geldi, hemen mikrofonu ağzına dayadım ve sordum:”Adın?”, “Mehmet” dedi.  “Soyadın?”, “Taplamacı”, Ne iş yaparsın?” dedim. “Fırıncıyım” dedi. “Ne okuyacaksın?” dedim, “Aşkın ne derin” dedi. Ben de:”Sayın Urfalı hemşehrilerim, Mehmet Taplamacı arkadaşımız bize bir mesnevi okuyacak” dedim.  Muazzam bir alkış koptu; Mustafa Canan mesneviyi nerden biliyor?..” Ve…arkasından ne kadar Urfa’nın uzun havası varsa Tecnis, Beşiri, Mustezat, Navruz, Araban, Uşşak, Hicaz bütün bu makamları sayarak okudum. Maşallah maestro bağlama Burhan Bilgen beni mahçup etmedi. Hepsini, bütün makamları layıkıylıyla çaldı.Konser bitip de dışarı çıktığımızda seyirciler minibüsün etrafını sardı. Bana:”Abi sen nerelisin?”, “Abi resmin var mı?”, “Abi bir daha  gelecek misin?” diye tezahürat gösteriyorlardı. Bense Allah’ıma şükür ediyor, seviniyordum. 1964’te turneden döndüğümüzde Burhan Bilgen, Gül Avalan’la Konya’ya çalışmaya gittiler. Sonraları 1967-68 yıllarında Burhan’la İstanbul’da karşılaştık. İstanbul’a yerleşmişti. Bu arada İstanbul demişken, Mürüvet Kekilli de İstanbul’a taşınmıştı. Radyo günleri 1965’in sonlarına kadar devam etti. 

 

*GÜL ÇAY BAHÇESİ

1964’ün sonunda Adana’ya döndük. Bu arada Adana’da, İstasyon’un karşısında köşede Cemalpaşa köprüsüne dönerken yeni bir çay bahçesi açılmıştı. Adı Gül Çay Bahçesi^di. Sahnesi de büyük ve güzeldi. Bahçe sahibi radyo müdürü Kemâl bey’le konuşmuş. Belli bir ücret karşılığında acaba radyo sanatçıları orada program yaparlar mı diye. Bir gün Radyo Müdürü Kemal Bey yanıma gelerek, bize bir teklifte bulundu. “Arkadaşlar” dedi, “Gül Çay Bahçesi Müdürü bana geldi. Acaba “Çukurova’dan Sesler” korosu Gül Çay Bahçesi’nde çalışır mıydı? Fazla para veremiyorlardı. Anlaştık. Bir hafta kadar Gül Çay Bahçesi’nde çalıştık. Bir gece programımız bitmiş, paramızı almak için müdür Kemal Bey’i bekliyorduk. Çünkü, paramızı Kemal bey bahçe sahibinden alıp bize veriyordu. O gece Kemal Bey çok gecikti. Ben de Selahaddin. Sarıkaya’ya:”Abi git, paramızı al, biz de gidelim” dedim. Sarıkaya gitti, dönüp geldi bana: “Yaho Mustafa Kemâl Bey kızdı, söyle Mustafa Canan’a arkadaşlarını alsın gitsin para acele mi?” dedi.  Ben çok sinirlendim. Kemâl bey böyle konuşmazdı, beni seviyor, takdir ediyordu. Bunu Sarıkaya biliyordu. Ben de arkadaşlara, bir daha buraya gelmem dedim ve arkadaşlarla ayrıldık. Radyodan da, sahneden de soğumuştum. Niyeti bozmuştum, İstanbul’a gidecektim.        

Bu arada Adana’nın muhtelif kazalarında konser vermeye başladık. İlk defa Tarsus’ta başladık. Orda Fahri Işık’ı tanıdık, koroya girdi. Mersin’de konser verdik, orda da Özden Sezer’i tanıdık; o da koroya girdi. Hasılı bütün kazaları dolaştık. Fahri Işık daha önceleri de Adana’ya geldiğinde bizim koroya katılıyordu ama radyo programlarına başlamamıştı. 

Hasılı 1964-65 yılları koromuzun yani “Çukurova’dan Sesler”in tam verimli çağıydı.  Bu arada rahmetli Kâzım Sanrı cemiyette çalıştırdığı arkadaşlardan ayrı bir grup kurmuştu. Radyodan emisyon almaya çalışıyordu ayrıca. Rahmetli Yaşar Akgüneş de kendi çapında bir koro kurmuş, o da radyoya girmek istiyordu.

Bu arada Adana’da sahneler çoğalmış, bütün yazlık sinemalar müzik programı koymaya başlamış, sesine güvenen, kendine güvenen çıkıp o sinemalarda şarkı, türkü okuyordu. Yeni Barajyolu’nda Hilmi Acar  adında bir vatandaş düğün salonu, çay bahçesi benzeri bir yer açmış, adına da Acar Düğün Salonu koymuştu. Ceyhan’dan, Kozan’dan, Mersin’den, Tarsus’tan; hasılı bütün Adana kazalarından sesi güzel olanlar hep Adana’ya gelip program yapıyorlardı. Hatta Sivas’tan, Erzincan’dan, Kayseri’den ozanlar, âşıklar, şairler geliyordu. Mesela Aşık Kul Ahmet, Davut Sulari, Sefil Ali gibi ozanlar. Bu âşık ve ozanlardan Selahattin Sarıkaya istifade ediyordu. Çalışma yerimiz hâlâ Kuruköprü müze sokağındaydı. Müzik alanında adres yeri orası gösteriliyordu. Onun için, Adana’ya gelen sanatçı adayları önce bize yani çalışma yerimize uğruyordu. Ben de bu vesile ile hepsini tanıyordum. Zaten çoğunu da, yukarda bahsettiğim, benim çalıştırdığım Halk Ozanlar Cemiyeti’nden tanıyordum. 

Ben yine sahneye devam, hem Emirgan’da, hem Kervan’da çalışıyordum. 1957’den 1965’e kadar Adana sahnelerine kimler gelmedi ki... Zeki Müren, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Abdullah Yüce, Nevin Demirdöven, Sevim Şengül, Nazmi Yükselen, Kemâl Mısırlı, Nejat Uygur (/tiyatro), Ömer Çıtakoğlu, İsmail Şenbahar, Kaplan Tarsuslu, Fevzi Üreten,  Huri Sapan, Ahmet Gazi Ayhan, Yıldız Ayhan çifti, Zekeriya Bozdağ, Bayram Aracı… Hasılı o yıllar Adana bir müzik festivaline dönmüştü. Şunu belirtmek istiyorum… Artık Asfalt Rıza’nın (Rıza Tekin Prodan), Bedi Kazan’ın gözleri açılmış. Adana’nın yerli sanatçılarından en klaslarını seçip sahneye çıkarıyorlardı. Eskisi gibi her önüne geleni çıkarmıyorlardı. Fakat spikerler hiç değişmedi. Emirgan’da Mesut Mertcan, Kervan’da da Erdoğan Benli idi.                

Bu arada, cinayetten Sinop Cezaevi’nde yatan Asfalt Rıza’nın küçük kardeşi Süleyman Sırrı afla çıkarak Adana’ya gelmişti. Tanıştık, çok hafif peltek konuşuyordu. Galiba o günkü Büyükşehir Belediye Başkanı Ege Bağatur’la bir sürtüşmesi vardı. Dörtyol’da, adliyeye giden yolla İstasyon Caddesi köşesinde İnönü Meydanı vardı. Süleyman Sırrı o meydanda bir yer istemiş gazino yapmak için, Ege Bağatur da vermemiş, Süleyman Sırrı da başkanı ayağından kurşunlamıştı. Süleyman Sırrı’yı tekrar Maraş cezaevine gönderdiler.  Yeri gelmişken söyleyeyim… Hep duyardım, Asfalt Rıza’nın babalıkla, kabadayılıkla pek ilgisi yokmuş.  İsim hep kardeşi Süleyman Sırrı’nınmış, yani onun gölgesinden geçiniyormuş. Tabii ki bu bir rivayet.

 

*FERRAHİ

Bu ara Çetin Ünal Özülkü 1963’te muayenehanesini Bankalar Caddesi’ne taşıdı. Aynı günlerde (orda) Çetin’le sohbet ederken kapı çalındı, içeriye 30 yaşlarında zayıf, uzun boylu, kırçıl sakallı bir adamla 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu girdi. Adam kendini tanıttı:”ben Mehmet Ali Ergat” dedi “ama bana Âşık Ferrahi derler. dedi.  “Saz çalıyorum, türkülerim var” dedi. “Nerelisin?” dedik, bize, “Ben Adana’nın Ceyhan  kazasının Kıvrıklı köyündenim” dedi. “Bize biraz çalar mısın?” dedik; sazını kılıfından çıkardı, akordunu yaptı, başladı çalmaya. Okuduğu türküler kendi türküleriydi. Birinci türküsü:”Ah Neyleyim gönül senin elinden.” İkinci türküsü:”Haydi Naylem Gel Beri.” isimli türkülerdi. Sazı bıraktı, epey sohbet ettik. Bize hayat hikâyesini anlattı. Sonra bize:”Siz Adana Radyosu’nda program yapıyorsunuz, acaba beni de okuturlar mı?” dedi. Ben de:”Ferrahi seni radyoya götürürüz, seni dinlerler, kabul ederlerse okursun; zaten radyosnun senin gibi âşık ve ozanlara  ihtiyacı var” dedim.  Böylece Âşık Ferrahi zaman zaman okumak üzere 15 dakikalık program almıştı ve bu vesile ile Âşık Ferrahi adını duyurmaya başladı. Çukurova iyice tanıdı Ferrahi’yi. Sonraları Ferrahi ile samimi olduk. Bize hikâyesini anlattı. Belli ki Âşık Ferrahi çok çekmiş, çok ızdırap yaşamıştı. Çocukluğunda köyünde iken tüberküloz (verem) hastalığına yakalanmış, iyice erimişti. Bence Ferrahi, kızı Emine için yaşamak istiyordu. Emine daha 8 yaşındaydı.  O yaşta bile sesi güzel ve dinleniyordu. Sanırım Ferrahi 1969’da vefat etti. Genç yaşında, Çukurova bir değerli ozanını kaybetmişti. Ona rahmet olsun. Cemiyete gelince, 2 buçuk yıl kadar çalıştırdık. Kiralar aksamaya başladı. Öğrencilerden aidat olarak 2,5 lira alıyorduk. Bu kiramıza yetmiyordu. Üstünü biz tamamlıyorduk. Ve böylece cemiyeti kapattık.

1966’da artık kafaya koymuştum; ben de İstanbul’a gidecek Nida Tüfekçi hocayı bulacaktım. Ben bunları düşünürken Selahattin Sarıkaya ve Kâzım Karaörs benden önce davrandılar ve benden önce İstanbul’a gittiler. 1962’de Odeon plak firması beni çağırdığında herkesin gözü açılmış, herkes İstanbul’a kaçıyordu. Yukarda bahsettiğim gibi   rahmetli Kâzım Sanrı’nın korosu kalmış ve radyoda “Çukurova’dan Sesler” programı yapıyorlardı. O da fazla sürmemişti.

 

sürüyor



YAZARLAR

  • Cuma 16 ° / 10 ° Sağanak
  • Cumartesi 17 ° / 11 ° Fırtına
  • Pazar 18 ° / 9 ° Fırtına
  • BIST 100

    110.115%2,03
  • DOLAR

    5,7773% -0,21
  • EURO

    6,4600% 0,16
  • GRAM ALTIN

    273,64% -0,53
  • ÇEYREK ALTIN

    451,506% -0,53