Adım Adım Adana - KANAL´DAN KILAN´A BİR YAZ GEZMESİ
Tarih: 2.8.2017 09:19:55 / 1608okunma / 0yorum
Cumali KARATAŞ

/resimler/2017-8/2/0924580109657.jpg            Klan´a bir yaz günü gitmiştik. Bazı eksiklikler nedeniyle yarım kalan ve ancak geçtiğimiz günlerde tamamlanan, yaklaşık yedi-sekiz yıl önce gerçekleştirdiğimiz bu geziye ait olan izlenim ve düşüncelerimize bir anı yaklaşımıyla şimdi yer veriyoruz.

Çukurova´ya Temmuz sıcağı yine bütün acımasızlığıyla düştü… Nem oranının yüzde 90-95´lere ulaştığı, teknolojinin törpülediği ekolojik olguların toplumsal bir kaygı halini aldığı günümüzde, Çukurova´da artık durulacak gibi değil…Kızgın asfalta düşen ateş parçacıklarının yansıttığı sıcak hava dalgası adeta canından bezdirir insanı. Sokağa çıkmak adeta cesaret işi haline gelir. Özellikle yaşı olan insanlar için, yaz döneminde Çukurova´da olmak, kâbus günleri gibi bir şey. Ekonomik sorununu bir ölçüde bile olsa gideren Adanalılar Tekir, Bürücek, Çamlıyayla, Çamalan, Kızıldağ, Namrun, Gözne, Zorkun gibi Adana, Mersin ve Osmaniye yaylalarına akın eder.  Adana´nın Karataş ve Yumurtalık ile Mersin´nin Kız Kalesi, Taşucu gibi deniz sahillerine giden yazlıkçılar ve günübirlikçiler de var. Biz de Klan yaylasına yola lıyoruz. Ama önce Serkan…

/resimler/2017-8/2/0925250735208.jpg            Eskiden yaz döneminde damdan düşme olayları ile kanalda veya nehirde boğulma olaylarının yol açtığı ölümcül olaylara sıkça rastlanırdı. Kuşkusuz ki çok katlı yapılaşmanın, damlarda cibinlikle yatılan o eski günlerin yerinde yelleri estirdiğini; damdan düşme olaylarının önünü ağırlıklı olarak kestiği yadsınmıyor. Son yıllarda belediyelerin nehir kenarlarında cep havuz ve kent içlerinde yüzme havuzu yapma gibi çalışmalarının da boğulma ölümcüllüğünü bir ölçüde azalttığı gözlenmekte.Ama yine de arada bir kanalda ve asi Seyhan´da boğulma olaylarına rastlanmaktadır. Bu talihsizliğin ağına düşenlerden biri de bizim halaoğlunun oğlu Serkan… Yıllardır İstanbul´da bulunan aile henüz üç-dört gün önce Adana´ya yeniden dönerek,  Şehit Duran mahallesindeki baba ocağına yerleşiyor. Yüzme bile bilmeyen Serkan fiziksel olarak kendisinden daha küçük olan arkadaşının uyarısına aldırmadan, kendisiyle Seyhan nehrinin kenarında suya giriyor.Sonunda olanlar oluyor. Boğulma tehlikesi geçiren arkadaşı kurtarılsa da, biraz daha uzakta olan Serkan  kurtarılamıyor ve kara haber çabuk duyuluyor…Yozlaşan, yabancılaşan bayram görüşmelerinin bile hısım, akraba ilişkilerinde etkisinin azaldığı günümüzde, ancak düğün dernek veya böyle acılı günlerde toplanan hısım, akrabanın da Serkan´ın son yolculuğunda bir araya geldiği görülüyor.

/resimler/2017-8/2/0925573548331.jpg            Derler ya:”Genç ölümü zor ulur.” diye… Yüreklerden, bedenlerden yansıyan görülmemiş bir acı seli Serkan´ın cenazesinde sokaklara taşıyor. Aklını yitirecek bir ruhsal yıkım içindeki babası ve annesi ne yapacağını şaşırmış. Kardeşleri ve yakın akrabalar sürekli ağlamaktan bitkin bir durumda. Cenaze arabası geldiğinde ise son defa görebilme arzusu ile saldırırcasına arabaya yöneliyorlar. Binbir zorlukla cenaze arabası yoluna koyulduktan sonra, Yenibey mahallesinden geçerek Akkapı mezarlığına doğru yol alıyor cenaze konvoyu. Onun dedesi, benim halamın beyi olan Genco´nun yanında açılmış olan mezar yerine bırakılıyor Serkan. Kubûllenilemeyen bir aykırı duruşla son görevimizi yaparken, Serkan ve ailesinin üç, dört gün önce İstanbul´dan geldiklerinde dedesinin mezarını ziyaret etmeleri gibi bir ilginçlik de “Toprağı çekti.”, “Yerini görmeye geldi.” gibi ilginç sözlerin duyulmasına neden oluyor. Binbir acı içinde Serkan´ı toprağa verip dönüyoruz. Candan sevdiklerinin yüreğinde ömür boyu küllenmeyen bir yangın, görünmeyen alevini yükselterek, gizli hapsine başlıyor. İşte böyle bir acıklı bir olay sonrasına denk geliyor Kaln yolculuğu.

/resimler/2017-8/2/0926300423958.jpg            Yönümüzü Toroslar´a veriyoruz bu acıyla… Geçen yazdan beri gitmeyi tasarladığımız Kılan´a (Aktoprak) doğru arabamız yol alıyor…  Arkadaşımız Necdet Öztürk´ün köyü olan Kılan´da, Kılanlılar Derneği (Kılander) tarafından ikincisi düzenlenen Kılan şenliğine davetliyiz. Fakat tereddütlü bir yolculuğumuz oluyor…”Adana yollarında” ve “Canım, gülüm postacı” başta olmak üzere yüzlerce türküye imza atan konservatuar şefi güzel insan Abdurrahman Yağdıran gibi bir müzik ustasının da bizimle birlikte olacağı yolculuğa, rahatsızlığı nedeniyle katılması olanaksızlaşınca, gideceğimizin de son anda kesinlik kazandığı Kılan gezisinde, araba sahibi arkadaşla birlikte Pazar sabahı yola koyuluyoruz.  Yolda, konuşmayı da seven kültürlü dostla yol boyunca Adana üzerine konuşuyoruz… Ekonomi ve isithdam üzerine olauyor konuşmalarımız. Başpınar bölgesinde irili ufaklı yirmi iki fabrika kurulduğunu söyleyen arkadaşımız, G.Antep Belediyesi´nin bu fabrikalara ortak olarak, iki bin civarında istihdam yolu açtığını söylüyor. Tabii ki bir de Belediyelerin KİT örneği BİT kamburuna sahip olma olumsuzluğu aklımıza geldiğinde arkadaş ortak yoluyla ve başka biri tarafından işletildiği için böyle bir şeyin olmadığı açıklamasını getiriyor. Adana´nın azalan pamuğu nedeniyle K.Maraş´ın tekstilde yıldızının pğarladığı da konuşmalar arasında geçiyor.

/resimler/2017-8/2/0926552611946.jpg-Akrostiş

            Yen!... O sevdanın doruğunda yüreğin
            Esen fırtınalarda kanatsın tutkusunu...
            Nice kanlı pusuların düşman izleri
            İhanet savururken kuşatmalarda
            Can demiş:, can vatan, yurt sevda...
            Erliğin zamanı şimdi değilse ne zaman?
                        Yeni bir silkinişin fırtınasında kopar
                        Erer sonsuzluğun kalbine özgürlüğün türküsü
                        Ne zaman gözükürse yine Gazi Mustafa Kemal

                        İleri... İleri..." diye Kocatepe´de
                        Cumhuriyet´in altın tuğlalarına yüreğinde kardığı,
                        Erdem ve barışın laisizm harcıyla.
            Yenice bir gün doğuyor yine barışın yurdunda
            Erdemli ulusun gönlünde gül açıp
            Nerelerden gelmiş bu yediveren sevdası
            İçinde boy verip, tutkuyla dallanan?
            Cumhuriyet kurulmuş, kök salıp kalplere
            Erdemli armağan demokrasi halkıma.
                                                           
            *(Yeni Adana Edebiyat ve Sanat Sayfası/08.01.2007)

            * (Yenice Belediyesi Laiklik ve Barış Şiirleri Antolojisi/2006)

            Vatanın nasıl kurtarıldığı ise, “Bende bu vakaiyenin ilk hissi teşebbüsü bu topraklarda doğdu” diyen Gazi Mustafa Kemal Paşa´ya ilham kaynağı olan güzel Adana´nın bereketli topraklarındaki ölümcül vatan sevdasının alevlendirdiği aşk dolu yüreklerdeydi. Sevdalı gönüllerin yaktığı kutsal ateş, aşkı ölüme dönüştüren bir gizli aşkın albenisini “Vatan=namus/namus=ölüm/ölüm=aşk” denklemindeki yurtseverlikle seve seve pekiştirmişlerdi.  

ÖZGÜRLÜĞÜN DESTANI (*)
            Dağların aşılmaz doruklarından
            Geçip de kurduk biz bu vatanı...
            Ege´de, Akdeniz ve Toroslar´da
            Döş döşe vuruştuk her karış toprak için.

            Ölümcül tadına sevgiyle vardık.
            Gizli siperlerde yiğitçe vurulup.
            Kanlı gömlekleri onurla dalgalandırmanın.^

                                   ***
                        Vatan namus demekti...
                        Namus demek ölüm,
                        Ölüm aşk.
                        Ve aşk toprak...
                        Kalır mıydı İngiliz´e, Fransız´a?..
                        Geldikleri gibi giderler diyordu Gazi Kemal
                        Geldikleri gibi...
                        Toroslardan Akdeniz´e, Çukurova´ya
                        Seyhan, Ceyhan gibi kan nehirleri dökeriz...
                        "Ben de bu ilk vakaiyenin hissi..."

                        ***
            Sıradağlar gibi dikilip Kuvva-i Milli
            Döş döşe vuruşurdu Mustafa Kemal´in askerleri.
            Sert geçen bir kışın verdiği tipi
            Yaman tutmuştu Gülek boğazında.

                                   ***
                        Vatanı kurtarmak uğruna.
                        Ölümdü görevi ordunun.
                        En önde gidiyordu Mustafa Kemal.
                        Ve Pozantı´da...

                        Kutsal bir ateş yakmıştı Ahmet Remzi
                        Bir aydınlık kalesinin burcunda

                        Ölümüne siperdeydi Yeni Adana.

                                   ***
            Önce vatan... Kurtulsun bir önce vatan diyordu,
            Dökelim hele bir bu haydutları
            Akdeniz´in, Ege´nin sularına
            Sonra gelir yurduma barış ve demokrasi
            Uygarlığın ve sevgi denizinin sularında
            Yüreği yüreğe sıvar laiklik
            Devrimlerle aydınlanır Türkiyem...

                                   ***
                        İşgalin, tutsaklığın, düşmanlığın
                        Kara günlerinden gelip de geçersin.
                        Barışın izinden yürürsün halkım
                        Söküp alırsın karanlıklardan bağnazlığı.
                        Bilirsin özgürlüğün değerini.
                        Deli sevdaların rüzgârlarında
                        Kurtuluşun destanını yazarsın.
                                   ***
            Bir kanlı hikyesidir Toroslardan Çanakkale´ye...
                Böyle kurulur Cumhuriyet ve demokrasi.
                                                          Cumali Karataş

                        *(Yeni Adana Edebiyat ve Sanat Sayfası/08.01.2007)

                        * (Yenice Belediyesi Laiklik ve Barış Şiirleri Antolojisi/2006)

/resimler/2017-8/2/0927555581893.jpg            Konuşmalarımız sürerken Pozantı´ya geldiğimizi fark ediyoruz… Bu kez arkadaşımız  Belemedik öyküsünü anlatıyor:”Alman mühendisler demiryolunu yaparak geliyorlarmış. Tabii bu ara, Anadolu´dan yapılageldiği ve çalışması yıllarca süren demiryolu yapımında Türkçe de öğreniyorlar Alman mühendisler (l890). Pozantı´ya gelince de karşılarına güneyden kuzeye yarım bir daire gibi Toros dağları dikiliyor. Bakıyorlar,  üç tarafı dağ… Demiryolu güzergahı üzerinde uzun süre düşünüyorlar… Bu olayı sonradan anlatırlarken de ne yapalım, ne edelim ‘bilemedik´ diyorlar. En sonunda tünel açmaya karar veriyorlar. Bilemedik de halk arasında söylene söylene Belemedik haline geliyor.” Tünel konusuna gelince… Arkadaşımız: “Bu hattaki demiryolunda 17-18 tünel olduğunu ve bu tünelleri geçmenin de 24 dakika sürdüğünü” sözlerine ekliyor. Abdurrahim Açık:”Pozantı Fransızların işgalinde iken ve Kuvayi Milliye vurup kaçarken, “nereye gidelim” dediklerinde “Horoz sesi duyulmadık yere gidelim” demişler.Üç tarafı Toroslar´la çevrili bir köye gitmişler. Etiler döneminde de  o köyde yaşam olmuş.

            Ben ise yol arkadaşıma, Fransız işgalindeki Adana´da, yurdun düşman işgalinden kurtuluşu için rahmetli Ahmet Remzi Yüreğir tarafından yayınlanan Yeni Adana Gazetesi´nin kapatıldıktan sonra Pozantı´da eski bir vagon içerisinde, kuşların da muhabirliğinde, yine Ahmet Remzi Yüreğir tarafından ‘kutsal yayınını´ sürdürdüğünü onur duyarak anlatırken; Yeni Adana Gazetesi´nin bu yıl doksan yaşında olduğunu da vurguluyorum. Bu yönde bilgilendiğine arkadaş da memnun oluyor.

YENİ ADANA GAZETESİ 

                                   -Fransız egemenliğinin beşinci gününde Adana´da “Adana”                                                                                    gazetesi yayınlandı. Beş sayı çıkabildi, kapattılar.çıkaran                                                                                      Pozantı´ya kaçırdı gazetesini.Orada bir vagon içerisinde                                                                            saman kâğıdına basılarak yayınlanan “Yeni Adana” güney                                                                                    kurtuluş eylemlerinin bayrağı oldu.

            Yazının ayağa kalktığı

            gazete olduğu Adana´da

            bu sese dayanamamıştır saldırgan

            susmuştur çabucak

            yazının Toroslar´a kaçtığı.

            ***

            yazının bilinç olduğu

            Ahmet Remzi Yüreğir başta

            yedek subay Avni Doğan

            sonra Ferit Celal

            yazının kocaman soluk olduğu

            ***

            yazının çeteci olduğu

            el verdiği göz verdiği

            ayak verdiği çarpışanlara

            yürekleri eklediği birbirine gece gündüz

            yazının özgürlük olduğu

            Fazıl Hüsnü Dağlarca

/resimler/2017-8/2/0928279488859.jpg            Pozantı….Yakın tarihimiz için çok anlamlı bir yer.Adana´nın da önemli bir yayla beldesi. Havası, oksijeni insanın canına can katıyor. Pozantı´ya gelince, iletilen haber üzerine, bizim Necdet Beyin babası ve uzun yıllar Esnaf Kefalet Başkanlığı´nı yürüten Pozantı´nın güzide insanlarından Bekir Öztürk amcayı da alıp şenliğe gitmek için evlerine uğradığımız da bulamıyoruz. Çarşıda olduğu söylendiğinde ise oraya doğru gidiyoruz. Otomobilin durduğu, güneyden kuzeye uzanan caddenin seyrine doyum olmuyor… iki taraflı kaldırımlarında yer alan asırlık çınarların ortaya koyduğu görüntü görülmeye değer. Çınarların gökyüzündeki görkemli buluşmasının yansıdığı dinlendirici bir yaz havası caddeye düşüyor. Çınarların serin gölgesinde oturan Pozantılılar bir ölçüde kendilerini sıcaktan koruyabiliyorlar. Park ettiğimiz yerin tarihsel önemi ise hayli anlamlı.   Atatürk Caddesi üzerinde bulunan Pozantı Camisi ile onun hemen yanı başında yer alan wc´nin yanındaki dev çınarda Kurtuluş Savaşımızın önemli kıvılcımlarından birinin kanıtı olan tarihi izler var. Çınardaki asılı tabelada:”Mustafa Kemal Atatürk  Pozantı kongresini burada topladı ve kurtuluşun ilk seçimi de burada gerçekleştirildi. 5 Ağustos l920” yazılı.   Kuvvai Milliye merkezinin Pozantı´dan Karaisalı´ya taşınması üzerine, Karaisalılar karşı çıkıyor. 2.Pozantı Kongresi de burada toplanıyor. Ahmet Remzi Yüreğir Bey burada Kuvvai Milliye Başkanı seçiliyor.

            Ahmet Remzi Bey “vur emri”yle arandığı Adana´dan çarşaf giyerek kaçtıktan sonra Karaisalı´ya geliyor önce. Daha sonra da Kayseride bir otel odasına astığı Kuvvayı Milli tabelası ile Adana Müdafai Hukuk Cemiyeti´ni kuruyor. Daha sonra ise Pozantı´ya dönüp yeniden Kuvvayi Milliye Başkanı seçiliyor. Bu ara, Pozantı´da terk edilmiş köhne bir vagonun içinde de mürekkebinin is, muhabirinin kuşlar olduğu Yeni Adana Gazetesi´ni yeniden çıkarıyor. Çıkardığı gazeteyi de dağ yollarındna geçerek Kuvvayi Milliyecilere ulaştırıyor. Muhabir kuşların farkına varan Fransız güçleri de casus kuşları vuruyor. Tabii ki biizm nakletmeye çalıştığımız olayın ana hatları. Detaylarıyla birlikte destansı bir özelliğe sahip.

/resimler/2017-8/2/0928538708003.jpg            Torosları sol yanımıza alarak, Adana-Ankara karayolundan dar bir asfalta dönüyoruz. Bir süre gittikten sonra da bir beldenin içinden sağa dönerek yoğunlaşan kiraz bahçeleri arasından ilerlemeyi sürdürüyoruz. Bir süre sonra ise tepe öbekleri arasındaki Kılan (Aktoprak) ilerden görülüyor. Asfalt yoldan ayrılarak, bu kez sola dönüp, Subaşı tepesine doğru tırmanışımızı sürdürüyoruz. Kılan´dan çıkınca Ajdabeciğin Tolek, Erenlerin Tepesi´nden sonra Subaşına varıyoruz. Gittiğimiz 5-10 km´lık toprak yoldan tırmanarak ilerlerken sol yanımızdaki dar vadinin uçurumunda yer alan Eskiköyü görüyoruz. Osmanlı döneminde Kılan´ın eski yerleşim yeri olan ve dar vadi içerisinde yer alan Eskiköy´ün,  bugünkü yerine taşındığı ve adının Aktoprak olarak değiştirildiini öğreniyoruz. Sağda, aşağılarda ise, pınar suyunun birikip bahçelerin sulandığı gölet yer alıyor. Bir süre sonra şenlik için toplanan kalabalığın bulunduğu Subaşı yaylası düzlüğüne geliyoruz. Şenlikte insanlar öbek öbek ağaçların altına serpilmiş. Ağaç altında darbuka ile sazdan oluşan orkestraya eşlik edilirken türküler de okunuyor. 

Şenliğin yapıldığı Subaşı yaylası l870 rakımında, müthiş bir serinliği olan bir yayla. Acemiliğimizden olsa gerek yanımıza yelek, ceket almadan, Çukurova´dan kaçarcasına gelmişiz buraya. Bu nedenle aman böbreğimi üşütmeyeyim diye bir kaygıya kapılıyorum.  Ama buradaki insanlar bu konuda deneyimli. Sırtlarında yelek veya ceket var. Subaşı´nın  suyu ise soğuk bir pınar suyu. Borularla gelen bu pınar suyu 10-15 metre çapındaki bir havuza dökülüyor. Ama çok uzak yerlerden, neredeyse getirilmesi imkânsız gibi olan bir yer olan buraya 20-25 km uzaktaki Toroslar´ın arkasındaki 2.900 rakımlık İstavol yaylasının Kırkpınar´ından getirilmiş bu su. Ve Kırkpınar´ın suyu kar suyundan oluşuyormuş. Ayrıca su buraya geldikten sonra iki kola ayrılmış. Biri,  aşağıda yer alan kiraz bahçelerini sulamak için; diğeri ise Aktoprak´a giden içme suyu. Sudan yararlanmakta olan köyler l978 yılında imece yöntemi ile çalışarak suyu getirmeye başlamış. Kısım kısım tamamlayarak 2000 yılına kadar sürmüş suyun getirilme öyküsü.

            Şenliğe dönecek olursak… Sevgili Necdet´in zaman zaman tanık olduğumuz, yöresini tanıtma çırpınışlarının, bu etkinlikte de organizasyon adına sürdüğünü görüyoruz. Bir gölgelik altında Aktopraklı bazı kişilerle konuşmamız oluyor. Necdet´in dayıoğlu bizi bilgilendiriyor. Daha sonra köfteciden dürümlerimizi yeyip, bir süre sohbet ettikten sonra, yamaçlardaki, bir ağacın altına geçip oturuyoruz. Cümbüş çalan bir arkadaş baba mesleğini sürdürüyor. Onun babası da uzun yıllar düğünlerde cümbüş çalıp, söylemiş. Beraber geldiğimiz arkadaş darbuka çalarken, türkü de okuyor. Bir iki türkü mırıldanırken yanımızda oturan iki arkadaş birer kadeh rakı ikram ediyorlar. Türküler ve türkülere katılım fazlaşıyor gitgide. Bendeniz de;  “Pencereden kar geliyor”, “Maraş´tan bir haber geldi”(Meyrik), “Ormancı”, “Yeşil Ördek”, “Niye Çattın Kaşlarını”, “Sevda yüklü kervanlar” gibi türkülerle, Nesimi´nin “Ben melanet hırkasını kendim giydim eynime.” adlı türkülerine asılıyorum biraz. Programımızın neşesine o yörenin sevilen ismi, Çiçinin…   Mehmet de dahil oluyor. Gariban, kara bahtlı birine benziyor içinin Çiçinin ….Belli ki yüreği yanıyor. Belli ki sevda darbesi yemiş, Sanki yarım kalmış sevdası. Türküleri seslendirirken yaptığı hareketlere, okuduğu yöresel türkülere yüreğini koyduğunu gösteriyor.. Kasketli bir dost, emekli bir öğretmenimiz ve yine DDY  emeklisi olan bir arkadaş var aramızda. Bu değerli insanlarla böyle bir ortamdaki güzellikleri paylaşmak mutlu ediyor bizi.    

            *KLAN-GÜZ PINARI SUBAŞI ŞENLİĞİ:

            Adana Klanlılar Derneği (Klander) tarafından düzenlenen şenliğin 2.´si gerçekleştirilmekte. Tarih 14-15 Temmuz 2007 Bir dönem önceki Klan Belediye Başkanı Kara Ali, İstanbul Niğdeliler Dernek Başkanı olan Osman Eren ile birlikte tasarlıyor bu şenliği. Yamacın soluklanılan düzlüğüne havuz, su, şelale yapılıyor. Bu su için Ereğli, Konya, Niğde ve Adana´dan gelenler olduğu söyleniyor. Su kar suyu, karpuz çatlatan denilen türden. Buraya subaşı deniliyor.

            Klan, Subaşı… Dolayısıyla bu coğrafya ilginç bir konumda. Çevresindeki dağlar, yaylalar  itibarıyla Konya, Niğde ve Adana´ya sınır olan bir konumda bulunuyor. Subaşı´nın karşı yönlerine gözümüz takılıyor…Subaşı´nın doğusunda Medetsiz dağı (3670) var. Medetsiz dağı önünde, eteklerinde ise başta Karagöl (2900), Çinigöl ((3000), Alagöl (3250) olmak üzere yedi göl var. Subaşı´nın güneyindeki Kılıçkaya ve Deveçöküğü Dağı (2700) ve Teknelipınar Çeşmesi´nin bulunduğu  Kocayayla da (2800) var. Kılan´ın Ulukışla yolu üzerinde bulunan Kümes pınarı adındaki bir kaynak var. 1720 yılında Ulukışla-Çiftehan arasındaki “Maraş Hanı” ve çevresine 90 hane yerleşim olduğu da söyleniyor. Maraş Hanı denince de sanırım Faruk Nafiz´in “Han Duvarları”nı anımsamak gerekir. Ne diyordu “Sekiz Mart 37´de Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış:

          “On yıl var ayrıyım Kınadağı´ndan.

            Baba ocağından, yâr kucağından.

            Bir çiçek dermeden sevgi bağından

            Huduttan hduta atılmışım ben”

         *YÖRE:

            Buraları gezip görme şansımız olmasını isterdik ama bu kolay değil.  Günlerce zaman ayırmak gerekir. Seyhan nehrinin Çakıt kolunun doğduğu bu yöre Adana, Niğde ve Konya gibi il sınırlarının birleştiği bir nokta olmasının yanı sıra; Akdeniz ve İç Anadolu sınırlarının birleştiği bir coğrafi özellik taşımaktadır. 

            Kılan yöresinin antik, tarihi, sosyo-ekonomik ve folklorik özellikleri yönünden, ona pek yakın olan ve kök olarak yakın olan Emirler köyü hakkında yapılan bir araştırmadan alıntı olarak yararlanıyoruz. Kitabın yazarı olan emekli öğretmen Abdulkadir Yılmaz uzun ve yorucu bir araştırma sonucu  “Toroslarda Bir Köy - Emirler” adlı adlı kitabı yayınlatabilmiş. Yılmaz´ın kaynakça özelliğindeki bu yapıtında yer alan yöresel olgular ortak bir özellik taşıdıklarından dolayı, özet olarak vermenin konuyla örtüşüp bütünleşmesi yanında; yayın ve iletişim yönü yararlı olacağı düşüncesi ve araştırmacılara kaynakça olması nedeniyle yer yazımızda yer almasının yararlı olacağını düşünüyoruz.  

            “Kılan geçmişte geniş bir yerleşim merkezi… Hatta zenginlerin ve fakirlerin gömüldüğü ayrı mezarlıkları da bulunmakta. Senir yöresinde de yerleşim olmuş. Hatta bugünkü Kocayar´ın başındaki düzlükte, bugün de İppazarı denilen, İppazarı adında bir Pazar oluştuğu bilinir. Hatta Kılan´dan gelenlerin gidiş gelişlerinde güneşin hep karşılarından gelmesinden şikâyet ederek ‘şu güneşi hiçbir gün arkamıza alamadık dedikleri dilden dile dolaşan bir rivayet olmuştur.

            Köylünün tarım çalışmasında başı sarıklı insan büstü çıkmış ve Niğde müzesine kaldırılmış. Hatta yerli ve yabancı çok sayıda insan burada define bulmak için kazı yaptığı bilinir. Senir´in hemen karşı yakasında Kızılöz ve Kılan çaylarının obür yakasında bir de “Arslanşıh” mezarlığı var. Tahrip olmuş arazisi şahıs topraklarına katılmış. Mezarlık Senir´dekilere ya da buraya yakın ve çok eski “Ağanın Ağılı” denilen eski bir yerleşim bölgesine ait olabilir. Yine… Köyün kuzey kısmında yer alan büyük Kaleycik ile Küçük Kaleycik arasında da bir yerleşim merkezi vardır. Bugün hâlâ canlı kalıntıları vardır. Özellikle Küçük Kaleycik çevresi yerleşim bölgesinin en yoğun olduğu alandır. Ayrıca küçük Kaleycik´den Vakıfdere tarafına inerken yolun batısında ve çevresinde eski mezarlık kalıntıları vardır.

            Emirler kaynaklı belirtilen, bu bölgenin yerleşim bölgesi olma öyküsü de ilginç..

            Emir Alililer güneyden, Çukurova´dan; son konakladıkları yer olan Sarışıh´dan  gelmişler. Kuşaktan kuşağa anlatıla gelen söylemle ise Sarışıh´dan ayrılma nedenleri  şöyledir. Osmanlı döneminde işleri gereği Sarışıh´a gelen devlet görevlileri, geldikleri obaya, insanların hoşuna gitmeyen teklif sunmuşlardır. O gün obada yapılan düğünün gelinini istemişler. Görevli olan jandarmalarla oba halkı arasında çıkan kavgada jandarmalar öldürülmüştür. Bu olaydan dolayı devletin kendilerine büyük sıkıntı vereceğini düşünen Emir Ali obasının insanları oradan hemen o gece çeşitli yerlere dağılmışlardır. Rivayete göre aileden bir grup Gaziantep yöresine, bir başka grup; Kayseri yönüne, bir üçüncüsü Mersin´e doğru, dördüncü grup Tarsus´un dağlık yöresine, yani şimdiki Emirler köyünün olduğu yere, son beşinci grupta İç Anadolu´ya doğru gitmişlerdir. ..Her grubun başında Emir Ali´nin bir oğlunun olduğu da söylenenler arasındadır… Ayrıca bir konuyu daha belirtmekte yarar var. Çukurova´da yaşamış Menemencioğulları´nın yazılmış tarihlerinin bir yerinde 18. yüzyılda bölgede Emir Ali Ağa olarak bilinen kimsenin olduğu ve bu kimsenin çevreyi iyi bilen bir grubu olması nedeniyle İç Anadolu´ya gidecek önemli bir kervanı istek üzerine Tahta köprüye kadar getirdiği yazılmaktadır. Bu Emir Ali´nin konumuz olan kişi olması ihtimali vardır. Çünkü yaşadığı yöre ve tarih yaklaşık olarak tutmaktadır.

            Kör Mehmet ailesi, Kılan-Ulukışla yolunun batısında vadinin içine ve yamaçlarına, Kocaloğlu denilen yörede yerleşmiştir. Bu Türkmen grubunun İç Batı Anadolu´dan, Domaniç bölgesinden geldikleri, önce Ereğli tarafına yerleştikleri bilinmektedir. Ulu yol üzerindeki ‘Kamereddinin Hanı´ diye bilinen konaklama yerine yakın noktada bir süre kaldıkları, kendi aralarındaki bir anlaşmazlıktan sonra oradan ayrılıp geldikleri anlatılır. Bu oba içerisinde ya da obalar arasında bir kız kaçırma olayı yaşandığı, kızı kaçıranın peşine düşülüp bugünkü Kanlı Pınar adı verilen kaynağın başında delikanlıyı yanında kaçırdığı kızla  birlikte öldürdükleri, bu nedenle de olayın olduğu kaynağa Kanlı Pınar adının verildiği anlatılır. Ölüm olayı oradan uzaklaştırmayı gerektirmiştir. Gelip konaklayıp yerleştikleri yer ‘Kocaloğlu´dur. Bu ad da bana göre değişime uğramış bir adın bugünkü halidir. Esas adının Koca Ali´nin oğlu olması gerekir diye düşünüyorum. (s.11)”

            *KILAN VE KARA CEHENNEM:

         “…Körüklük olarak adlandırılan yerin batısındaki Kılan çayı vadisinde ve vadinin batı yamaçlarında, yani Körüklüğün batısında ve tam karşı yamaçta Kılan adı verilen eski, köklü, büyükçe bir yerleşim merkezi vardır. Burası o günün koşullarında çevrenin etkin insanlarının yaşadığı bir yerdir. Bir bakıma ağalığın, küçük çaplı bir feodal yapının hüküm sürdüğü, biraz da keyfi bir yönetim diyebileceğimiz anlayışın hakimiyeti vardır. Özellikle köyde Kara Cehennem diye anılan kendisini yerleşim merkezinin her şeyinden sorumlu sayan bir ağası-beyi vardır. Bu insanın uygulamaları gaddarcadır. İcraatı tam adına uygundur. Düşüncesi kara uygulamaları cehennemidir. Yaptıklarından sorumlu olmadığına inanan bir insandır. Belki de geçmişindeki kendisine ve çevresine yapılanların bünyesinde oluşturduğu olumsuzlukların bilinç altından çıkışının hareketlerine yansımasıdır. Rivayet olunur ki Kara Cehennem küçük bir çocukken, Kılan ağaları ile Orta Anadolu´daki bazı feodal grupların arasında sürtüşmeler vardır. Anlatılanlar Yozgat yöresindeki grupların bu bölgedeki insanlarla sorunlarının, hâkimiyet kavgalarının olduğu, Orta Anadolu´nun bu yöresinden gelen insanların baskını sonucunda Kılan köyündeki herkesin öldürüldüğü, ancak olaydan, bir kümese saklanarak tek kurtulanın sonra Kara Cehennem adı ile anılan çocuğun olduğu anlatılır. Kırım anında başka yerlere kaçıp kurtulanların büyüttüğü insanın gaddar Kara Cehennem olduğu anlatılır. Bu olayın geçmişten günümüze kadar gelen bir öykü olduğunu bilmek gerekir. Kara Cehennem´in bilinen bazı uygulamaları vardır. Bugün bile bunlar halk arasında anlatılan olaylardır. Kara Cehennem Kılan köyü mevkiinde birden çok yerde evi olan kimsedir. Heybetini göstermek için konutlardan birini bugünkü Yılmazlar´la Şahinler´in arazilerinin arasındaki vadinin içerisinde iki büyük kavak ağacının üstüne yapmıştır. Bir diğer konutunun da Ali Bükü denilen yerde olduğu sanılmaktadır. Çünkü ölümünün Ali Bükü´ndeki evde gerçekleştiği anlatılır. Ağaç üstünde köşkte yaşayan bu insan içme suyunu çok uzaklardaki Porsuk köyünden getirmektedir. Şimdiki Alan Bahçeleri denilen yerdeki bir kaynaktan alınan su her gün taze olarak Kara Cehennem´e sunulmaktadır. Su taşıyan insanlar bu keyfi hareketinden bıkkınlık getirmişlerdir. Sucu bir gün gene günlük işi için yola koyulmuş, fakat Alan´a varmadan Kılan Boğazı denilen mevkide kendisini çalıların içine atarak üstünü başını biraz yaralayıp giysilerini yırtmış ve dönüşte de Kara Cehennem´e ‘Porsuk´ ağalarının suyu vermediğini ve kendisini dövdüklerini anlatmış. Buna öfkelenen zorba o gece Porsuk köyüne bir grup adamı ile gitmiş ve düğün eğlencesinde olan insanların çoğunu öldürtmüştür. Rivayet edilir ki kurtulan ancak bir kişi olmuştur. Gerek köy içerisinde ve gerekse dışarıda uygulamalardan dolayı büyük hoşnutsuzluk oluşmuştur. Bundan da yararlanan çevre ağaları Kara Cehennem´in hizmetkârlarını kandırarak tuzak kurmuşlardır. Her zaman olduğu gibi şakalaştığı hizmetkârlar gene bir kahve ikramı anında, birinin arkadan kollarını tutarak diğerinin de göğsünden bıçaklaması ile öldürülmüştür. Olaya, Kara Cehennem´i tanıyan hiç kimsenin üzülmediği anlatılagelmiştir. Ayrıca köyünün karşısına gelip yerleşen fakir ve maddi gücü zayıf olan 5-6 hanelik tahmin edilen bu grup, Kızılöz´den çıkıp Kılan´ın yanına birazdan güvenlik ve korunma sağlanır düşüncesi ile gelmişken uygulamalara katlanamaz olmuştur.(s.12-13)”

*ÇUKUROVA MACERASI:

            “Çukurova macerası ayrı bir olaydı. Değişik bir doğal çevre, sürekli yağmur yağar , içinden geçilmesi güç … çalıları, hiç eksik olmayan ve davarların can düşmanı çakallar, zaman zaman tükenen yiyecek ve içecek, temizliğin yapılamaması, insanları gerçekten çok rahatsız ederdi. ´Sihil´e (Çukurova için kullanılırdı, kanımca sahilin değişik söyleniş şekli idi) gitmek, zorluklara katlanmak demek olduğu için herkes bu işten yılmıştı. Ama davarcılar için başka çıkar yol da yoktu. Halk oraya gidenlerin çektikleri sıkıntılar için ‘sifil oldular´ (sefil oldular) sıfatını kullanırdı. Çukurova´da davarlar Nisan ayının ortalarına kadar kalırdı. O tarihlerde bir de davar getirme olayı yaşanırdı. Herkes davarının başına giderdi. Güzün giden bir sürü idi, fakat şimdi bir de oğlak sürüsü oluşmuştu. Artık iki sürünün getirilmesi gerekirdi. Davar getirme işi, gidilen yolu kullanarak gerçekleştirilirdi. Dönüş daha zordu. Hem sayısı artmıştı, doğumu geç kalmış hayvanlar, yollarda doğum yapacakları için, yeni doğanların sırtta taşınması gerekirdi. Heybelerde, kucakta taşınan yavrular, yolculuğu zorlaştırırdı. Ayrıca, demiryolu ve karayolu takip edildiği için, trenin veya kara vasıtalarının her an tehlike yaratması söz konusu idi. Her an dikkatli olmak, tetkikte durmak gerekirdi. Yollarda, toprak bastı paraları ödenir, çakal, kurt gibi hayvanlara davar kaptırılırdı.”(s.105)

* YÖRESEL İLGİNÇLİKLER:

            “Köye gelen tahsildara yakalanmamak için yol başındaki kayada sırayla nöbet tutarlar ve nöbetçi yoldan geleni köylüye haber edermiş ve evlerindeki insanlar ormana kaçarmış. Nöbet görevini yapan bir kadının hem yolu gözlediği ve hem de kirmanla keçi kılı eğirir iken, Körüklük´teki çektikleri sıkıntıları şu mani ile dile getirmiş:

            kınalı tavuğum da kığıl kığıl ötmez mi

            Kılanlıoğlu´nun eşeğine yem tuttuğum yetmez mi”(s.15)

            “Zamanla kağıt oyunu kalktı, domino oyunu serbest kaldı. Bu oyunda kaldırılarak her şey yasak, günah çemberine alındı. ´kapalısın kırk´ deyimi bir dede ile torunu arasında oynanan 66 oyunundaki konuşmadan alınmıştır… O yıllarda kahveler yazın kapanır, kışın açılırdı. Çay bir kahvede 7,5 kuruş, diğerinde 10 kuruştu…

            Gülünçtür ama orman ve kır alanları bile kullanım açısından ikiye ayrılmıştı. Yıllarca Cumhuriyet Halk Partililer ormanın batı kısmını, Demokrat Partililer doğu kısmını kullanmışlardır.(s.69)

            “l956 yılında Dede Taşdemir öldürülmüş Partizanlık yüzünden.”(s.70)

            “…Başka partiye mensup insanlar birbirlerine kız vermezler, vermişse de kızının oyunun kendisinde kalmasına azami riayet gösterirlerdi. Farklı partililer birbirlerinin yanında parayla da olsa çalışmazlar, harmanda, tarlada birlikte çalışan işçiler ayrı partidense yemek zamanı ayrı yerlerde yerlerdi… Cumhuriyet devrimlerine ve Atatürk ilkelerine, farkında olmasalar bile bazı kimselerin direnç gösterir tavırları artmaya başlandı. Önce şapkalar atıldı, onun yerine takkeler aldı. Yasalara aykırı olmasına rağmen el altında öşür toplandı. Kurban derileri eskisi gibi devlete verilmez oldu. Ancak bazı konularda bilimsel gerçeklerden kaçılamadı. Örneğin; elektrik geldiğinde veya bir üreteç aracılığı ile elektrik üretilerek ezanın hoparlörden okunması uygun olur denildiğinde, adeta cinayet işlenmiş gibi öfke ile karşılanmıştır. Ama süreç içerisinde, minarede olmasına rağmen ezan hoparlörden okundu. Sonucunda aynı konuyu devlet okulunda okuyan önerirse günah oluyor, köyden biri önerdiğinde günah olmuyor, köyden bağnaz birileri yaparsa mübah oluyor görüntüsü doğdu.”(s.71)

            “…Bir kısmı da daha ağır geçirir gününü. Çünkü; kocasının yanında, ona yardımcı olunacaktır. Bunları yapan kadının genelde bir ayakkabısı bulunmaz, eğer bir yemeni veya soğuk kuyu lastiği edinmiş ise onu da düz yollarda eskimesin diye belindeki kuşağına sokar. Çorap zaten hayatına hiç girmemiştir…”(s.71)

            “İlk radyolar sandık büyüklüğünde ve bataryalı idiler. Bataryalar pahalı olduğu için, radyo bir ajansta (haberler), bir de halk türkülerinin çıktığı saatlerde açılırdı. Köyde sayıları iki veya üçü geçmezdi.. Radyonun açık olduğu saatlerde sahibinin evi kahveye dönerdi. O günlerin bir eğlence-müzik aracı da gramofondu. Bu araçta hep aynı plaklar çalınırdı… l963 veya l964 yılında ‘insanlar aya gidebilirler´ diye ağzımdan bir laf kaçmıştı da. O anda kahvede bulunan büyüklerden ihtar işitmiştim´.Tanrının işine karışmakla suçlanmıştım. Ancak 5 yıl kadar sonra bu olay gerçekleşti ve aya insanlar gittiler. Bir zaman sonra da beni ikaz eden insanlar evlerinde, kahvelerde karşılarındaki televizyondan olayı izlediler.”(s.73)

*YÖRESEL EKONOMİ VE DOĞA:

            “Yörenin orman köyü olması nedeniyle kıl keçi yasaklanması kır hayvancılığını zayıf düşürmüş.(s.79)

            “…Önce Kılan çayının doğu tarafı, bizim Sökünler, Sarılar Tepesi, Kaleycikmlyern, Gölendi ve Pıtırak sekisi köyün tarım arazilerine katılmıştır. Atöldük, Karacaören, Karapınar ve Uluyol´un çevresi, gönderler de bu dönemlerde köyün toprakları olmuştur. Daha yakın zamanda yani l900´lü yıllarda, Kılan köyü mevkii, Keten sekisi, Kılanın Sökünler, Gömük Deresi Emirler köyünün arazilerinin içine girmiştir... Tarım toprağını genişletme çalışmaları daha çok Cumhuriyet döneminde olmuştur. Bunun iki sebebi vardır. 1-Savaşların bitip, huzur döneminin başlaması ve çalışacak insan güçünün çoğalması. 2-Türkiye´nin uyguladığı yanlış tarım politikasının köye yansıması çok partili döneme geçişti oy için verilen tavizler de doğayı tahrip edip, tarım alanlarını genişletmiştir… yapılan iş devletin mera ve ormanlarını tarlaya çevirmiştir.

             “Köyde l970´lerden sonra hiç öküz beslenmemiştir. Bu nedenle o yıllardan bu yana karasaban tarih olmuştur.”(s.92)

            “Üzüm bağları 75 yıl önce oluşmuş.(s.93)”

             “l920´li yıllarda köyde üzüm bağlarının yanında birkaç ceviz ağacı vardı. Son elli yılda meyve çeşitliliği oldu.”(s.96)

            “Köyde bir söz vardır. Denilir ki: ‘çok bağ ile az davar, adam batırır.´(s.95)

            “O yıllarda Kılanın Sökünler, bizim Sökünler, Atöldük, Gündeğmez, Sarılar Tepesi, Karacaören ve Pıtırak Sekisi gibi çok geniş bir arazide ekin biçenler, Sarılar Tepesindeki cevizin dibine, tellalın çağrısı ile toplanıp öğle yemeği yerler ve dinlenirlermiş. Bu da günün yarısını alırmış. Zaman bol, insanların fazla işleri yokmuş.”(s.96)

 

            “Sırası gelmişken el sanatlarından da söz etmek gerkir. Köyde halı, kilim, çul, çuval gibi tezgahlar aracılığı ile üretilen dokuma malları vardı. Ayrıca insan giysisi olarak şalvarlık dokunur, elde ise çorap, kazak gibi giysiler üretilirdi.”(s.109)

            Gezi notları türünde olan yazımızda bu denli yoğun alıntıya yer vermemizin nedeni, konunun geçtiği yöreyle ilgili tarihsel ve antik ağırlıklı tanıtımın olmasına katkıda bulunabilmek. Alıntıya olabildiğince az yer vermek istememize rağmen, ilginç ve önemli bulunan yöresel tanımın olması bu nedenle engellenemez olmaktadır. Bu koşutta, Adana´da bulunan Kılan´lı dostlardan, kendine göre tarihsel araştırmaları da bulunan Halil Akın´ın anlattıklarına da duyarsız kalmak istemiyoruz.

            İşte onun yansıttığı Kılan görüntüsü:                                

“Kılan kasabası Niğde Ulukışla´ya bağlı, kuzeyde Ereğli, güneyde Tarsus ve Çamlıyayla´ya sınır, orta Toroslar´da Bolkar dağları ile Aydos dağı arasında Torosların kuzeyinde geniş toprakları, orman. Bahçelik ve enfes doğal güzellikleriyle dolu şirin bir kasabadır.

            Kılan kasabası önceleri, geçimini büyük ölçüde çiftçilikle ve küçükbaş hayvancılıkla sağlamaktaydı. Ancak son yıllarda kiraz, elma ve değişik meyve türleri yetiştiriciliğine başlanmıştır. Kiraz, tam verimli olduğu zaman yaklaşık 400-500 ton ihracatla kasabamızın önemli gelir kaynağı olmaktadır. Yaylacılık kültürünün gelişmesiyle, son yıllarda, özellikle Adana´dan çok yaylacı gelmiştir. Kasabamızın nüfusu kışın 1500´lere düşerken, yazın 5000´in üzerine çıkmaktadır. Adana, Mersin, İzmir, İstanbul ve yurt dışındaki (Almanya, Romanya, Hollanda, Moldovya, vb.) Kılanlılar yaz izinlerini mutlaka Kılan´da geçirirler.

            Kılan kasabasının tarihi taa Osmanlı´nın ilk yıllarına dayanmaktadır. Orta Asya´dan gelen Yörük boylarının Anadolu´ya yerleşmelerinden itibaren, Toroslar üzerine yerleşen boylardan biri de Kılanoğulları´dır. Kılanoğulları Toroslar´da K.Maraş, Adana ve Niğde bölgelerinde yaşamışlardır. Kılan ismi de bu aşiretin isminden gelmektedir. Kasabamızda çok önceleri Rumlar da yaşamıştır. Karacaören, Sökünler ve Tahtalı bölgesinde tarihi yerleşim kalıntıları vardır. Karacaören´deki bağlar da Rumlardan bize bir hatıradır. Şarap Rumların kutsal içeceği olduğu için bağların olduğu yerde büyük küp kalıntıları çıkmıştır. Burada “Gavur Pınarı” diye eski bir taş yapı pınar vardır. 

            Tarihteki asıl Kılan, bugün Emirler köyü sınırları içinde göletle köy arasında “Kılan köyü” adıyla anılan bahçelik alan içinde idi. Medresesiyle, yerleşim alanıyla, geniş topraklarıyla, ağalık sistemiyle yaklaşık 300 yıl bu bölgede yerleşim olmuştur. (Büyük bir ihtimalle Kılan´ın kurucusu Erenler´in tepedeki örende yaşayan zattır.) 18.yy´ın ortalarında burada büyük bir kolera salgını olmuştur. Halk arasında “çarık çıkartmaz” adı da verilen bu hastalıktan, köyün tamamına yakını salgında ölmüştür. Kılan ağalarından olan büyük  dedemiz o günleri anlatırken.:”soframızda 36 kaşık vardı 4´e indi “ dermiş. Bu hastalıktan dolayı her yer mezarlık olmuş. Kılan adeta hayalet köye dönmüştür. Kılanlı burayı terk ederek, bundan yaklaşık 250 yıl önce Eskiköy´e yerleşmiştir. Eskiköy´de yaklaşık 70 yıl kaldıktan sonra bugünkü Kılan´a yerleşmişlerdir. İlk olarak yukarı mahalledeki caminin yanında Yavuzların bahçesindeki kuyunun etrafına yerleşmişlerdir.

            Osmanlı arşivlerinde çalışmış hemşehrimiz Osman Erdem´in tespitlerine göre 1534 tarihli bir belgede seferberlik çetelesinde “Kılan” adına rastlanarak, Kılan´a 117 nefer  (askerlik yapacak kişi) kaydedilmiş, 1572 tarihli bir belgede de Kıbrıs´a 9 kişi zorunlu göc ettirilmişlerdir. (Kıbrıs 1571´de fethedilince oraya Anadolu´dan Müslüman nefer yerleştirilmiştir. ) Kılan´dan da nüfusuna göre 9 kişi gönderilmiştir. Daha birçok belgede Kılan´dan bahsedilmektedir.

            Kılan´da ağalık sestemi vardı. Kılan ağaları “Köle Mehmetler” sülalesinden gelmektedir. Bizim dedelerimizde bu sülaleden gelmektedir. Babamın dedesi “Kıpık Mehmet” Köle Mehmet´in torunlarındandır. 1876´ya kadar bizde resmi kayıtları vardır. Kılan ağaları adaletli, devletini ve milletini gözeten merhametli insanlardı. Yozgatlı Çapanoğlu Kılan ağası Hasan Ağayı Yozgat´ta katledince, bu bölgede otorite boşluğu doğdu. Eskiköy´de yaşayan “Kara Cehennem” adında bir eşkıya bu otorite boşluğundan faydalanarak, bölgede insana çok zulmetmiştir. Başta Kılanlılar olmak üzere tüm buradaki köylülere  (Emirler, Darboğaz, Porsuk vb.) çok çile çektirmiştir. Emirlerli Kadir Yılmaz´ın kitabında yazdığı gibi ‘Kara Cehennem´ bir ağa değildir ve yalnız Emirlilere değil, tüm bölge köylerine zulmetmiş, bu eşkıyadan hatta en fazla Kılanlılar çekmiştir. Zaten daha sonra Kılanlılarla, Emirlerliler beraber bir plân kurarak bu zalimi öldürmüşlerdir. Eskiköy´de ‘Kara Cehennem´ pınarı var; burası onun mekânı imiş. Bugün burada torunlarının kiraz bahçeleri var. Torunlarından Halil Gencay kasabamızda ilk sistemli kiraz bahçesini kurarak, Kılan kirazının dünyaya tanıtılmasında ve kirazın bir sektör olmasında kasabalıya örnek olmuştur. Kısacası bugün torunlarının bu eşkıya ile tam ters istikamette Kılanlıya huzurda ve ekonomide faydalı işler yapmaktadır.

            Kadir Beyin Kılan hakkındaki katılmadığım diğer bir görüşü de, Kılan´da zengin ve yoksullara ait iki ayrı mezarlığın olduğunu iddaa etmesidir. Evet eski Kılan´da iki mezarlık vardır. İlki, üzeri süslemeli, Osmanlıca yazılı tarihi mezarlık; ikincisi ise, 1750´lerde kolera salgınından sonra köyün tamamına yakınının ölmesiyle zorunlu kurulan mezarlıktır. Maalesef bu iki mezarlık da bugün talan edilmiş, boza haline getirilmiştir. Umarım Kılanlı ve Emirlerli yetkililer bu ortak tarihimize sahip çıkarlar,

            *(Toroslarda Bir Köy-Emirler/araştırma/Abdulkadir Yılmaz/kendi yayını/Mersin-2005/240 sayfa)

Anahtar Kelimeler: Adım, Adım, Adana, KANAL, KILAN, GEZMESİ
Okuyucu Yorumları (0 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
Yazarın Diğer Yazıları
BARIŞ SERGİSİ NOTLARI (07 Aralık 2018 - Cuma)
LİSE DERGİLERİ (04 Eylül 2018 - Salı)
sanat gündemi (26 Temmuz 2018 - Perşembe)
sanat gündemi (13 Temmuz 2018 - Cuma)
GEZİ NOTU (10 Temmuz 2018 - Salı)
FOLKLOR VE TÜRKÜ USTASI AZİZ ÇELİK (28 Mayıs 2018 - Pazartesi)
ALTIN SES VEDAT ÇETİNKAYA (21 Mayıs 2018 - Pazartesi)
BESTEKÂR-YAPIMCI FIRAT GEN´LE KONUŞTUK (14 Mayıs 2018 - Pazartesi)
İLTER BİR SÖZ YAZARI YEŞİLAY… (23 Nisan 2018 - Pazartesi)
BİR BESTEKÂRIN ŞİİRSEL İTİRAFLARI (16 Nisan 2018 - Pazartesi)
NECMİ ÖZDEMİR´LE MÜZİK KONUŞTUK (16 Nisan 2018 - Pazartesi)
ŞİİRDEN ROMANA ŞARKI SÖZÜ (01 Nisan 2018 - Pazar)
ALİM İNTERNET ÇAĞINDA (19 Mart 2018 - Pazartesi)
ALİM KARNE ALIYOR (12 Mart 2018 - Pazartesi)
ALİM VE HAYVAN DÜŞMANI ÇOCUKLAR (12 Mart 2018 - Pazartesi)
ÇIRAK ALİM (05 Mart 2018 - Pazartesi)
ALİM SİMİT SATIYOR (05 Mart 2018 - Pazartesi)
ALİM VE ÇOCUK KAÇIRANLAR (26 Şubat 2018 - Pazartesi)
ALİM OKULDA (26 Şubat 2018 - Pazartesi)
ALİM KAZA GEÇİRDİ (20 Şubat 2018 - Salı)
ALİM KAYBOLDU (20 Şubat 2018 - Salı)
Çocuk Öyküsü - ALİM KAYBOLDU (13 Şubat 2018 - Salı)
ALİM HASTA (12 Şubat 2018 - Pazartesi)
ŞARKILARA CAN VEREN USTA (29 Ocak 2018 - Pazartesi)
***BİR KÜÇÜK BEYAZ GÜL*** (01 Ocak 2018 - Pazartesi)
YÜZYILIN EYLEMİ “YENİ ADANA” (27 Aralık 2017 - Çarşamba)
AHMET REMZİ DESTANI (27 Aralık 2017 - Çarşamba)
***GÜNEŞ, YAĞMUR VE RÜZGÂR*** (18 Aralık 2017 - Pazartesi)
“İSTANBUL, İSTANBULL” (18 Aralık 2017 - Pazartesi)
Çocuk Öyküsü***DÜNYAYA KÜSEN GÜNEŞ*** (27 Kasım 2017 - Pazartesi)
çocuk öyküsü ***HAYLAZ BULUT*** (20 Kasım 2017 - Pazartesi)
“Çukurova´dan Sesler” 5-6 (13 Kasım 2017 - Pazartesi)
***GÜNEŞ, YAĞMUR VE RÜZGÂR*** (06 Kasım 2017 - Pazartesi)
“Çukurova´dan Sesler” 5-6 (30 Ekim 2017 - Pazartesi)
“ÇUKUROVA´DAN SESLER”-4 (25 Ekim 2017 - Çarşamba)
Çocuk Öyküleri (16 Ekim 2017 - Pazartesi)
BİR FOLKLOR AĞIDI (09 Ekim 2017 - Pazartesi)
MUZAFFER İZGÜ´NÜN ARDINDAN (03 Ekim 2017 - Salı)
ALİLİMONCU´YA VEDA (25 Eylül 2017 - Pazartesi)
MESUT MERTCAN YOK ARTIK (18 Eylül 2017 - Pazartesi)
GÜNEYDE YAPRAK DÖKÜMÜ (11 Eylül 2017 - Pazartesi)
***ÖKSÜZ MARTILAR*** (06 Eylül 2017 - Çarşamba)
Çocuk Hikâyeleri (06 Eylül 2017 - Çarşamba)
SELAHATTİN SARIKAYA ANILAR (17 Ağustos 2017 - Perşembe)
USTALARDAN - MUSTAFA KEMAL´İN KAĞNIS (31 Temmuz 2017 - Pazartesi)
60. SANAT YILINDA CAHİT SEYHANLI (18 Haziran 2017 - Pazar)
***SELAHADDİN YANIKSES´LE RÖPORTAJ*** (05 Haziran 2017 - Pazartesi)
ADANA ÖZGENTÜRK´ÜNÜ UNUTMADI (30 Mayıs 2017 - Salı)
*** ASLAN İLE KARTAL *** (15 Mayıs 2017 - Pazartesi)
Çocuk öyküleri (02 Mayıs 2017 - Salı)
ÇUKUROVA VE TRT´NİN ONURU SUAT YILDIRIM (17 Nisan 2017 - Pazartesi)
SANAT SAYFASI YILLIĞI 2016-2017 24. YIL (03 Nisan 2017 - Pazartesi)
ADANA´DAN BİR BİLGE ÖZGEN GEÇTİ (31 Ocak 2017 - Salı)
*** AHMET REMZİ DESTANI *** (02 Ocak 2017 - Pazartesi)
“SEVENLER ANLAR” NEYZEN BESTEKÂRI (19 Aralık 2016 - Pazartesi)
ADANA´DA BİR MESAM GÜNÜ (05 Aralık 2016 - Pazartesi)
ŞARKININ “OKYANUS”UNDA BİR TALAT ER (24 Ekim 2016 - Pazartesi)
BİR TÜRKÜ USTASI ALİ LİMONCU… (26 Eylül 2016 - Pazartesi)
ABDURRAHMAN KESKİNER İLE RÖPORTAJ (12 Eylül 2016 - Pazartesi)
YAPI MESLEK LİSELİLER BULUŞTU (11 Temmuz 2016 - Pazartesi)
ÇUKUROVA´DA BİR ORHAN PAMUK (26 Haziran 2016 - Pazar)
***DERGİCİ LİSELİLER*** (09 Mayıs 2016 - Pazartesi)
BİR GURBET ÖYKÜSÜ (03 Mayıs 2016 - Salı)
***ERDAL YALÇIN İLE RÖPORTAJ *** (18 Nisan 2016 - Pazartesi)
“RESMİN GÖZYAŞLARI …” (11 Nisan 2016 - Pazartesi)
MESAM´DA BAŞKANLAR DÖNEMİ (28 Mart 2016 - Pazartesi)
DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ KUTLANDI (22 Şubat 2016 - Pazartesi)
ÇOCUKLARA İMZA GÜNÜ (17 Şubat 2016 - Çarşamba)
ÇİÇEKLERİN DİLİYLE BİR BİTKİ SOHBETİ (08 Şubat 2016 - Pazartesi)
PORTRELERİN FOTOĞRAFÇISI ALİŞER AVCI (01 Şubat 2016 - Pazartesi)
ZEKÂYİ GÖKKAYA İLE RÖPORTAJ (26 Ocak 2016 - Salı)
ARİF KESKİNER´İN YAŞAR KEMAL´I (18 Ocak 2016 - Pazartesi)
“ŞİİR HAYATIN BURASINDA” (18 Ocak 2016 - Pazartesi)
ADANA´NIN KURTULUŞU ŞARKIYLA KUTLANDI (11 Ocak 2016 - Pazartesi)
TOROSLAR´DA BOZLAK TEŞEKKÜRÜ (09 Kasım 2015 - Pazartesi)
RESSAM SUAVİ NUMANOĞLU İLE GÖRÜŞME (02 Kasım 2015 - Pazartesi)
ÖDÜLLERLE ADINI DUYURAN BESTEKÂR (19 Ekim 2015 - Pazartesi)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-10 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-9 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-8 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-7 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-6 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-5 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-4 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-3 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-2 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
YÜZYILIN AĞIDI SARIKAMIŞ-1 (15 Ekim 2015 - Perşembe)
OZAN BİLDİK´LE GÖRÜŞTÜK… (15 Ekim 2015 - Perşembe)
KIBRIS DENİNCE… (07 Ekim 2015 - Çarşamba)
TED´İN SANAT ÇOCUKLARI (07 Ağustos 2015 - Cuma)
Sayfa:
EKONOMİYE BAKIŞ
BAŞYAZI VE GÜNÜN YORUMU Çetin Remzi YÜREGİR
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI
Cihat OVALI-SPOR YORUM-PANORAMA
Cihat OVALI-SPOR YORUM-PANORAMA
TEMSİLCİLERİMİZDEN 16.HAFTADA TOPLAM 3 PUAN
Cumali KARATAŞ
Cumali KARATAŞ
BARIŞ SERGİSİ NOTLARI
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
EMPERYALİZMİN MAŞALARI-2
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
ANLATILMAZ YAŞANIR
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
ATATÜRK´ÜN EBEDİYETE İNTİKALİNİN 80.YILDÖNÜMÜ KUTLAMASI
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
AMAÇ ÇATIŞMALARI VE ÖĞRETMENLER
KONUK YAZAR
KONUK YAZAR
Dost acı söyler sayın Kılıçdaroğlu
Ahmet DUMAN
Ahmet DUMAN
Belediye Kazanmak mı? Seçim Kazanmak mı?
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
SAVCI DOĞAN ÖZ´Ü SAYGIYLA ANARKEN...
M. Ziya YERGÖK
M. Ziya YERGÖK
SAHADAN GÖZLEMLER: HAYIR YÖNÜNDE
Cezmi DOĞANER
Cezmi DOĞANER
AÇIK MEKTUP
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
EKONOMİ YÖNETİMİNİN SORUMLULUĞU ARTIYOR!
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
TARİKAT-CEMAAT ÖRGÜTLENMESİ DEMOKRASİDE MEŞRU MUDUR?
Zekai BULUÇ
Zekai BULUÇ
HASTA VELİNİMETİMİZDİR !
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
ABD´yi Yerli Malı ile Protesto Etmek Yerine Beyin Göçünü Engellemek ve Bilimin Öngörüsü ile Geleceği Kurmak Gerekir
OKUR KÖŞESİ
OKUR KÖŞESİ
BAYRAM MI GELMİŞ?
Ata Alp And
Ata Alp And
SEVGİ ÜSTÜNE
1923 YENİDEN - Ercan AKARPINAR
1923 YENİDEN - Ercan AKARPINAR
İDLİP
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
FIRAT DOĞUSUNA HAREKÂT AÇIKLAMASI
Orhan ÖZDEMİR -OBRUK
Orhan ÖZDEMİR -OBRUK
KENDİ KÜLTÜRÜNDEN KORKMAK
Celal Topkan
Celal Topkan
BU NASIL BİR MÜSLÜMANLIK ANLAYIŞI?
ALİ TAŞ ADN.
ALİ TAŞ ADN.
kitaplık-elş.deneme YASEMİN BÜLBÜL-“SON SALTANAT ERTUĞRUL”(*)
Av.Cemil DENLİ
Av.Cemil DENLİ
ATATÜRK 30 AĞUSTOS´U ANLATIYOR
Saniye Akay Demirel
Saniye Akay Demirel
´Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.´
İlhan ALPER
İlhan ALPER
HÜLYA ŞENKUL VE EDEBİYAT
Ahmet ERDOĞDU
Ahmet ERDOĞDU
YENİ ADANA GAZETESİNİN KUVAYI MİLLİYE RUHUYLA 100. YILI
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Tarihten Ders Almak
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
KEDİ KAZASI
Adil OKAY
Adil OKAY
ADİL OKAY YAZDI: “ZAMANA ADANMIŞ YÜZLERİMİZ”*
Özcan İNCEOĞLU
Özcan İNCEOĞLU
Beraberliğe razı olduk
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
ADANASPOR İYİ YOLDA
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
ÜZÜNTÜYE CEZA
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
BEKA MESELESİ
Hüseyin ÖZBEK
Hüseyin ÖZBEK
PREVEZE Mİ İNEBAHTI MI
Vahit ŞAHİN
Vahit ŞAHİN
ADANA DEMİRSPOR´A BAŞARILAR DİLERİZ
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Okur Hareketi
Birgül Ayman GÜLER
Birgül Ayman GÜLER
AKP´NİN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KOMİSYONDA ELE ALINIRKEN, “REJİM DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR” ELEŞTİRİLERİ SÜRÜYOR
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
Volgada 11 gün-23
TANSEL ÇÖLAŞAN
TANSEL ÇÖLAŞAN
Sevgili dostlar merhaba,
AZ ve  ÖZ A.AKDAMAR
AZ ve ÖZ A.AKDAMAR
BİRİ ANLATSA!...
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
ZELİHA VE ÇOCUKLARI
Ahmet YAHŞİ
Ahmet YAHŞİ
SEÇİM RENKLİ GEÇİYOR
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Bugün
9 °C
Perşembe
6 °C
Cuma
8 °C
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI

/resimler/2016-2/23/1416139429844.jpg

ADANA`DA NÖBETÇİ ECZANELER

/resimler/2015-5/28/1255038362873.jpg

ADANA İLİ ÖNEMLİ TELEFONLAR

/resimler/2016-3/22/1515302901917.jpg

HAFTANIN PANAROMASI

/resimler/2018-12/17/1228165080794.jpg