Prof. Dr. Özer OZANKAYA


19 MAYIS: “AHLAK VE VİCDANIN EN YÜKSEK BİÇİMİ BİLİMDİR!” DİYEN TÜRK DEVRİMİNİN İLK ADIMI!

Atatürk, vicdanında ve bilincinde olgunlaştırdığı bu uygarlık tasarımının özünü, “YAŞAMDA EN DOĞRU KILAVUZ, BİLİMDİR!” özdeyişinde anlatıma kavuşturmuştur. Ne yazık ki O’nun bu özdeyişi, büyük çoğunlukla “bilimsel bulguları saygın tutma” olarak sınırlı ölçüde anlaşılmıştır.  


Oxford Üniversitesi Türkoloji öğretim üyesi Prof. Dr. Geoffrey Lewis, “Atatürk bir bilgindi.” diyor ve bu görüşünü Yunus Emre’mizin şu dizeleriyle pekiştiriyordu:

“Bilmeyen ne bilsin bizi?

Bilenlere selam olsun!”

Fransız insansever düşünür Georges Duhamel’in de daha 1925’te Atatürk üzerine yaptığı değerlendirme, bugün milyarlarca insanı evlere kapatan Corona Virüsü salgınının yapay bir saldırı olup olmadığının tartışıldığı ortamda, özellikle önem kazanmaktadır:

"Mustafa Kemal, .. bütün insanlığın içinde çırpındığı uygarlık bunalımının temel sorununa, yani çağdaş bilimin sağladığı güçlü teknolojinin nasıl kullanılacağı sorununa en geçerli yaklaşımı getirdi."

Mustafa Kemal, 15 Mayıs 1919’da, Türk ulusunu içinde çırpındığı “yok ediliş” burgacından kurtaracak “YOLCULUĞA” çıkarken, yalnız kendi ulusuna değil, tüm insanlığa, bugün de özlemini çektiği “her insana özgürlük, adalet ve gönenç sağlayabilecek” bir uygarlık tasarımını kafasında ve vicdanında olgunlaştırmış bulunuyordu.

Yeri geldiğinde,

“Ben, düşündüklerimi önce ulusun arzusunda, gereksinim ve yeteneğinde görmeği şart sayan ve ancak bunu gördükten sonra uygulamayla kendini yükümlü bilen bir insanım. … Eğer ben size bu sorunu ancak son yıllarda düşündüm dersem inanmayınız. Ben tâ çocukluğumdanberi bu dâvâyı düşünmüş bir adamım.”

demektedir.

Atatürk, vicdanında ve bilincinde olgunlaştırdığı bu uygarlık tasarımının özünü, “YAŞAMDA EN DOĞRU KILAVUZ, BİLİMDİR!” özdeyişinde anlatıma kavuşturmuştur.

Ne yazık ki O’nun bu özdeyişi, büyük çoğunlukla “bilimsel bulguları saygın tutma” olarak sınırlı ölçüde anlaşılmıştır.

Oysa bu özdeyişin temelinde:

A) Bilimin asıl değerli olan ögesinin elde ettiği bulgulardan çok, izlediği ve onu ahlak ve vicdanın en yüksek biçimi kılan “geçerli ve güvenilir yöntem ilkeleri” olduğu ve bu yöntem ilkeleri nedeniyle en doğru kılavuz olduğu bilinci yatmaktadır.

B) Bir de bu ilkelerin, aynı zamanda, asıl ölümsüz olan özgürlük ve adalet değerlerini gerçekleştiren demokratik toplum yönetiminin meşruluk ölçüleri olduğu bilinci bulunmaktadır.

Gerçekten de 19 Mayıs’ın bilge kahramanı yola çıkarken, hem “Yaşamda en geçerli kılavuzun bilim” olduğu bilinciyle davranmakta, hem de bir ay sonra Amasya’dan başlayarak ULUSAL EGEMENLİK ilkesini bayraklaştırmaktadır.

Atatürk, önderliğini yaptığı Türk devriminin bu özünü, her önemli atılımında, kafa ve gönüllere nakış gibi işleyen bir sanatsal anlatımla dile de getirmiştir. Ulusuna seslenen tüm söylemleri, Yunus Emre’lerin, Hacı Bektaş’ların, Mevlânâ’ların, Veysel’lerin söylemleri gibi “olgunlaştırıcı” söylemler olmuştur.

Burada, nesnellik, sürekli araştırıcılık, sorgulanmaya ve eleştiriye açıklık, açık tanımlı kavramlarla düşünme, birim ile bütünü, geçmiş ve bugünü birlikte gözönünde bulundurma ilkelerinden oluşan bilimsel yöntemin geçerlik ilkeleri ile demokratik düzenin meşruluk ölçütlerinin özdeşliği bilincinin Atatürk’ün düşünce yapısındaki temel yerine birkaç örnek vermekle yetineceğim.

1) İşgal altındaki İstanbul’da, Minber Gazetesinde yayınlanan demecinde genel duruma yaklaşımına bakalım:

"..aziz yurdumuzun ve bahtsız ulusumuzun kurtuluşu .. konusunda türlü zamanlardaki derin düşüncelerimin özeti ve sonucu (olarak) diyebilirim ki, ben en iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en çok güçlü olmakta bulunduğunu kabul ederim.

En çok güçlü olmak deyiminden anladığım, yalnız silâh gücü olduğunu sanmayınız.

Bence en çok güçlü olmak, bilim bakımından, teknik bakımından ve ahlâk bakımından güçlü olmaktır. ... Ülkemi ve ulusumu, pek iyi tanıdığım ve yoksun bulunduğumuz ilerlemeye eriştirebilmek için, huzur ve sükûn ile, ama her halde özgürlük ve bağımsızlığı kurarak, çok sürekli çalışmak gerektiğine inanmış bulunuyorum."

2) Başlatacağı büyük eylemin tasarımını irdelemek üzere, tutuklanma, sürülme, … tehlikelerine karşın işgal altındaki İstanbul’da birkaç ay kalışının gerekçesinin de “eleştiri ve düzeltime açık olma” olduğunu görüyoruz:

“Bir kararım varken, neden onu hemen uygulamadım. Ciddi ve ağır bir karar, bir kez uygulanmaya başlandıktan sonra, “Ah, keşke şu yanını da düşünmüş olsaydım; belki başka çözüm bulunabilirdi; yeniden kan dökülmesine gerek kalmazdı” gibi duraksamalara artık yer kalmamalıdır. Böyle bir duraksama karar sahibinin vicdanında sürekli kanayan bir yara olur ve onu, yaptığının doğruluğundan da kuşkuya düşürür. Birlikte çalışacak olanların da söylenenden başka bir şey yapma olanağı kalmadığına inanmaları gerekirdi. Düşünce hazırlıklarında alçak gönüllü davranmak, kendini silmek ve karşındakinde içtenlikli bir inanma duygusu uyandırmak şarttır. İşte benim İşgal altındaki İstanbul’da dört-beş ay süreyle kalışımın tek nedeni budur.”

3) Her toplumda bir “ortak bilinç” bulunduğu, Türk toplumunda da bir “Türk ulusluğu” ortak bilinci bulunduğu gerçeğini temel almakta ve bu kavramı şöyle tanımlamaktadır:

“Toplumun içinde, birlikte yaşamak insani zorunluğundan dolayı ortak bir toplumsal duygu vardır. Bir toplumun kesinlikle bir ortaklaşa düşüncesi vardır. Eğer her zaman anlatılıp açığa vurulmuyorsa, bundan onun yokluğu sonucu çıkarılmamalıdır. Varlığımızı, bağımsızlığımızı kurtaran bütün hareketler, ulusun ortak hareketlerinin, isteğinin, kararlılığının açıkça ortaya çıkan yüksek belirişlerinden başka bir şey değildir.”

"Tarih, olgular, olaylar ve gözlemler, insanlar ve uluslar arasında hep ulusallığın egemen olduğunu göstermiştir. Ve ulusçuluk ilkesi aleyhinde büyük çapta fiili kalkışmalara karşın, ulusluk duygusunun yine öldürülemediği ve yine güçlü olarak yaşadığı görülmektedir.

Tarih bir ulusun kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr etmez! Bundan dolayı (Sèvres gibi) bir geçersiz örtünün arkasında yurdumuz ve ulusumuz aleyhinde verilen hükümler, kanılar, kesinlikle iflâs etmeğe mahkûmdur."

4) Giriştiği büyük eyleme yön veren kilit kavram, “ulusal egemenlik” kavramıdır. Anadolu’ya geçtikten hemen sonra, kendisini geri çağıran Osmanlı hükümetine şu yanıtı vermektedir:

"Ulusların kendi geleceklerini kendilerinin belirlediği bu tarihsel çağda, bizim merkezi hükümetimizin de ulusal iradeye bağlımlı olması zorunludur. Çünkü ulusal iradeye dayanmayan herhangi bir hükümet kurulunun öznel ve kişisel kararları ulusça kabul edilmeyeceği gibi, dışarıya karşı da geçerli olmadığını ve olamayacağını, şimdiye değin girişilen eylemler ve sonuçları ortaya koymuştur.”

5) O düşünsel kargaşa ortamında, “Hangi doktrini izleyeceğiz? Kapitalist mi, Bolşevik mi olacağız? Adımızı bilelim.” isteklerine karşı, bilimsel yöntemin “gerçeğin hep somut olarak belirdiğini, yani hiçbir zaman tıpkısyla yinelenmediğini, bu nedenle “sürekli araştırıcılığın” zorunluluğunu vurgulamaktadır:

“Değişmelerin değişmez kuralları olmaz. Bir topluma yarar sağlayan bir düşünce bir başkasının yıkımına neden olabilir. Biz kendi gerçeğimizi kendi içimizden bulup çıkarmalıyız. Biz, benzememekle ve benzetmemekle övünmeliyiz. Kendimiz olmalıyız!.”

demektedir.

6) NUTUK’ta da, kuramsal bilginin bile sürgit geçerli olamadığını, bu nedenle doktriner kalıplar içinde donmaktan sakınmak gereğini şöyle anlatmaktadır:

“Programımıza karşı çıkanlar, onu, görmeğe alışık oldukları bir doktrine benzetemiyorlardı. .. Biz de isteseydik uygulanamayacak düşünceleri, kuramsal ayrıntıları yaldızlayıp bir doktrin yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusumuzun maddi ve manevi gelişme gereksinimlerinin ışığında, SÖZLERİN VE KURAMLARIN ÖNÜNDE GİTMEĞİ YEĞLEDİK.”

7) Gerçeğe bağlılığın, ön yargılardan da çıkarlardan da bağımsız olarak, olguları oldukları gibi, çarpıtıp saklamadan gözönünde tutmanın zorunluluğunu, “Ulusa ait gerçekleri ulustan gizli etmeyiniz. Doğruları söymekten korkmayınız.” diye anlatmakta, daha sonra kuracağı bu ilkeyi Türk Tarih Kurumu’nun anlına yazdırarak Türk kültürüne yerleştirmektedir:.

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana doğrulukla bağlı kalmazsa, değişmeyen gerçek, insanlığı şaşırtıcı bir nitelik alır.”

Bu örneklerin ciltler tutacak ölçüde arttırabiliriz. Ulus, yurt, cumhuriyet (demokrasi), laiklik, temel insan hak ve özgürlükleri, uluslararası ilişkiler, ekonomik düzen, kültür, höşgörü, … gibi tüm temel kavramlara açık ve gerekçeli tanımlar getirmiştir.

8) Son bir örnek olmak üzere de, üstün başarısı UNESCO tarafından da onaylanan “Yurtta barış, dünyada barış!” ilkesinin mimarı Atatürk’ün, örneğin 1934’te, ABD Başkanı Roosevelt’in kutlamasını yanıtlarken, “Dünya barışı için, saldırı amaçlı silahların üretimini yasaklayan uluslararası andlaşma yapılması gereğini” önermiş olması, Georges Duhamel’in önemli tanısını, yani Atatürk’ün “uygarlık tasarımının” insanlığın barışının kimyasal silahlarla, yapay virüs salgınları tehdit ve kaygılarıyla ... daha da korkunç boyutlarda çiğnenmesini önlemedeki yol gösterici değerini de ortaya koymaktadır.

19 Mayıs ulusal bağımsızlık ve gençlik bayramımızı, Türk ulusunun da, tüm insanlığın da sevgilisi olmuş büyük Atatürk’ü ve O’na inanarak birlikte çalışanları, Bağımsızlık Savaşı ve Türk Devrimi şehit ve gazilerini engin sevgi ve saygı duygularımızla anarak kutluyoruz.

Bknz.:

Özer Ozankaya, Cumhuriyet Çınarı: Mustafa Kemal’i “Atatürk” Yapan Uygarık Tasarımı, CEM Yay.

Özer Ozankaya, Atatürk ve Laiklik, CEM Yay.

Özer Ozankaya, Toplumbilim, CEM Yay.

Atatürk, Yurttaş İçin Medeni Bilgiler - Atatürk’ün Demokrasi Dersleri, (Yayına hazırlayan Ö. Ozankaya) ADD Yay.

 

 

 

...



YAZARLAR

  • Çarşamba 28 ° / 16 ° Fırtına
  • Perşembe 29 ° / 16 ° Güneşli
  • Cuma 32 ° / 15 ° Güneşli
  • BIST 100

    108.097%0,77
  • DOLAR

    6,7166% 0,17
  • EURO

    7,5031% 0,02
  • GRAM ALTIN

    372,89% -2,11
  • ÇEYREK ALTIN

    615,2685% -2,11