Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


ALEVÎ BEKİR’İN ÖYKÜSÜ


Gavız Bekir, öksüz büyümüş, yokluk- yoksulluk içinde, bedensel olarak da, ruhsal olarak da gelişememiş; her haliyle yetersiz kalmış biriydi. Çocukluğundan beri, hep horlanmış, hırpalanmış, aşağılanmıştı. Köylü, içi yetkinleşmemiş ürüne dedikleri gibi, Bekir’e de “ Gavız” sıfatını uygun görmüşlerdi.

Asker ocağına varır varmaz, sanki alnında yazılıymış gibi, onbaşısı, çavuşu, subayı, suratında tokat denemesi yapmaya başlamışlardı. Dayak ortamında feleği şaşıyor, burnunun suyu ağzının suyuna karışıyordu. Gene de dayanıklıydı, düşmüyordu. Neyleyim ki, biri bırakıp, diğeri başlıyordu. “Ezilmişlik” diye bir lâf duymuştu, ama bu muydu ezilmişlik? Yoksa daha un- ufak mı olunacaktı, ayırtına varamıyordu?

Gavız Bekir’in durumunu izleyenleri, dört ana grupta görmek olasıydı: Katıla katıla gülenler, nanik yapanlar, kılı bile kıpırdamayanlar ve de acıyanlar…

Acıyanlar da, kendi içinde ayrışacak gibiydi: Acıdığı gözlerinden okunanlar; dişini sıkıp gıcırdatarak, zalime hınçla bakanlar ve de gözleri buğulananlar…

Bölüğün kıdemli erlerinden Zülfikâr Ali’nin tavrı, daha da dikkat çekiciydi: Onun, yüzünde, gözlerinde, davranışlarında, acıma duygusunun tüm belirtileri yalım yalım yankılanıyor; sahiplenme duygusuna doğru, usulcacık akıyordu.

“ Zülfikâr” sözü, Ali’nin takma adıydı. Hazreti Ali yanlısı olduğu; hatta “ Ben Hazreti Ali’nin kılıcıyım” dediği için; arkadaşları ona, “Zülfikâr” adını takmışlardı. Kılıca benzetilmesine, gözünün pekliği de katkıda bulunmuş olabilirdi.

Zülfikâr Ali, Bekir’e acıyordu. Ona yapılanları insanlık dışı sayıyordu, ama Bekir adından da hiç hoşlanmıyordu. Üstelik hoşlanmayışının nedenini de, iyice bilmiyordu. Büyüklerden hep öyle duymuştu. Ne olursa olsun, Bekir’in horlanışını gördükçe, zıvanadan çıkıyor, Bekir’i- mekiri unutuveriyordu. Hınçla sıka sıka, dişlerinin; çene kemiğinin ağrıdığını hissediyordu. Tavrını saklayamaz duruma gelmiş olmalı ki; dayakçılar ona da iyi gözle bakmaz olmuşlardı.

Görünen o ki, Ali, Bekir yanlısı olarak görülmeye başlamış; dolayısıyla, Bekir de bundan etkilenmişti. Bakışma düzeyinde başlayan yakınlaşma; karşılaştıkça selamlaşarak gelişmiş; sonunda dertleşme düzeyine ulaşmıştı.

Bir gün, boş bulundu Ali:

“ Arkadaş, keşke adın Bekir olmasaydı” deyiverdi.

Bekir, anlamadı, boş gözlerle baktı bir süre, sonra;

“ Neden?” dedi.

Ali ne desindi? Nasıl anlatsındı? Aslında, ağzından kaçırmıştı.

“ Arkadaşım, nedenini, doğru- dürüst, ben de bilmiyorum. Bizim büyükler, Bekir, Osman gibi isimleri hiç sevmiyorlar. Hele bir “ Yezit” lâfı var ki, düşman başına…”

“ Ah! Senin adın Hüseyin olsaydı, tadından yenmezdi” dedi.

Bu konuşma, dostluklarının anahtarı oldu sanki… Buluşmaları sıklaştı; dertleşmeleri iyice yoğunlaştı. Konuşmaktan yorulduklarında Ali, yanık sesiyle, Alevî- Bektaşi ozanlarının deyişlerini söylüyor; taşıdıkları anlamları açıklamaya çalışıyordu.

Bekir arkalanmıştı artık; üstüne fazla gelinemez olmuştu.

Söyleşilerinde Ali, Bekir adını kullanmamaya çalışıyor; onun yerine, “ Arkadaşım”, “ Can yoldaşım”, “ Hemşerim” gibi söylemleri yeğliyordu.

Ali’nin duyduğu sıkıntının bir benzerini de Bekir duyuyordu: Ali’ye karşı duyduğu dostlukla; ismine duyulan tepki zıtlaşıyor gibiydi. Bekir, illetli bir hasta konumunda görüyordu kendini. Ama neyin nesiydi bu? Kimin seçimiydi isimler? O, bir mülkiyet miydi? Yararı neydi isimlerin? İnsanları birbirinden ayırmaktan başka ne işe yarıyordu? Annesi, Babası sağ olsaydı: “ Bu ismi niçin koydunuz bana?” diye çıkışmak geliyordu içinden.

Oysa dostluğun, arkadaşlığın yararları; yaşamı zenginleştirici etkileri, somutça ortadaydı. Askerlik dönemleri sona yaklaşırken, buluşmaları daha da sıklaştı. Ali, Alevî kültürü hakkında, edinebildiği tüm bilgileri, Bekir’e, öykü tadında, aktarıyordu. Yani, iyi bir eğitimci sayılabilirdi Zülfikâr Ali.

En sonunda, Ali’nin askerliği bitti. Bekir’inki de çok sayılmazdı. Hıçkırıklar içinde, yaşlı gözlerle vedalaştılar, Arkadaşlıklarının sürmesi için, istekler ve söz vermeler kitapları doldurabilirdi.

Sayılı gün çabuk geçermiş. Bekir’in askerliği de sona erdi; sağ salim köyüne ulaştı. Eşi- dostu, teşbih çeker gibi, “ Hoş geldin Bekir! Geçmiş olsun Bekir!” deyip duruyorlardı.

Ne var ki, esenlik için söylenen bu sözler, Bekir’in tüylerini diken diken ediyor; nefret uyandırıyordu. Keşke, Bekir adını hiç kullanmasalardı. Üstelik bu hoşnutsuzluğun farkına varanlar da oluyor; Bekir’in kibirlenişine veriyorlar, “ Ceviz, kendi kabuğunu beğenmez olmuş “ diyenler, hızla artıyordu.

Oysa Bekir, dostça konuşmaya çalışıyor; önemli bulduğu şeyleri, durmadan anlatıyordu. Askerlik arkadaşı Zülfikâr Ali’den söz etti. Ona, niçin Zülfikâr dendiğini anlattı. Hazreti Ali ve Zülfikâr hakkında öğrendiklerini aktarırken, gözleri koskocaman oluyordu. Arkadaşlıklarını anlatırken, öğrendiği Alevî deyişlerini de eksiksiz dillendiriyordu. Giderek, esenleme söyleşileri, Ali’den başlayıp, Alevî kültürüyle sona erer hale gelmişti. Dinleyicilerin tepkisi fazla gecikmedi; “ Yahu, ‘kırk yıllık Yani, olur mu Kani?’ diye bir lâf var ya; olurmuş demek; Yirmi yıllık Sünni Bekir, Alevî olmuş çıkmış. Başımıza taş yağacak.” Bir yandan da, durmadan köyüne çağırıyordu Ali. Bu isimle nasıl gidecekti? Kendi köyünde, hısım- akrabası bile, Alevî Ali ile arkadaşlığını yadırgarken, Ali’nin köylüsü, Bekir adına alkış mı tutacaklardı? Belki de “ Bizim Ali, Yezit olmuş” diyeceklerdi.

“ Ne iştir bu? Diyordu Bekir, “ Tanrımız bir; peygamberimiz bir; dinimiz bir. Üzerimize, etiket gibi, yapıştırılmış olan isimler yüzünden, ne hallere düşüyoruz, ya Rabbim!”

Sonunda, adını değiştirmeye karar verdi Bekir. Hem de “ Hüseyin” koyacaktı. Çünkü Hazreti Hüseyin hakkında çok bilgi vermişti Zülfikâr. Kerbelâ olayını ağlayarak anlatmış; Bekir de, gözyaşlarıyla katılmıştı, bu gönül depremine. Çok zaman geçirmeden, tanıdığı bir avukata başvurdu; biraz zor da olsa, olabileceğini öğrendi.

Elbette, akrabalarından, arkadaşlarından, kim duyduysa karşı çıktı. “ Dedemiz Bekir’in adını beğenmeyip de, değiştirmek de ne oluyor? Böyle densizlik görülmüş mü? Allah’ın gavızına bak len! Adam olmuş da, dedesinin adını beğenmiyor. Atalarımızın kemiklerini sızlatmaya ne hakkı var arkadaş?” diye, veryansın ediyorlardı.

Başlangıçta basit gibi görülen isim konusu, gittikçe büyümüş; kimisi sitem etmekle yetinirken, kimisi “ Seninle tüm ilişkimizi keseriz ha!” diyecek düzeye götürmüştü.

Hele, mezhep dedi- koduları yaygınlaştıkça, karşı çıkışların içinden, tehdit kokuları çıkmaya başlamıştı. “ Kim bilir, Kerbelâ’ da ölenlerin kaderi, tüm taraftarlarına da yansıyabilir. Hikmetine karışılır mı?” kabilinden sözler, ağız uçlarında geziniyordu…

Bekir bunalıyordu. Derdini açabileceği, içini dökebileceği kimsesi yoktu. Köyden çıkıp gitmeyi bile düşündü; ama nereye gitsindi, nasıl gitsindi?

Yakınında bir tek Cingöz Hacı kalmıştı. Hacı’nın, Hicaz’a gitmekle bir ilgisi yoktu. Onu, doğuştan hacı saymışlardı. Gerçekten cin gibi, işlek zekâlı biriydi. Konuşkandı, şakacıydı, Bu özellikler, onu sempatik kılmışsa da; arsızlık ve yüzsüzlük yüzünden, saygınlıkla arası hep açık kalmıştı. Neylesin ki, “ Denize düşen yılana sarılır” kabilinden, Hancı’ya sarıldı Bekir.

Akyokuşun ucunda karşılaştılar akşamüstü. Selamlaşma, hal- hatır derken, oturup, birer sigara tellendirdiler. Lâf lâfı açtı, konu gelip çattı Bekir’in sıkıntısına. Hacı, nedenini bilmese de, Bekir’in bunaldığını seziyordu. Zaten, Bekir’in dayanacak hali kalmamıştı; kusarcasına döktü içini. Köyü terk etmeyi düşünecek kadar çaresiz kaldığını, oflaya- puflaya anlattı. O, derdini dökerken; Hacı, cinliğinin zirvelerinde geziniyor, çıkış yolu arıyordu.

“ Dur Bekir gardaş!” dedi, ansızın.

“ Yahu, bu sizin sülalede hiç Hüseyin adında kimse yaşamamış mı?”

” Bilmem.”

“ Nasıl bilmezsin be! İnsan, sülalesini bilmez mi?”

“ Hacı gardaş, bilsem ne olacak? Niye soruyorsun bunları? Ne işimize yarayacak?”

“ Var mı, yok mu, hele bir tarayalım da?”

Bilebildikleri kadar sülalenin dökümünü yaptılar. Hacı, köyün yaşlılarından, gözüne kestirdiklerini deşelerken, bir Hüseyin Dede’ye ulaştı. Bekir’in annesinin dedesi Hüseyin’di. Orta yaşın sonlarına kadar bekâr yaşadığı için, köylü ona “ Bekâr Hüseyin” adını takmıştı. Bu iyi bir rastlantıydı. Hemen, Hacı’nın cinleri çalışmaya başladı:

“ Bak gardaşım” dedi Hacı: “ Senin çıkış yolun şu: Bekâr Hüseyin Dede, Cuma günü senin rüyana girip, gözyaşları içinde, ‘ yazıklar olsun size; onca çocuk büyüttünüz, isim koydunuz da, birine benim adımı vermediniz. Bu günden tezi yok, benim adımı sen taşıyacaksın’ dediğini, yemin- billah ederek; sıkıştığında hüngür hüngür ağlayarak, anlatacaksın. Kimse gözyaşına dayanamaz. Ben arkandayım, hiç korkma.”

Bekir ürperdi birden. İliklerine kadar titredi. Dili tutulmuş gibi kaldı bir süre. Sonra Cingöz Hacı’nın koluna sarılarak, yalvarırcasına;“ Gardaş, yalan söylemek olur mu? Hem de, ölmüş mübarek atamızın üstüne dalavere çevirmek denmez mi buna?”

Birden, arkadaşı Zülfikâr Ali geldi gözünün önüne. Karşısında duruyordu sanki. Kollarını olabildiğince açmış “ Gardaş! Can yoldaş! ‘ Eline, diline, beline sahip olmak,’ anayasamızdır bizim” diyordu. Bekir, çıldırmış gibiydi: “ Olmaz! Yapamam! Yapamam arkadaş! Bu yalanı söylersem, köylü öldürmese bile, vicdanım öldürür beni. Yapamam” Hacı, yavaşça Bekir’in başını göğsüne yasladı: “ Bak arkadaşım, bu yalancılık sayılmaz. Yalan, bir menfaat için söylenirse, birine zararı dokunursa kötüdür, günahtır. Bunun kime ne zararı var? Ölmüşleri hatırlamak, anmak sevaptır bile. Allah rahmet etsin.”

Bekir, çaresiz kabul etti sahte rüyayı. Köylü inanacak mıydı bakalım? İnanmasa ne olurdu; en azından izi kalırdı? Günler geçiyor, rüyayı anlatmaya, bir türlü girişemiyordu Bekir. İmdadına gene Hacı yetişti:

“ Bizim Bekir erişip, uçarsa hiç şaşmayalım; geçmişleriyle ilişki kurmaya başladı vallahi” deyiverdi, fısıldar gibi. “ O ne demek?” dediler. Kıyısından- köşesinden biraz anlattı;

“ En iyisi, kendisine sorun canım” deyip, çıktı içinden.

Bekir’e birkaç kişi sordu. Derken, duyan geldi, duyan geldi, koskocaman bir halka oluştu. İş başa düşmüştü artık. Bekir, rüyasını ağlaya ağlaya anlattı. Coşkun sel olan gözyaşının üstünde, yeminler kibrit çöpü gibi yüzüyorlardı.

Önce, inanmaz inanmaz dinledi köylü. Birbirlerine bakıp, dudak büküyorlardı. “ Haydi be! Nerde görülmüş böyle rüya?” diyenler çıktıysa da; inananlar safı, mantar gibi, çoğalıyordu. Kimileri, başını sonunu dinlemeden, savunanlar safında yerini alıveriyordu.

İş rayına giriyordu artık. Davayı açmak için, iki tanık istiyordu avukat. Tanığın birisi belliydi, Hacı olacaktı da, ikinci kim olacaktı? Hacı, ifadesini hazırlamıştı bile: “ Bekir’le biz çocukluk arkadaşıyız. Oyun oynarken filan, ona Hüseyin diye çağırırlardı. Dedesi, Bekâr Hüseyin’in adı verilmiş ona. O yüzden; “ Adı verilen gibi, sen de mi bekâr kalacaksın?” diye takılırdı büyüklerimiz. Biz de, gıcıklık için, ‘ Bekâr Hüseyin, Bekâr Hüseyin!’ diye, alay ederdik. Sonradan, nasıl olduysa oldu; o, Bekâr sözü, Bekir’e dönüştü, Hüseyin de unutulup, gitti. Ya da birileri, Bekir’le Hüseyin bir arada olmaz diye, düşünmüş olabilir. O nedenle, bu kişinin adı Hüseyin’dir efendim” diyecekti.

Bekir ile Hacı, her gün buluşup, hem demleniyor, hem çözüm için kafa yoruyorlardı.

Sorun, ikinci tanıkta düğümlenip kalmıştı. Bekir’in ikna gücü zayıf olduğundan, o tanığı da Hacı bulacaktı. O nedenle Hacı, canla- başla arıyor; umduğu kişilerin önüne diz çöküp, bin bir dereden su getirircesine, dil döküyordu: “ Gardaş, bu konuda kimseye bir zarar gelmeyecek. Amacımız, bir arkadaşımızın gönlünü hoş etmek. Zarar söz konusu olacaksa, masraftan dolayı, Bekir’in zararı olur. Gönlünde yatan amaca kavuşmak için, o kadar özveriyi gösterecek elbette.”

Sonunda, Süllü’yü buldu Hacı. Lâkabı Süllü olan Süleyman, ilkokul arkadaşlarındandı ve şöyle diyecekti: “ Efendim, biz ilkokulu birlikte okuduk. Bu arkadaşa ‘ Bekâr Hüseyin’ diyorduk. Çünkü ailesi öyle diyordu. Daha nüfus cüzdanımız yoktu. Öğretmenimiz, ‘ Çocuğun evlisi- bekârı mı olur, bu Bekir’dir’ diyerek, ‘ Bekir Hüseyin’ diye yazmıştı. Sonraları, Bekir’i kaldı, Hüseyin’i unutuldu, nedense? Ben, o kadar biliyorum efendim.”

Nihayet, dava açıldı ve tere yağdan kıl çeker gibi de bitti.

Yalnızca, Hâkim Bey’in “ Genellikle, soyadı değişikliği isterler. Sen, neden öz adını değiştirmek için, bu kadar çaba harcadın?” sorusuna; “ Dedeme saygımdan efendim” demekle yetindi Bekir.

Eski Bekir, yeni adının sevinciyle havalara uçuyor; Cingöz Hacı’yı döne döne öpüyordu. Aynı zamanda, onca aykırılığa karşın, kazanılmış bir zafer sayıyor; müthiş bir mutluluk duyuyordu.

Mahkeme sonucunu, merakla bekleyenin biri de Zülfikâr Ali’ydi. Sık sık telefonlaşarak, bilgi alış verişinde bulunuyorlardı. Mahkeme çıkışı hemen aradı ve “ Ben, acar Hüseyin” diye takdim etti kendini. Ali’nin yanıtı kararlıydı: “ Kararın kesinleşmesini bekle, sonucu alır almaz, bizim köye gel” diyordu. Çok beklenmeden karar geldi. Resmen görülüyordu ki, Hüseyin, Bekir’i devirip, tahtına, bir güzel, kurulmuştu.

Ne var ki, ilk anda duyduğu o heyecan; o mutluluk, uçup gitmiş; yerine, nedeni belirsiz bir hüzün çökmüştü. Bu hüzün, Bekir sözcüğüne veda edilişten mi; yoksa yeni isimden çok şey beklenmiş olduğundan mıydı? Nedeni, ne olursa olsun, eksilen bir şey vardı. Son bir umut, Zülfikâr Ali’deydi. Yapacağı ziyaret, belki dağıtırdı hüznünü…

Ali, kasabada karşıladı Hüseyin’i. Öyle bir kucaklaştılar ki, görenler “ Bunlar yapıştı, ayrılamazlar” dediler. Sessizce bakışıyorlardı. Söylemek istedikleri öylesine yığılmıştı ki dillerine; dili tutulmuş gibi, kalakaldılar. Epey sonra kendini toplayan Ali, “ Gardaş, köyde konuşalım da, anlatacaklarımız bölük- pörçük olmasın” diyebildi.

“ Köy, çok uzak değildi çabuk vardılar. Akşam yemeğine, daha birkaç saat vardı. Gündüz gözüyle çevreyi gezdiler. Eşsiz bir doğa ve son derece bakımlı bir köydü gördükleri. Köy kahvesine de uğradılar. Ali, köylülerle tanıştırdı Hüseyin’i. İsim olayından hiç söz etmedi. Askerlik anılarını dile getirdiler çokça. Zaten, askerlik anısı olmayan yoktu ki! Söyleşi çok tatlıydı. Konuşmaları uzun süre dinleyen Topal Nebi, birden bire söze girdi:“ Yeter be! Biz de yaptık bu askerliği” Bir sessizlik çöktü ortalığa. Biraz sonra, bir başkası;“ Sen, nerde yaptın askerliği, Nebi yeğen?” deyince, anlaşıldı ki, Nebi, askeri hastaneye kadar gitmiş, çürük raporu vermişler.

Bir haftalık konukluk süresinde, hoş saatler geçirdiler. Sıkıntılarını unutuverdi Hüseyin.

Bir sohbet sırasında, “ Hüseyin can, gel, seni bizim köyden evlendirelim. Ne dersin?” deyiverdi Ali. Bir şeyi, ansızın söylemek, onun huyuydu zaten. Gafil avlayıp, istediği tepkiyi alabilmek içindi belki.“ Nerden nereye” diye düşündü Hüseyin. Kim bilir, Sazlı Köy’e damat gelmek de vardı, belki kaderde. Kim bilir?



YAZARLAR

  • Perşembe 32 ° / 17 ° Güneşli
  • Cuma 31 ° / 17 ° Güneşli
  • Cumartesi 33 ° / 17 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.127%-2,22
  • DOLAR

    8,3176% 0,74
  • EURO

    9,7541% 1,00
  • GRAM ALTIN

    500,05% 0,31
  • Ç. ALTIN

    825,0825% 0,31