Mehmet BABACAN, Eğitimci- Yazar ve Şair


AKASYA


(Eğitim ve Çevre)

Sarıkaya, ormana hasret kalmış bir orman köyüydü. Tek tük ardıç kurularıyla kalmıştı. O çırılçıplak yöreye, orman köyü demek, alay eder gibi geliyordu.

Sarıkaya, Torosların üstündeki yaylalardan birinin ortasında, çevrenin merkezi gibi bir yerleşim yeridir. Akarsuyu olmamakla birlikte, yer altı suyunun zenginliği, bitki örtüsünü epeyce çeşitlendirilmiştir.

Ne var ki orman yaratmada ve de korumada, kültürel geleneğimizin kıtlığı yüzünden, Evliya Çelebi’den çok berilerde orman olan bu bölge; elimizden kurtulamamış çırılçıplak kalıvermiş.

Öğretmenlik yaptığım her yörede halkla söyleşmek ve çevrenin sorunlarına çözüm aramak alışkanlığım olduğundan; köyü ağaçlandırma söyleşisini kış boyu sürdürdük. Epeyce de olgunlaştırdık. Şubat sonu, ağaç dikme mevsimi gelip çattı.

Köyü ağaçlandırmanın önemini, yararlarını, son bir kez daha var gücümle sayıp döktükten sonra, dananın kuyruğu koptu, köyü ağaçlandırmaya oy birliğiyle karar verdik. Ama hangi cins ağaç dikilecekti? Her kafadan bir ses çıkıyordu. Daha çok da çevrede bilinen ağaçlar öneriliyordu. Bense akasya dikmekten yanaydım. Akasyanın dalına, yaprağına; hele mevsiminde çiçek kokusuna bayılırdım. Sonunda, hatırım da göz önünde tutularak, akasyada karar kılındı. Sıcağı sıcağına eyleme geçmek akıllıca olurdu. O nedenle, kahve masasına serilmiş olan ambalaj kâğıdına hemen köyün krokisini çizdim. Fidan çukuru kazılacak yerleri işaretleyip dağıtımını yaptım. Cumartesi sabahı, köylü çukur kazmaya başlarken, ben de Erdemli civarındaki Alata Bahçıvanlık Araştırma’dan fidanları alıverip gelecektim.

Eşimle birlikte indik Erdemliye. Onu bir esnaf arkadaşımın dükkânına bırakarak, Alata’ya gittim. Fidan yoktu. “ Mersin Belediyesi park için yetiştirmişti, belki orada bulabilirsin” dediler. Yola devam ettim. Erdemli- Mersin yarım saatlik yoldu. Neyleyim fidan orada da yoktu. Belki, Tarsus Karabucak ormanlığında bulabileceğim söylendi. Mersin- Tarsus arası da yarım saatlikti. Devam ettim. Ne var ki, Fidan Karabacak’ta da yoktu, ama doğru bilgi vardı: Dikim yapacağım yerin rakımını sordular, 1400 civarıydı. “ Buralarda boşuna arama. Bulsan bile Kıbrıs akasyasıdır, orada yetişmez. Sana yayla akasyası gerekli. Onu da, ya Urfa/Ceylanpınar’da ya da Konya/Ereğli’de bulabilirsin” dediler.

Vakit akşamüstüydü. Geri dönmek üzere Mersin- Tarsus asfaltına çıktığımda önümde 42 plakalı bir tanker durdu. Şoför başını uzatarak sordu:

“ Yolcu musun?

“ Nereye gidiyorsun?

“ Konya’ya”

“ Ereğli’ye uğrar mısın?”

“ İçinden geçerim”

Atladım tankere. Şoför ilk ördeğini avlamıştı.

O zamanlar cep telefonu olmadığı gibi, eşimin beklediği dükkânın telefon numarasını da bilmiyordum.

***

Gecenin ilerleyen bir saatinde vardık Ereğli’ye. Yerde bir metre kar vardı ve yağmaya da devam ediyordu. Otel gibi bir yerde, soğuktan kıvranarak sabahladım. Sabahleyin ilk işim fidanlığı sormak oldu. Gösteriverdiler. Ayaküstü bir kahvaltıdan sonra, daha köpek sıçmadan Müdürün kapısının önüne dikildim.

Hoş bir adamdı Müdür Bey, herkesten erken geldi. İçeriye aldı beni. Çay söyledi, Uzun uzun dinledi. Arada bir ”Yahu Hocam, hâlâ böyle özverili insanlar var mı?” derken, gözleri kocaman kocaman açılıyordu. Sonunda dayanamadı “ Hocam, senin gibi bir adama bu fidanlığın tümünü veririm. Ama bu havada fidan nasıl sökülür? Toprak donmuş betondan beter” Ayağa fırladım “ Ben söktürürüm. Söktürmek zorundayım Müdür Bey. Köye fidansız dönemem. Yeter ki, siz izin verin.”

O iyi yürekli Müdür, bir süre yüzüme ilgiyle baktıktan sonra “ Söktürebilirsen söktür. Hem de beğendiğini söktür. Senden para- pul da istemiyorum” dedi.

Çarşıya döndüm. Fırının karşısında, bir somun sıcak ekmeğin hayaline dalmış iki işsiz yurttaşla, 150 fidan sökmek üzere pazarlık ettim. Pazarlık da sayılmaz aslında, ne istedilerse kabul ettim. Ancak işi yarım bırakırlarsa para vermeyeceğimi kesinlikle belirttim.

Hafiften kar yağarken girdik fidanlığa. Müdür Bey, pencereden merakla bakıyordu. Adamlar, benim gösterdiğim fidanları söküyorlardı. Yani, beton olmuş toprağı kesiyorlardı. Onlar, çalıştıkları için üşümüyorlar, ama ben donuyordum. Çünkü günlük-güneşlik Akdeniz havasına uygun bir giyimle yola çıkmışım; bir pantolon, bir ceket. Ayakkabım hafif bir iskarpin. 145. fidan söküldüğünde dayanma gücüm tükendi, “ Yeter” dedim. Hâlâ izleyen Müdür Bey, kurumun pikabıyla Ankara asfaltına kadar götürüverme inceliğini de göstererek, uğurladı beni.

***

Akşam olmuştu. Sulusepken halinde kar yağmaya devam ediyordu. Sığınacak hiçbir yer yoktu. Sırılsıklam ıslanmıştım. Dişlerimi sıkmaktan ötürü çenem ağrıyordu. Otobüsler fidanları almıyordu. Çünkü fidanların en küçüğü benim boyum kadardı.

Ulukışla’ya kadar gitmek üzere, bir minibüsle anlaştım. Uygun düşerse, trenle Tarsus’a kadar inebilmeyi umuyordum. O da olmadı, tren saatleri uymadı. Fidanları alıp götürmeye gücüm yetmiyor, bırakıp gitmeye gönlüm razı olmuyordu. Yolun kenarında titrerken, şansıma gene bir tanker çıktı. Mersin/ Ataş’a gidiyordu. Önemli ölçüde piyango ikramiyesi kazanmış gibiydim. Tankerin üstüne bağladık fidanları; girdim arabanın içine. Aman Allah’ım, cennet dedikleri yer orası mıydı yoksa? Pozantı’ya gelince “ Uykusuzum, biraz uyumam gerek” dedi şoför. Arabayı çekti kenara, uyudu. Bence sorun yoktu. Elbisem kuruyor, kemiklerim ısınıyordu.

Öğleye doğru uyandı şoför. Yola düştük yeniden. Tarsus civarında bir trafik yığılması vardı “ Trafik kontrolü “ dedi şoför. Bekledik, sıra bize geldi. Jandarma ve polis birlikteydiler. Çünkü 1971 sıkıyönetimi Adana yöresinde hala devam ediyordu. Şoförün belgelerini inceledikten sonra; benden de kimlik istediler. Üzerimde kimlik olmadığının yeni farkına varıyordum. Ne dedimse dinlemediler. Memurum, öğretmenim dedim, olmadı. Fidanları gösterdim, kısaca serüvenimi anlattım, tınlamadılar. Yolun kıyısındaki köy kahvesinde bulunan bir öğretmen, dert anlatma çabamı görünce yanımıza gelip “ Hocam, fidanları ben korurum. Ne zaman isterseniz alırsınız. Hatta nereye götürülecekse söyleyin götüreyim” diyerek teslim aldı. Yalnızca korumasını rica ettim. Kimliksiz birkaç kişi daha varmış, hepimizi bir kamyonete koyup, Adana sıkıyönetim Komutanlığına yolladılar. Hangar benzeri bir yere, hurda eşya gibi boşalttılar bizi. “ Ben devlet memuruyum. Öğretmenim. Beni komutanınıza götürün” diye avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Yakından geçen bir teğmen, kapının önüne gelip “ Kim o bağıran” dedi. Feryadımı bir de ona tekrarladım, hiçbir şey demeden, çekip gitti. Bir on beş dakika kadar sonra, kapıya gelen asker “ Kimdi o öğretmen gelsin?” demeye başladı. Çıktım. Alıp komutana götürdü beni. Omuzu kalabalık, iriyarı bir adam oturuyordu masada. İlk soru kırbaç gibi geldi:

“Sen kimsin?

“Öğretmen Mehmet Babacan efendim”

Nerende yazılı?

Haklıydı. Alnımda yazılı değildi. Yazılı olan kimlikti, o da yoktu cebimde. Acele çıktığım için unuttuğumu söylemem onu da etkilemedi. Sorular devam etti:

“ Hoca radyon var mı?

“ Var efendim.”

“ Sıkıyönetim Komutanlığının, kimliksiz gezmeyin diyen duyurularını hiç duydun mu?”

“ Duydum efendim”

“ Peki, Hoca, sen böyle olursan, ben öteki cahillerle ne yapayım?”

Komutan, yerden göğe kadar haklıydı. Yük müydü sanki? Yeniden söze girdi:

“ Adana’da kimliğini kanıtlayabileceğin bir yer var mı?”

“ Adana’da yok efendim. Ancak Mersin Milli Eğitim Müdürlüğüne sorarsanız “ demeye kalmadı;

“ Seni telefondan görecekler mi? Ya o ismi veren ayrı bir kişiysen?”

Gene haklıydı Komutan. Benim haklı olduğum bir an gelmeyecek miydi?

Zile bastı, gelen askere:

“ Bir polis çağır” dedi. Çok geçmeden genç bir polis girdi içeri;

“ Bu adamı Mersin Milli Eğitim Müdürlüğüne götür. Orda kimliğini kanıtlasın. Yol parası ondan tabii.” Atladık otobüse. Bir saat sonra Mersin’deydik:

“ Evet. Mehmet Babacan bizim öğretmenimizdir” denildi. Ama polis resmi yazı istiyordu. Ben rahatlamıştım. Yazı yazıldı. “ Al memur bey, götürüp verirsin” deyince; memur koluma yapıştı;

“ Olur mu Hocam? Sen bana teslim edilmiş durumdasın. Ben seni geri teslim edeyim de, sonra ne yaparsan yap.” Yeniden gittik Adana’ya. Komutan yazıyı aldı;

“ Şimdi gidebilirsin Hoca. Bu sana bir ders olsun da, bir daha unutma dedi”

Öyle bir ders oldu ki bundan sonra bir yerime bağlayacağım

“ Nerene bağlarsan bağla. Yeter ki, üstünde bulunsun.”

Teşekkür edip ayrıldım. Emanet ettiğim fidanları da alıp, Erdemli’ ye ulaştım. Tabii, aranmadığım yer kalmamış. Bir ekip sağlık kurumlarını araştırırken; diğer bir ekip karakolları taramış. Belediye hoparlöründen duyurular da çabası.

Evet. Diktik akasyaları. Diktik de, ağaçları korumanın, dikmekten daha zor olduğunu ve daha çok özveri istediğini, bir türlü öğrenemedik.9. 9. 2020



YAZARLAR

  • Perşembe 32 ° / 17 ° Güneşli
  • Cuma 31 ° / 17 ° Güneşli
  • Cumartesi 33 ° / 17 ° Güneşli
  • BIST 100

    1.127%-2,22
  • DOLAR

    8,3176% 0,74
  • EURO

    9,7541% 1,00
  • GRAM ALTIN

    500,05% 0,31
  • Ç. ALTIN

    825,0825% 0,31