Cumali KARATAŞ


“ALTIN SAZ”LI TRT SANATÇISI MUSTAFA CANAN-3

“Hayal mi gördüğüm gerçek mi bilmem”, “Aşık mısın arkadaş?” ve “Gurbet Yolcusu” gibi eserleri başta olmak üzere 100 bestesi, 40 plağı ve üç kaseti bulunan; tarım uçaklarından atılan el ilanlarıyla duyurulan Adana Çay Bahçelerinde verdiği konserlerinin bir bölümü mikrofonsuz gerçekleşen, Adana müzik tarihinin önemli ismi, Altın Saz ödüllü Bestekâr-Ses Sanatçısı Mustafa Canan ile Urfa’dan TRT Adana İl Radyosu’una, konservatuvardan TRT İstanbul Radyosu’na uzanan sanat hayatını konuştuk.


*ASKERLİK

***Sayın Canan, askerlik döneminde müzik çalışmalarınız oldu mu?

---1960 yılında askere gittim… Ankara Mamak Muhabere Er Eğt. Alayı 1.Tabur 1.Telsiz Öncü Birliği’nde muhabereci olarak Adana’dan sülüsümü aldım. Kış ayına girmiştik fakat malumunuz o yıllarda Adana sıcaklığını muhafaza ediyordu. Yani  Adana çok sıcaktı. Ben beyaz pantolon ve nefti çeket giymiş, elimde bağlamam, Mamak Muharebe Okulu’nun nizamiyesinden içeri girerek, Mamak Muh. Er. Eğitim Merkezi’ne teslim oldum.Çok büyük bir yerdi. On sekiz bin mevcutluk bir okul, hâliyle şaşırmış sağa sola bakıyor, nereye müracaat edeceğimi bilmiyordum. Hava soğuk, ufak ufak yağmur çiseliyordu. Tam o sırada, daha sonra aynı koğuşta yer alacağımız, 4-5 çavuş ve onbaşının beni karşıladığını gördüm. ”Gardaş hoşgeldin, Adana’dan mı geliyon?” dediler. Ben şaşırdım:”Evet” dedim “nerden bildiniz?” Bana:”Eee… bu mevsimde ancak Adana’da böyle giyinilir. Sen Mustafa Canan değil misin?” dediler. Ben de evet dedim, tanıştık. Beşi de Adanalıydı… Yaşar Kaymakoğlu, Adana, Alsan Pasajı’nda manifaturacılık yapıyordu. Halit Ateş tornacıydı. Turan Yelten Kışlık Erciyes Sineması’nda gişede bilet satıyormuş. Diğerleri Turgut ve Tekin kardeşler hemen beni alıp, kendi koğuşları olan 1. Telsiz Koğuşu’na götürererk, üst ranzada temiz bir yer verip, daha sonra da kaydımı yaptırdılar. Beni karşılayanlar benim sanatçı olduğumu biliyorlardı. Beni sevmişlerdi. Sonra bölük komutanı ile tanıştırdılar. Askerlikte ilk öğrencim bu bölük komutanı olmuştu.  Sonraları sırası ile beni ta alay komutanına kadar tanıştırdılar. Eğitimden sonra alay komutanının sponsorluğunda halk müziği ve tiyatro dallarında öğrenci yetiştirdim. Artık yemin merasimlerinde ve özel günlerde konser veriyorduk, tiyatro oynuyorduk.  Bana özel görev kartı vermişlerdi istediğim zaman nizamiye kapısından girip çıkayım diye. Gerek beni karşılayanların sevgi ve ilgileri, gerekse bölük komutanımızın benim sesimi ve sazımı dinleyip beni takdir etmelerinin yanı sıra, benim orda müzik ve tiyatro gurubu kurmama yardım ettiler. Öyle ki, her yemin merasimlerinde on sekiz bin kişilik alayın ortasına sahne kurulur, alay komutanımız dahil bütün subay ve erat bizi zevkle izlerlerdi.

***Tiyatroyla da ilginiz oldu demek…

---Askerlikte ve sivil hayatta tiyatro oyunu yazıp yönettim. Silivri Belediye Çay Bahçesi’nde devamlı tiyatro oyunu oynadım.

 

*ADANA RADYOSU GÜNLERİ

***Adana İl Radyosu’na ne zaman ve nasıl girdiniz?

---1961 yılının galiba haziran ayında terhis olup Adana’ya geldim. Adana’daki saz gurubum dağılmıştı. Ne yapacağımı düşünürken. Kahvede bir arkadaşla tanıştım. Bu arkadaşın adı Hayati idi, mobilyacı imiş, boşta imiş. Bana:”Mobilyacılıktan anlar mısın?” dedi. Ben de okulunu okudum dedim. ”Paran var mı?” dediğinde de ”var” dedim. “O zaman, benim bildiğim bir yerde boş bir dükkân var. Orasını atölye yapar, dikiş makinasının mobilyasını yaparız. İyi parası var” dedi. Ben de kabul ettim. Hacıbayram Kuyusu’nun orda atölyeyi açtık. Gerçekten iyi para kazanıyorduk. Bir yerde de atölye benim müzik çalışma yerim olmuştu. Bu çalışmayı yukarda bahsettiğim müteahhit arkadaşım Mennan Nair ile yapıyordum. Bir gün Mennan Nair bir arkadaşla geldi. Bu arkadaş kaval çalıyor, aynı zamanda öğretmen okulunda okuyordu. Bu arkadaşımız şu anda hayatta olan öğretmen emeklisi Yıldırım Özcan’dır. Beraber benim repertuvarımı çalışıyorduk. Bir gün Mennan telaşla atölyeye girdi, bana:”Yahu Mustafa, Reşatbey, Cemalpaşa’da dolaşırken bir evin duvarında ‘Adana İl Radyosu’ yazılı bir tabela gördüm” dedi. Ben çok sevinmiştim, zaten bekliyordum. Daha önceden de, TRT’nin Adana’da radyo kuracağından haberim vardı. 1958 yılı yazında TRT İstanbul Radyosu saz sanatçısı Talip Özkan Adana’ya gelip, Emirgan Çay Bahçesi’nde sazı ile bana eşlik ettiğinde, TRT’nin Adana’da radyoevi açacağını söylemişti... Bir gün sahne bitmiş, bahçede Talip Abi’yle sohbet ediyorduk. Bir ara bana:”Canan notan nasıl?” dedi. “Valla bir yer var, oraya gidiyorum” dedim.  Tekrar bana:”Aman Canan notanı ilerlet, TRT Adana’da radyoevi açacak, sen bu sesle rahatlıkla girersin” demişti. O gün de radyo konusunda böyle bir gelişme olduğunda, ben vakit kaybetmeden Mennan’la Yıldırım Özcan’ı aldım. Faytonla radyoevine gittik. Radyoevi tek katlıydı. Yukarıda da bir oda vardı, muhasebe odası; radyoevinin bahçesinde, balkonunda açılmamış denkler ve eşyalar bulunmaktaydı. Belliydi ki radyo personeli yeni yerleşiyordu. Ben hemen müdür yazılı odaya girdim. Odada uzun boylu 50-55 yaşlarında saçları hafif dökük gözlüklü biri  oturuyordu. Kendimi tanıttım. Müdür beyin adı Kemal Sönmez’di. Yarım saat kadar bizi tanımaya çalıştı. Sonra bana:”Yahu Mustafa dün buraya arka arkaya iki kişi geldi, ikisini de beğenmedim. İkisi de külhanbey tipli, birinin elinde tesbih sallaya sallaya girdi içeri. Şişman, orta boylu, esmer biriydi. Bağlama çalıyormuş, besteleri varmış. Diğeri de Wespa motorla geldi, boynunda mendil, ayakkabının arkasına basmış, ayakta çorap yok, külhanvari konuşmalar. Ben istemedim tabii” dedi. Ben anlamıştım, birisi Selahattin Sarıkaya, diğeri de Ali Limoncu’ydu ama ben bir şey demedim.

Kemal Bey bizi aldı, stüdyoya girdik, orda genç bir arkadaş vardı. “Sonercim bu arkadaşın sesini alır mısın?” dedi. (Soner Baykara). Sonra tonmaister odasına genç, esmer, gözlüklü bir bayan girdi. Bu bayan da Bilge Baykara’ydı. Spikermiş aynı zamanda, Soner Baykara ile evliymişler. Üçü de beni dinlediler. Ben iki türkü, bir uzun hava okudum. Program bitti, Kemâl Bey beni odasına aldı. Bana:”Mustafacım sesin güzel, hiç sesten kaçırmadın, sesini beğendik, ne var ki senin bu bandını Ankara denetim kuruluna göndereceğiz. Denetim kurulundan geçerse sana ayda bir 15 dakikalık program veririz ama bana kalırsa sen kendine bir bağlama gurubu kur. Sen çalıp okursan performansını yarı yarıya düşürürsün. “Artı senin sesin gür, bu sazlar sana çok zayıf kalıyor” dedi ve radyodan ayrıldık. Ben düşünmeye başladım… Kemâl Bey Selahattin Sarıkaya’yı, Ali Limoncu’yu istememişti. Oysaki bunlar bana yıllarca bağlama çalmıştı. Sonra aklıma Kâzım Karaörs ile Kâzım sanrı geldi de bunları nerde bulacaktım. O eski gurubum tamamen dağılmıştı. Sonra iki Kâzım’ı da aramaya başladım. Bir ara birisi bana Kâzım Karaörs’ün Seyhan Pavyon’da çalıştığını söyledi. Ben de akşam Seyhan Pavyon’a gittim. Kâzım Karaörs, Ahmet Çiçek diye genç bir arkadaşa sahnede bağlama çalıyordu bekledim. Kâzım Abi sahneden inince beni gördü, çok sevindi. Ben durumu ona izah ettim. O da bana:”İyi ama Mustafa radyo grubuna iki saz yetmez. Sen yine Selahattin Sarıkaya ile Ali Limoncu’yu gruba almaya çalış. Müdür Kemâl Bey’e de:”Bunlar bana yıllarca bağlama çaldı. Benim repertuvarımı iyi biliyorlar dersin” dedi. Ben de öyle yaptım. Sonuçta grubu kurduk. Benim ilk deneme bandım TRT Ankara Denetim Kurulu’ndan geçmişti. Bana her ay 15 dakikalık program verdiler. Bu şekilde birkaç ay devam etti. Selahattin Sarıkaya’nın Kuruköprü müze sokağındaki dükkânını çalışma yeri yaptık.  Bu arada ben yine Emirgân’da çalışmaya devam ettim. Ben radyo sanatçısı olunca Çukurova’dan başka bütün çevre illerde tanınıyordum. Hatta Kıbrıs’ta bile dinleniyordum. 

 

*KOROLAR

Bana vokal yapanların içinde Canan Işık da vardı. Sesi fena değildi. Sarıkaya onu da Emirgan’da çıkarmaya başladı. Canan Işık iyi bir arkadaştı. Kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmazdı. Onu ben de benimsedim çünkü sesi fena değildi. Ayrıca koroyu dolduruyordu.  Önceleri Sarıkaya derse gelen sesi güzel arkadaşları sahnede bana vokal gurubu olarak kullanıyor. Sonra beni kırmadan bu arkadaşlara birer türkü okutuyordu. Baktım iş büyüyor, Kâzım Karaörs’le bir fikirde anlaştık. Kâzım Abi, koro olarak bize nota ve repertuvar dersleri vermesini istedim ve öyle yaptık. İlerisi için faydalı olacaktı yani; Adana İl Radyosu’nda koro çalışmaları için.

Radyo çalışmalarına gelince 1964 yılı sonlarında Tarsus’tan Fahri Işık aramıza katıldı. Yukarda bahsetmiştim, bu arkadaşlarla koromuz epey kalabalıklaştı. O günlerde basın/yayında okuyan Yaşar Akgüneş’i tanıdım. O da kendi çapında koro kurmuştu. Ayrıca Kazım Sanrı’nın Atatürk Parkı’nın içindeki Halk Eğitim Merkezi’nde korosu vardı çalıştırıyordu. Korosunda Kenan Şele, Sadık İçlises, Ahmet Çiçek, Mustafa Yılmaztürk, Atilla Tanyeli, Oktay Tanyeli bulunuyordu. Bizim koroda ise “Çukurova’dan Sesler” olarak 1965’in ortalarına kadar çalıştık. Sonraları, ben rahmetli Nida Tüfekçi hocanın daveti üzerine 1958 yılında İstanbul’a yerleştim.

 

*”ÇUKUROVA’DAN SESLER”

***Adana Radyosu ve “Çukurova’dan Sesler”in kuruluşunda bulundunuz mu? Bulundunuzsa, bu yönde verilen uğraşları isim, yer, zaman ve tarih olarak bize anlatabilir misiniz?

---1954’te sahneye çıkmak için bağlama gurubu kurduğumda o yıllarda Adana’da sahne/sanatçı yoktu Ancak B.Şehir Belediye binasının bitişiğinde küçük bir çay bahçesi vardı. Oraya dermeçatma bir sahne yaptırdık. İlk defa sanatçı olarak ben çıktım Adana’da. Saz gurubumda; Selahaddin Sarıkaya, Kâzım Karaörs, Mithat Ateş, Zihni Yalçın, ritmde ise Berber Kemal Atik vardı.

Abimin tanıştırdığı arkadaşlardan biri de rahmetli Aziz Şenses’in yeğeni Vehbi Salman’dı. Vehbi Salman benden 13 yaş büyüktü. Bana tavlayı öğretmişti. O aralar sesinin güzel olduğunu fark etmiştim. Biz böyle koroyu toplayınca Vehbi Salman’ı da çağırdım. Çünkü Aziz Şenses’ten öğrendiği epeyi Adana türküsü vardı.  Müdür Kemâl Sönmez Bey’le bu koro meselesini daha önce konuşmuştuk.  Kemâl Bey olumlu karşılamış, bana:”Mustafacım, sesi güzel, halk müziğini bilen arkadaşlar varsa onları bir araya getir, sonra görüşürüz” demişti. Kemâl Bey’in bana bu konuda itimadı vardı. Ben de araştırıyordum. Biz ailece Adana Hurmalı mahallesine taşındığımız zaman Bitlisli ana oğul bir komşumuz vardı. Annemle samimi idiler. Oğlunun adı Necdet Çokbilen’di, mühendislik okuyordu. Bir gün annesi bana:”Mustafa, oğlumun da sesi güzel, bir dinle, belki onu da radyoya alırsınız” dedi. Ben de Necdet’i alıp dershaneye götürdüm, dinledik; Necdet’in sesi güzel ve toktu.  Ankara Radyosu’ndaki Mustafa Geceyatmaz’ın sesine benziyordu. Necdet’i de koroya aldık. Başka bir gün dershanenin kapısından birisi girdi, bize:”Lan beni niye almıyorsunuz?” dedi. Ben bayağı kızdım, kim bu patavatsız diye düşünürken meğer Selahattin Sarıkaya’nın berberi Mahmut Özçiftçi imiş. Ne ise onu da koroya dahil ettik. Koro bayağı genişledi. Koronun bel kemiği Kâzım Karaörs idi. Kâzım Abi koroya nota dersi ve repertuvar öğretiyordu. Bir ara Kâzım Abi’ye koro şefi olmasını teklif ettim, bana:”Olmaz Canan” dedi. “Ben koro şefi olursam bağlama çalamam. O zaman da bağlama gurubu iyi netice vermez” dedi. Ve tekrar bana:”Sarıkaya’yı şef yapalım. Sarıkaya her ne kadar idare edemiyorsa da biz onu yönlendiririz” dedi. Sarıkaya nota, makam bilmiyordu. Bağlama çalışı da orta halli idi ama dükkân onun ve yaşça da bizden büyüktü. Şef olarak Sarıkaya’yı seçtik.

Müdür Kemâl Bey bizi sık sık ziyaret ediyor, gözlemliyordu. Koroda birkaç tane sağlam ses olduğunu görünce memnun olmuştu. Kemâl Bey bize: “Arkadaşlar aranıza birkaç kadın sesi de alırsanız iyi olur” dedi. Bu arada Sarıkaya’ya ufak tefek bir kız annesiyle geliyor, sözüm ona Sarıkaya’dan ders alıyordu. Adı Neclâ Dönmez’di. Kâzım Abi ile dinledik, sesi fena değil, idare ederdi. Onu da koroya aldık. Derken birkaç ay sonra dershaneye karıkoca bir çift geldi. Adam kendini tanıttı kasapmış. Hanımının sesi güzelmiş, “bir dinleyin” dedi dinledik. Vasat bir ses ama idare ederdi. Bayanın adı Ayten Mağaracı’ydı. Bu olaylar daha radyoya intikal etmemişti, hazırlık safhasındaydık. Sadece ben radyoda program yapıyordum. Alıştırma ve çalıştırmalar için Emirgan’da sahneye çıkıyorduk. Koro hemen hemen oturmuştu. Kâzım Karaörs bize merhum Muzaffer Sarısözen’in kitabından repertuvar seçiyor, onlara çalışıyorduk.

Nihayet bir gün müdür Kemâl Bey ikna olmuş olacak ki bize:”Arkadaşlar bir deneme bandı yapıp Ankara’ya gönderelim bakalım denetim kurulu kabul edecek mi?” dedi ve radyoya gittik. Koro ile, Muzaffer Sarısözen’in kitabındaki repertuvardan türküler okuduk ve Ankara’ya gönderildi. Yirmi gün sonra ret cevabı gelmiş, kabul edilmemişti. Bu birkaç defa tekerrür etti. Hep reddoluyordu, Kemâl Bey’e sebebini sorduk. O da Ankara ile konuştu. Meğer bizden Çukurova’ya ait türküler istiyorlarmış. Biz de o yöne yöneldik. Ne kadar Çukurova türküsü varsa onları öğrenmeye ve çalışmaya başladık.  Bu defa bandımız kabul olmuştu. Bize ayda bir saatlik hak tanıdılar. Şunu da belirtmek istiyorum. TRT Adana İl Radyosu’na ilk giren ve ilk aylık alan bendim. Ayda 25 lira gibi cüz’i bir miktar alıyordum (Yıl1962). Benden altı ay sonra bu koro meselesi gündeme geldi.  Ve koro için ücreti henüz tanımamıştı Ankara. Ama Kemâl Bey, Sarıkaya, Kâzım Karaörs, Kâzım Sanrı, Necdet Çokbilen, Canan Işık, Mahmut Özçiftçi, Vehbi Salman, Ayten Mağaracı, Necla Dönmez, Ali Pâköz, Ramazan Şenyaylar gibi arkadaşların adını Ankara’ya bildirmiş ve aylık bağlanmıştı. Kimin ne kadar aldığını da hiç sormadım. Bir yıl sonra İsmail Polat ayrıca klarnet çalan Muzaffer Şenbol’la 1963’de yine bize katıldılar. Onlara da ücret ödeniyordu. Böylece aradan bir yıl kadar geçti. Müdür Kemâl Bey dershaneye geliyor, orada sohbet ediyorduk. Yine bir gün Kemâl Bey, dershaneye geldi. Pantolonunun sol paçası yırtılmıştı. Dershanede ben ve Selahattin Sarıkaya vardı. Kemâl Bey’e:”Geçmiş olsun” dedik. Kemal Bey bize olayı anlattı:”Arkadaşlar” dedi “buraya önemli bir şey için geliyordum. Atatürk Parkı’nın orda motorla dikenli telin üstüne devrildim” dedi.  Kemal Bey’in Wesspa marka bir motorsikleti vardı, onunla gidip geliyordu. Sonra Kemal Bey bana:”Mustafa, motorumu sana vereyim ister misin?” dedi. Ben de:”Müdür Bey ben motorsiklet kullanmayı bilmem” dedim. Sonra:”Hayrola Müdür Bey önemli olan neydi?” dedik. Kemal Bey de:”Yahu“ dedi ”bu koro oturdu, denetim de kabul etti. Şimdi bu koroya bir isim lazım. Onun için geldim” dedi. Ben ve Sarıkaya düşünmeye dalmışken, Kemâl Bey:”Yahu burası Çukurova değil mi?” dedi. Devam etti, nasılsa aranızda Tarsus’tan, Mersin’den, Ceyhan’dan sanatçı arkadaşlar var. Ben de bir isim buldum siz ne dersiniz” dedi.  Ben de nasıl bir isim” dedim müdür bey. Kemal Bey:”Bu koronun adı “Çukurova’dan Sesler” olsun ne dersin?” dedi. Bu isim benim de, Sarıkaya’nın da hoşuna gitti. “Tamam” dedik, yıl 1962’nin sonuydu..

Ben 1965’in sonuna kadar gerek sahne işini, gerekse Adana İl Radyosu programı “Çukurova’dan Sesler”i götürdüm. 1965’ten sonra gerek Kâzım Sanrı’nın korosu, gerekse Yaşar Akgüneş’in korosu bugün hayatta olan veya olmayan arkadaşlarla radyoda program yaptılar fakat bu programlar benim Selahaddin Sarıkaya’nın beraberliği ile kurduğum “Çukurova’dan Sesler” korosunun folklorik tarzdan çok besteler ve fantezi/arabesk türküler okunması yönünden farklıydı. Sonuçta 1968’de kadar böyle devam eden çalışmalar sonrasında 1968’de radyoevi Mersin’e taşınmış. Bu üzücü bir durum tabii… Senlik, benlik tutumu da olumsuz bir şeydi… Ayrıca, 1969’da ben İstanbul Radyosu’na gittiğimde rahmetli Nida Tüfekçi hoca bir sohbet sırasında bana:”Ula oğlum Niye Çukurova Radyosu’na gitmiyorsun” demişti. O günlerde bunu pek anlamamıştım. Fakat 1970 ortalarında Adana’ya gittiğimde Mersin Çukurova Radyosu’na da uğramıştım. Rahmetli terzi, bağlama sanatçısı Mithat Ateş’in motoru ile gitmiştik. Fahri Işık’ın programı varmış o gün.  Rahmetli Mehmet Genç (Bebili Mehmet), Şaban Gen, Mithat Ateş ve hatırlayamadığım bir, iki kişi daha vardı. Program yaptılar. Ve edindiğim gözlemler sonucunda Nida hocanın sözünü bu yönde değerlendirdim. Sanırım, yine demin söylediğim gibi, “Çukurova’dan Sesler”in yöresel türküler değil de beste ve arabesk-fantezi eserler okunduğu yönünde vurgulama yapmıştı.

 

*TARSUS HAVUZ PARK

1963 yılı, ben Adana ve civarında iyice tanınmış ve sevilmiştim. Bir gün Tarsus’tan bir arkadaş Adana’ya gelip beni buldu, kendini tanıttı. Adı Sabahattin Sağbaş’tı. Tarsus Parkı’ndaki havuza döner-yüzer bir sahne yaptırmış, beni o sahneye almak istiyordu. Gecede kırk lira ücretle anlaştık ki, ben yukarda bahsetmiştim. Radyodan ayda yirmi beş lira alıyordum. Tarsus Parkı’nda iki ay kadar çalıştım. Ve orda yaşlı bir kişiden mevzusunu aldığım aşağıdaki güftemi besteledim.

 

TARSUS PARKI

Tarsus’a yapılmış yenile bir park

Sağına soluna pembe güller tak

Ne müşkülmüş Tarsuslu’m senden ayrılmak.

***

Bağ:

Yol verin bayanlar parka geçelim.

Şu Tarsus Parkı’ndan bir gül seçelim.

 ***

Tarsus’un ortasında döner bir havuz.

Havuzun etrafı gülinen nergiz.

Şu Tarsus’un kızları anadan yavuz.

***

Bağ:

Yol verin bayanlar parka geçelim.

Şu Tarsus Parkı’ndan bir gül seçelim.

 

*CEYHAN-1963

Radyodan aldığım zaten sembolik ücretti. Bu ücret de beni tatmin etmiyordu. Bu defa Ceyhan’dan istediler beni, gittim beğenmedim. Çünkü yarı pavyon-bar karışımı bir yerdi istemedim. Ceyhan’da bir kebapçıya girdim beni tanıdılar. Sahibi bana kendini tanıttı:”Ben Mustafa Önder” dedi. Sohbet ettik. Mustafa Usta, kardeşinden bahsetti:”Kardeşim Ali Rıza Önder var. O da tambur çalıyor. Malatyalı Fahri Kayahan’dan okuyor” dedi ve kardeşini çağırttı, tanıştık. Ali Rıza Önder temiz giyimli, efendi bir arkadaştı, onu sevmiştim.

Ali Rıza’ya sordum, Ceyhan’da Aile Bahçesi var mı diye. Ali Rıza bana:”Valla burda, çamlığın içinde Ebenin Bahçesi diye bir yer var. Bazen müzik koyuyor, Ceyhan’da sesi güzel çocuklar oraya gidip amatörce okuyor, bir de ırmak kenarında terk edilmiş bir çay bahçesi var. Sahibi Belediye Başkanımız Ökkeş Sabitoğlu bahçeyi çalıştıramadı. İstersen gidip bakalım” dedi. Gittik; bahçeyi gördüm, gerçekten virane olmuş..! Ağaçların altında nargile ile uyuşturucu içenler mi dersin, sahne kulisinde barbut atanlar mı dersin, hepsi vardı. Oysa yer güzeldi. Girişin sağında kışlık bir yer, solunda içkili bir yer yapmışlar, ilerisi de sahnesi olan çay bahçesi. Ben Belediye Başkanı Ökkeş Sabitoğlu’nu buldum. Sezonluk anlaştım ve Adana’dan arkadaşlarımı getirdim. Bahçeyi her yönden temizledik. Bahçe pırıl pırıl oldu.

Bana sanatçı lazımdı. Ceyhan Pavyon’da iki kız kardeş de program yapıyorlardı. Babaları da onlara tamburla iştirak ediyordu. Grubun adı “Sevimli Kardeşler”di. Sevil ve Perihan Sevimli kardeşler. Babaları ise Şakir Mukim. Yani ben Urfa’da iken birçok eseri dinleyip, öğrendiğim Mıkım Tahir’in akrabası oluyordu. Bu grupla anlaştım. Şimdilik ben ve bu grup yeterdi. Zaten ben iki saate yakın program alıyordum. Bu arada Ceyhan’dan önce Ali Rıza Önder’e program verdim. Arada bir Ceyhan’da yeni yetişen ve sesi güzel arkadaşları sahneye çıkarıyordum. Bunlar Erkan Sürmen, Hakkı Bulut gibi arkadaşlardı, lisede okuyorlardı. Bağlama grubumda ise, Adana’dan rahmetli Necmi Günaçtı  ve Malik Yolaç vardı. On üç, on dört yaşlarında olmalarına rağmen beni tatmin edecek kadar bağlama çalıyorlardı. Ayrıca yine, Ceyhan’da yetişip bağlama çalan Necdet Doğanay, İzzet Yıldızdoğan, İsmail Aslan gibi arkadaşları da gruba aldım. Ritim olarak da Adana’da bana sahnelerde devamlı darbuka çalan İsmet Cengiz ve Haşim Şahin’i getirmiştim. Ceyhanlı Cabbar diye bir arkadaş da kaşık çalıyordu. Ceyhan’da ilk defa böyle bir grup ve sahne çalışması olunca bahçe dolup taşmaya başladı. Bu arada Adana İl Radyosu’ndaki arkadaşlarımı birer birer getirip sahneye çıkarıyordum. Ben gündüzleri Adana’da, geceleri ise Ceyhan’daydım, yani program sona erince Adana’ya dönüyordum ve radyo çalışmaları devam ediyordu. Yukarıda bahsetmeyi unuttum; Adana’dan bana devamlı kaval çalan Maraşlı Hamdi Yüksek ve Ceyhan’dan bağlama yapıp satan Şevket Eser adındaki arkadaşları da grubuma dahil etmiştim. Sezon sonu yaklaşıyordu. Çay bahçesi tıklım tıklımdı. Bu durum, mülk sahibi olan Ceyhan Belediye Başkanı Ökkeş Sabitoğlu’nun gözüne battı. Bana adamı ile haber gönderdi.  Çay bahçesini geri istiyordu. Ben de geri verdim.

Bu arada, Ceyhan’da tanıştığımız, çalıştırdığım Irmak Çay Bahçesi’nde program yapan  İzmirli ses sanatçısı Ayten Sinem’le, çay bahçesini kapatıp Adana’ya döndüğümde 1962’nin sonunda imam nikâhıyla evlendim. Evlendikten sonra da adını Ayşe Canan olarak değiştirdim. 1966’nın başında. Ben İstanbul’a gittim, eşimi annemlere bırakmıştım. Sonraları eşimi de İstanbul’a getirdim.

sürecek



YAZARLAR

  • Çarşamba 33 ° / 22 ° Gök gürültülü sağanak yağış
  • Perşembe 35 ° / 22 ° Güneşli
  • Cuma 34 ° / 22 ° Güneşli
  • BIST 100

    119.442%0,09
  • DOLAR

    6,8653% 0,11
  • EURO

    7,7812% 0,57
  • GRAM ALTIN

    399,89% 0,99
  • ÇEYREK ALTIN

    659,8185% 0,99