15 MAYIS 2015 TARİHİNDEN ÖNCEKİ YAZILARIM
Tarih: 15.5.2015 11:00:49 / 1356okunma / 2yorum
Saniye Akay Demirel

Bir Masal Şehri
Kanalın yanına ekilen kavak hikâyelerinin hiç bitmediği şehirdeyiz. 
- çok hastayım teyze.
- ne o gızzz, horoz mu depti? diye soran teyzelerin şehri. 
Biraz daha eskilere gidersek, her horoz kendi zibilliğinde gubarır burada, garip itin guyruğu döşünde gerektir. Her özdeyiş hep yerli yerinde tam da gerektiği anda söylenir buralarda. Haklı da olsan yabancı yerde susmayı bileceksin anlamına geldiğini yavaş yavaş öğretir sana bu şehir. 
- Para topluyoruz.
- Ne için? 
- Cami. 
- Git hele, mektep deseydin sizi paraya çimdirirdim.´ diyen amcaların şehri; belki cebinde parası yok, belki arkadaşı Ahmet´i bekliyor çay içmek için ama diliyle seni paraya çimdirenlerin şehri burası. 
Sıcağı sarı sıcak, yapış yapış, Şakir Paşa´da Ağustos´ta uçaktan inerken her defasında yok yaaa motorun sıcağı bu diyerek bir merdiven inişi kadar kendilerini avuttukları, çıkışta bavullarının taksi şoförleri tarafından kapılmasıyla içleri rahatlayan insanların şehri. Nasıl havalar çok sıcak mı, valla abla dünenn cibinliği kurduk dama püfür püfür uyuduk der burda abiler. Az biraz sohbete dalarsan anlarsın ki; misal, şu aralar en büyük dertleri Mardinliler, halin % 80´ini Mardinliler sarmış,  o yüzdeler öyle bir kararlı tonla söylenir ki sanırsın hemşerin istatistik uzmanı, Demirtaş için ne dersin, oyunu yükseltti seçimlerde dersen eee abla o da çalışıyor işte bir fırrık kaparım diye der, susarsın. 
Büyükler ´ne günlerden ne günlere geldik´ diye iç geçirir. Birinin başına iyi bir şey mi geldi, şansı bol mu- sıtarası başıma diye kafasını sallar, birisi sorulan bir soruya yanıt mı bulamadı- dur bakalım Memed´e soralım kulağı duyar mı der, Allah´ın  kızlara damda gezen deli kız bahtı vermesi için dua edilir bu kentte. Şık giyinen erkekler hep mebus gibi giyinmiştir. 
Doğduğum ve büyüdüğüm şehir, şimdilerde, yaşadığım İstanbul´da, özlemini anılarımla dindirdiğim şehir, bir kapı tokmağı konuşur mu, Tepebağ´da teyzemin kayınvalidesi ile oturduğu evin kapı tokmağını tak tak tak tak vuruyorum, yanımda bir kadın var, ben onu görüyorum, o beni görmüyor, bir kat yukardan çektiği iple kapıyı açan Hasibe Teyze, Bre Mediha deminden beri bekliyorum, nerde kaldın diye soruyor yanımdaki kadına. O da cümlesinin başında bir bre patlatıp Bre Hasibe Abla, 40 tane gırığım var, Abbas´dan gayrı diyor. Sessizce yukarı çıkıyorlar. Hoş beş ederken birer tarsusi (tarz-ı hususi) kahve içiyorlar; malum çay bardağında. Onlar beni görmüyorlar ama ikisi de çok akıllı kadınlar. Daha genç olanı bir şeyler anlatıyor, Hasibe Teyze onun anlattığı her şeye kısa cümlelerle karşılık veriyor, yok yok yanlış anlaşılmasın, cevap değil söylediği, hadisenin niyesini sebebini özetini bammmm diye özetleyen cümleler fısıldıyor, varlık varlatır yokluk hırlatır diyor, bayram etiyle köpek tavlanır mı diyor, even iki s....r  uçkuru da içine kaçar diyor; biliyorum bütün bunların hepsini bir günde söylemesine imkân yok ama bu masal böyle işte; inanıyorsanız okuyun, inanmıyorsanız okumayın çünkü şimdi bu kadarla kalmayıp yıllar önce çekildiği kendi bahçesinden hâlâ fısıldadığını söylediğimde hiç inanmazsınız bana. Masallardaki devler anka kuşları yedi başlı canavarlar gibi bir kadın Hasibe Teyze; onlardan tek farkı bilge oluşu.  Ben kalkıp odadaki ceviz konsolun mermerinde duran kitaba bakıyorum, üstünde kahverengi kemik çerçeveli bir gözlük var. Orhan Kemal, Evlerden Biri yazıyor üstünde. Hiçbir şeye dokunmuyorum. Onlar konuşmaya devam ediyorlar, ben hem iyi hem akıllı hem tedbirli hem artık yaşamak için ne lazımsa öyle bir insan olmayı bu kadınları dinleyerek öğreniyorum; kör ciğerini bilirim diyor, bana maraz olacağına ele garaz olsun diyor, gönülsüz iti ava salarsan uluya uluya kurt getirir yavrum diyor, iti an taşı eline al diyor, garip  itin kuyruğu döşünde olur diyor, yavuz itin yarası eksik olmaz diyor, yatırıp usandırmasın bakılıp utandırmasın diyor, Allah el kınamaz ayrılığı versin diyor; şehrin içinde soluk almış her nefes kendine özgü huyu ve diliyle dünyayı yorumluyor, dünya yüzünde var olan ne varsa, Pandora´nın Kutusu´ndan kaçıp yeryüzüne yayılan ne varsa hepsini yorumluyor. Ben usulca  kapıdan çıkarken arkamdan hâlâ sesleri geliyor, gelin geldi de kele kele demesi mi kaldı, sarmısağı gelin etmişler bir yıl kokusu çıkmamış, anan sarmısak baban soğan nerden geliyor bu mis gibi koku,  bilirim deyip dürtünene kadar bilmem de de kurtul...
Bu şehri seviyorum. Tanıştığım her insana ettiğim ilk üç cümlenin içinde ´ben Adanalıyım´ diyorum. Ben bu masallar kentini dinlemeyi seviyorum. 
Merhaba Adana, merhaba Adana´nın yüz yıla yakındır ışıldayan habercisi Yeni Adana. 

 

 

Mona Lisa´yı Nasıl Bilirsiniz? 

Internet´te gezinirken hoppp önüme bir sayfa düşüyor; eski haber, 2005´de kırk bine yakın okunma tıklanmış. TÜBİTAK´ın yarışmasına katılan Fen Lisesi öğrencileri ´mavi ve yeşil gözlülerin nazarının değdiğini kanıtlayan´ proje ile yarışmışlar. Deney süreci şöyle işlemiş; nazar değecek obje olarak hassas ve güzel beş adet menekşe seçilmiş, dört denek grubuna da koyu ve açık renk gözlü beşer öğrenci- orada öylece oturmuş menekşelere bakan mavi ve yeşil gözlü öğrenciler ´ağlama isteği uyandırıyor içimde´ (Körlük/ Saramago), diğer tarafta ´üstünlüğü´ baştan kabullenilmiş koyu renk gözlü öğrenciler, üç seansta beşer dakika menekşelere bakıyorlar. C grubundaki beş öğrencinin gözleri bir bantla kapatılıyor- amman dikkatli bağlayın yandan yundan menekşeyi görüp deneyin dengelerini bozmasınlar, daha bilimsel sözcüklerle açıklarsak, biz burda nazarın parapsikolojik güç olarak maddeye etkisini de inceliyoruz- D grubuna da, kim tutar siziiii, ´ortaya karışık´ gözlüleri koyup nazar boncuğunun etkisini araştırıyorlar. 
İzninizle sonuç demeyeceğim, burada, tok bir sesle akıbet daha iyi gidecek; alamet-i farikası baştan tescil edilmiş yeşil ve mavi gözlülerin ba-kış-la-rı-nın bitkide daha fazla organik de-ği-şik-li-ğe neden olduğu ortaya çıkmış. Şahaneymiş!
Ne bilirsen onu hatırlarsın. Aklıma Nisbett geliyor. 
Michigan Üniversitesi´nde psikoloji araştırmaları yapan Richard Nisbett ve ekibindeki diğer bilim insanları 2005 yılında 45 Amerikalı ve Çinli üniversite öğrencisi üzerinde bir deney yapıyorlar. Amaçları, bir görsele bakarken gözlerini hangi yöne ya da noktalara doğru bakarak kırpıştırdıklarını belirlemek. 
İnsan bunu duyunca, Allahallahhhh, nelerle uğraşıyor bu bilim insanları diyor ister istemez ama bu ne iş dediğin kapıları açıp içerdeki hazineyi keşfetmenin tek yolu inatçı öğrenme alışkanlığıdır. Okumaya devam!
Araştırmada kullandıkları görsel,  meşhur Mona Lisa, biz onu nasıl biliriz? Dudakları tebessüm ederken gözleri hüzünle bakan bir gizemli kadın! Nisbett´in ekibi denek takımındaki Batılı ve Çinli öğrencilerin resme bakarken gözlerini farklı yönlere bakarak kırpıştırdıklarını belirleyince resimde ne gördüklerini soruyorlar. Batılı öğrenciler görselin merkezinde bir kadın gördüklerini, tebessüm ettiğini, gözlerinin belki de hüzünlü baktığını filan söylerlerken, Çinli öğrenciler bir kır manzarası gördüklerini, kırın önünde de bir kadının oturuyor olduğunu söylüyorlar. Araştırmadaki bu cümleyi okuyuncaya kadar hiç bilmediğim bir şey; hemen açıp Mona Lisa´ya yeniden baktım ve kimbilir kaç kez bakmış olduğum resimdeki kır manzarasını ilk kez görebildim. 
Araştırmanın lideri Nisbett, bombayı patlatıyor: 
´Eğer insanlar dünyaya genel anlamıyla farklı bakıyorlarsa, onu farklı biçimlerde ifade etmeleri  de doğaldır.´ Batılılar merkeze odaklı ve analitik bakarken, doğulular bütüne bakıp bağlamsal bilgiye dayanıyorlar; sebebi binlerce yıl öncesine dayanan birbirinin tam tersi iki bakış. Batılılara onlar için önemli olana dikkat etmeleri öğretilirken, doğulular bağlamı (bütünü, demeti) anlamayı daha değerli buluyorlar. 
Buradan yola çıkarak geldikleri yerde bilim insanları şu soruyu soruyorlar; farklı bakış açısına sahip bu insanları aynı masada, aynı projede buluşturup ´iş ve akademik´ dünyada farklı görüşlerin zenginliğinden neden yararlanmayalım?´ Birinin önemsediğini diğeri fark bile etmezken, bir diğeri aslında resimde var olan ama diğerinin dikkat çekilmezse göremeyeceği bir manzarayı görecek.
Dünya yüzünde olan bitene akıl sır ermiyor, acı kan zulüm kavga dövüş bitmiyor, bu böyle gelmiş böyle gideceğe benziyor ama işte üç beş bilim insanı çıkmış çok-kültürlü toplumlara senden farklı olanı itip ötekileştireceğine onunla birlik ol, senin görmediğini o görür, onun görmediğini sen görürsün, kafa kafaya verirsen bakarsın şahane bir iş çıkar ortaya, akıllı ol diyor. 
´Umut tuz gibidir, insanın karnını doyurmaz ama ekmeğe tat verir.´ (Görmek/ Saramago)
´Sevmekle doğrulanmıyor madem kalbimiz´ (İsmet Özel), kendi gibi olmayanı küçümsemekten vazgeçmeyi öğrenmek de çooookk uzun süreceğe benziyor madem, o halde  çok-kültürlülüğe bir de bu açıdan bakalım. 
Son sözlerimiz romantik geldiyse eğer bir de yeni türeyen mesleği hatırlatalım. Resme geniş bakmayı bilenleri liderlik kesmiyor artık; önüne ´küresel´/ global sıfatı yerleşti bile. 

 

Saroyan, Kara Yılan ve Kedi
Öykü okumayı çok severim. Beş altı yıl önce kitaplığımdan rastgele bir kitabı seçip okumaya başladım. Öykü ilerledikçe içimde bir merak- sanki nenemle dedemin evini anlatıyor, onların gündelik hayatını, tavuklarını, kümeslerini, domateslerini, maydanozlarını, eve girip çıkan komşularını hatta kahve içip fal bakmalarını; sanki tamamen Anadolu´dan bir hayat. Sayfanın başına gelip yazarın adına baktım. Tanımıyorum. William Saroyan, kimmiş acep deyip sevgili Google´a girdim. Kokuyu doğru almışım, bizim buraların oğlu, Bitlisli. Babası 1905 yılında New York´a gitmiş, gidebildikleriyle birlikte. 1908´de W. Saroyan doğmuş. Üç yaşındayken baba ölünce kardeşleriyle birlikte California´daki bir yetimhaneye verilmiş; mecburiyetten, sonrası yaşam mücadelesi, yazarlık yolculuğu; 1981´de ölümüne kadar durmadan yazmak yazmak yazmak. Adı Hemingway, Steinbeck ve Faulkner´ın yanında yer alıyor. Bulabildiğim bütün kitaplarını alıp okudum. Başına ´naçizane´ bile koysam ´tavsiye ederim, okuyun´ demenin hiçbir yararı olmaz, gayet iyi bilirim. Okumayan eksik gider. Saroyan´ın yazdıkları hakkında sayfalar dolusu yazabilirim, nerde bir ahhhh çektim, hangi satırları tekrar tekrar okuyup ağladım (ah o İnsanlık Komedisi), kahkahalar attım, bir yeri yurt olarak benimsemekle mezarlık arasındaki bağlantıyı öğrendim; saymakla bitmez ama bir öyküsü var ki tamamen kişisel bir nedenle bendeki yeri ayrı. Yetmiş Bin Süryani adlı kitabındaki Yılan adlı öyküsünde Saroyan çok korktuğum yılanı bana sevdirdi,  iyi mi? Ardışık minik alıntılar serpiştirerek olay şöyle gelişiyor:
´Bitlis´teki evimizde çok büyük, kara bir yılan yaşardı. O bizim ailenin yılanıydı,´ dedi Levon Ermenice.´ ´Hiçbir aile münasip bir yılanı olmadan, tam sayılmazdı. Sayılmazdı çünkü duvarların arkasında sürünen yılan evi bir arada tutardı.´ ´Kışları onu görmezdim ama baharda kapısına baktığımda orada olurdu.´ ´Ailemizdeki herkes, her erkek, her kadın ve her çocuk yılanı görmeye odama gelir, çünkü yılanın olması berekettir. Herkes odada dikilir ve yılanı bekler. Otuz üç adam, kadın ve çocuk, otuz dört değil. Çünkü kışın büyükbabam Setrak öldü.´ 
Öykünün can alıcı noktası tam da büyükbabanın ölmesini öğrenmemizle ortaya çıkar. ´Sevabor (Ermenice kara, siyah), kışın büyükbabam Setrak öldü, bu yüzden artık otuz dört değiliz, sadece otuz üç kişiyiz. Ama kadınlardan ikisi hamile ve ağustosta otuz dörtten fazla olacağız. Eğer onlardan birisinin ikizi olursa otuz altı olacağız, eğer ikisinin de ikizi olursa otuz yedi, artık kapıdan dışarı gel, duvardan aşağı, yerde odanın köşesinde duran süt kabına doğru,´ 
Büyükbaba Setrak´ın doğumunu görmüş olan yılan, ´yaşlı adam öldüğü için onu baharda göremeyen yaşlı yılan´, ´Sevavor, kışın soğuğunda ölen büyükbabam Setrak için üzülme, yaşlı bir adam için karda uyumak iyidir,´ diyerek diller döken çocuğu dinleyen karayılan, sü-tü iç-mek i-çin a-şa-ğı-ya in-mez...
Sevgili Saroyan! İnsana herkesin korkup kaçacak yer aradığı bir karayılanı sevdiren yazar! Bin bir becerisinden sadece bir tanesi...
Şu dünyada aldığı nefesin bir hayra yaramadığı öyle çok insan varken, sırf kendisi yaşasın diye o acayip kafasında yarattığı tanrılarına kurban verdiği düşmanlarını kesen, biçen, öldüren, tecavüz eden, katleden, kana doymayan öyle çok insan varken; yine de insanı yeryüzünde yaşaması en değerli canlı kabul eden insanlara bakıp bakıp şaşırıyorum. 
Benim kedim öldü. Sadece, yuvasında insan kategorisine girmeyen bir canlıyı besleyen ya da beslemese de duyarlı bir yüreğe sahip olanların anlayabileceği bir acı. Tıpkı ana-baba olmasa da o yüreği taşıyan güzel insanlar gibi...
Kedimle benim ilişkim o evimize gelinceye kadar başka hiçbir canlıyla yaşamadığım bir ilişkinin başlangıcı oldu. Kedileri sevmezdim, neden sevmediğimi bilmezdim, bunu bir kere bile düşünmemiştim. Evin bahçesinde bulmuşlar, yukarı çıkardıklarında öyle minicikti ki sanki biz ona bakmazsak yaşayamazmış gibi bir ani his içimde, bir kalp bu kadar mı çabuk teslim olur tanımadığı bir sevgiye? Üzüm benim sırdaşım oldu, çektiğim her ahh´ı dinledi, söğüdün yaprağı dal arasında şarkısını dinlemeyi severdi, ben ona sarıldım, o bana daha çok sarıldı. Kitap okurken beni seyretmeyi sevdi, ben de onun nefesini sevdim. 
Yuvandaki bir canlıyı sevmek, sana hiç ihanet etmeyen bir nefesi sevmek, Setrak öldüğü için dünyaya küsen bir yılanı sevmek, muhteşem Saroyan ve aklımdan geçenler...
Güzel yüreklere bir hediye olsun!

Aklımın Müzesi
Kalben kaç yaşındasınız? 
Sayenizde hepimiz yaşlandık!
Halatı kopan asansör, E5´de kaza, köprüde intihar, üst geçit, Soma, binlerce silikozis hastası- beyazlaşmış kot giyilecekmiş- merdiven altı atölyeler, karısı ve iki minicik çocuğuyla hem de kasksız motosiklet kullanan bir takım adamlar, piknik yaparken barajın suyuna kapılıp gidenler, kaçakçı yaftası yiyerek öldürülen masum insanlar, bildiğiniz  şeyler işte, çoktandır iç açıcı bir haber yok! Ama bana göre, işin en acı veren tarafı hayatımızdan bir haber olarak akıp geçen bütün bu akıl almaz işlerin, giderek daha çok ´sıradanlaşıyor´ olması. 
Sıradanlaşmak çağın en tehlike hastalığı, bir salgın olarak hepimize bulaşıyor. Bir romanda okusak, bir filmde izlesek hüngür hüngür ağlayacağımız tuhaf işler olup biterken biz olay yerinden uzakta bu filmi seyrediyoruz. Sıvı glikoz yüklü kamyonun çarptığı üst geçit yıkılırken üstünde yürüyen ´sıradan´ insanlardan biri olma ihtimalini çabucak aklımızdan geçiştiriyoruz. ´Geçidin merdiveninden çıkarken, tam bir iki basamak çıkmıştım ki yandaki simit satan delikanlıyı görüp indim. Sabah aceleyle bir şey yemeden çıkmıştım. Ver bi simit derken birden korkunç bir sarsıntı...´
Hayallerimizde ölmüyoruz.
1998 yılında New York´ta mutlu mesut sokaklarda yürüyorum. Fiyakalı yerdeyim, meşhurrr Manhattan´da. Elimdeki kâğıt bardakta hazelnut kokulu kahvem, yudumluyorum; değmeyin keyfime, her tarafta birbirinden güzel bin bir türlü ürünle dolu mağazalar, ruh durumum ´hayatt güzelllll!´ Birden, önümde- kaldırımda- bir siluet beliriyor. Yere, kıvrılarak yatmış bir kadın görüntüsü resmedilmiş. Beyaz çizginin içine, soyadını unuttuğum ama adı mıh gibi aklımda bir kadın adı yazılmış; Susan. Tam da o yerde, o tarihte, trafik kazası ile ´öldürüldüğünü´ okudum. 
Üstüne basamadım. 
Ona basıp yürüyemedim. Ayağımı çizginin yan tarafına çaprazlayarak geçtim; dönüp dönüp baktım. 
Olayın bir de dilsel- kültürel yanı var. Bizde hayatı son bulan insan için ´öldü ya da vefat etti´ denir; oysa İngilizce´de cinayet ya da herhangi bir kaza sonucu hayatı son bulan insan için edilgen kullanımla ´öldürüldü´ deniyor. Bizim için henüz değil, ama onlar için kaza ile ölmek üzücü, beklenmedik ve acı bir durum olduğu için öldürülmek olarak kabul ediliyor. Biz kadere bağlamışız; ayrıca malum, bazı işlerin ´fıtratında´ var ölmek!
Yeşşeeee! deyip içimizi ferahlatalım. 
Öztürk Serengil´e bu tür durumlarda söylediği bu şahane sözü için bir selam!
Yurtdışında yaşadığımız örnekler var; Budapeşte´de önünde ona kılavuzluk eden Labrador köpeği ile metro merdivenlerine doğru yürüyen o sarışın ve feci güzel kör kadın; incecikti, üstündeki beyaz tişört aklımda kalmış, mutlu görünüyordu. Prag´da tekerlekli sandalyesinde hiç kimseden yardım alma gereği duymadan, evet, yine metroya binen bir adam, elle yönetilen bir alette oturmuş, kendi işini kendi yapıyor. Gözümüzün çektiği fotoğrafları unutamıyoruz, yine New York´ta cam değiştiren bir ustanın camı yanlamasına alt alta kalın koli bandı ile kaplayıp sıfır tehlike ihtimali ile tık diye yerinden çıkarışını çekmişim, aklımın müzesinde kalmış işte! Orası New York, benzetmek gibi olmasın, orda Beyoğlu yok ki inşaattan düşen tuğla yoldan geçen Sadi Konuralp´i öldürsün! Ruhu şâd olsun, şâd olsun.
Bir de otobüse binme hikâyesi var New York´ta, ben içerdeyim, duraktayız. Şoför yerinden kalkıp orta kapıya geldi. Durakta tekerlekli sandalyede oturan yaşlı kadını refakatçisi ile birlikte otobüse bindirdi. Asma bir kilitle sandalyeyi zincire bağladı. Bitmedi, iki üç kez çekiştirerek sağlam kilitledi mi diye kontrol etti. Ben ağzım açık seyrettim. Akşam evde şoför ne kadar iyi bir insanmış deyince, bizimkiler iyi filan değil, fren yapıp kadını düşürürse başına geleceği çok iyi biliyor dediler. 
Hollanda´da yıllarca yaşamış arkadaşım, İpek Djafer, yaşlı ve engelliler için ulaşım servisi var, gelip evinden alıyorlar, böyle aracın kenarı iniyor, hoppp diye biniyorsun,´ diyor,  sürekli sağlık hizmeti veren, evinden eşyanı, beslediğin hayvanını bile getirebildiğin yaşlılar evini anlatıyor, musluk tamircisinin oğluyla cerrahın kızının devlet tarafından verilen aynı kalemle aynı kâğıtla ders yaptığını anlatıyor, bahçesinde bulduğu güvercini ambulans gelip almış, iyi mi? Ben masal gibi dinliyorum. 
Bir zamanlar, çok büyük çoğunlukla yönetime gelmiş bir devlet adamı sarf edeceği cümlenin nereye varacağını hesaplayacak zekâsıyla ´benim memurum işini bilir´ demişti. Neo-liberal ekonominin Türk usulü tanıtım mottosu açılımlarımızda sınır tanımadı; gelsin ucuz emek, varsın sigortasız çalışılsın, sendikadan bahsetme asabiyim ben, kaçak inşaat, falan filan; hep bildiğimiz şeyler işte! Bu söz, işini savsaklamanın, rüşvet alıp vermenin normal kabul edildiği, teşvik edildiği, giderek sıradanlaştığı, kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir ´100 Büyük Türk alıntısı´ olarak belleğimize yerleşti. Bir yeşşşeee de buna gitsin! Yollayacak başka bir lâfım yoktur! 
Hiç değerimiz yok!
İnsana verilen değer o ülkede yaşayan herkes için öncelik, eşitlik ve önem barındırmadığı sürece hepimizin ve en sevdiklerimizin hayatı tehlike altında; şu ya da bu biçimde. İçkili araba kullanan, hız yapan, minibüs, otobüs, araba kullanırken cep telefonuyla konuşan, rüşvet veren, rüşvet alan, işini savsaklayarak yapan, insan canını ve sağlığını tehlikeye sokan her türlü hinliği yapan ve daima ´biz değil, bizden başkası´ olan bu canavarların-
yaptıklarına göz yumduğumuz sürece, 
susarak ve geçiştirerek bir suç işlediğimizi algılamadığımız, 
olanları artık sıradan gördüğümüz, 
Türkiye´de bu olaylar normal diye düşünmeye devam ettiğimiz, 
sadece bakan bir göz olduğumuz, 
olana bitene öfkelenmediğimiz
o öfkeyi kamuoyunda farkındalık yaratır bir sese dönüştürmediğimiz sürece; 
hepimizin ve en çok sevdiklerimizin hayatı er ya da geç tehlike altında...
Bugün takside şoföre sordum, ne diyorsunuz asansörde yere çakılan işçilere- bir umut- belki kızar, kahreder, ezber bozan bir lâf eder; Takdir-i İlahi dedi. 
Yazı umutsuz bitmesin diye bir yol arıyorum, bir Kızılderili atasözü mesela; bilgedir onlar, sabırlıdır, acı çekmiştir, açık sözlüdür; ´eğer bir ülkede gölgelerin boyu insanların boyunu geçmişse o ülkede güneş batıyor demektir´ demişler; burdan umut yok! Yunus Emre çok iyi gider de onun da sözlerini dinleseydik zaten bu hale gelmezdik. Baktım olacağı yok; hiç değilse içimde duyduğum öfkeye sarılayım dedim. Başka neyim var ki! 
´haksızlıkla yüz yüze geldiğin anda sana doğru yolu gösterecek olan tek şey, yüreğinde duyacağın derin öfkedir. Kalıplaşmamış bir öğüttür öfke, öfkelenmeyi bil oğlum.´
Bir umut! 



son alıntı: Dr Ioannis Papadopulos´un oğluna yazdığı mektuptan, Leyla Erbil/ Eski Sevgili, sf 221, 

Yazı Irgatı
Hemşerim,çayını cıncık bardakta mı içersin?
Bizim için olağan, Adana´ya yolu düşmeyenler için ilk duyduğunda bir muamma! Camdan yapılmış, saydam, ışıltılı, berrak, kırılgan, pırıl pırıl tertemiz olmuş her şey için kullanılan bir sıfat; cıncık gibi! Sözcüğü kullanan kişinin Ceyhanlı ya da Ceyhan´dan bir türlü etkilenmiş biri olduğunu gösterir bir işaret!
Cıncık gibi bir adamdı Orhan Kemal. 
Yüz yıl önce senin bereketli topraklarında, Ceyhan´da doğmuş, tanırsın, hani Abdülkadir Kemali Bey ve Azime Hanım´ın oğlu. Daha bir kaç yıl önce tv´de Hanımın Çiftliği´ni izlemiştin, çok beğenmiştin. İşte o dizinin romanını üç cilt halinde yazmış bir yazar. Daha neler neler yazmış, bilirsin.
Şimdiye kadar nice yazar, nice araştırmacı ne güzellll şeyler yazmış çizmiş Orhan Kemal hakkında,  benim edebi bir inceleme yapmaya teşebbüs etmem hafif kalır. Ama eğer, ergenlik çağındaki bir çocuğun Orhan Kemal´le tanışıklığından yola çıkarsam belki doğru şeyler söyleyebilirim. Belki bu yazıyla onun yüzüncü doğum günü olan on beş Eylül´ü de kutlayabilirim. 
O zamanlar Orta 1 denen sınıftayım. Türkçe dersime Nazmi Mertsözlü adlı bir hoca geliyor- iyi asla unutulmaz- Çok değişik bir öğretmen, sınıfı dolduran on bir yaşındaki çocuklarla büyük adam gibi konuşuyor. Kimi zaman derse girer girmez bir takım dizeler okuyor;
´Gün olur alır başımı giderim, 
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda 
Şu ada senin, bu ada benim, 
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.´
´Orhan Veli yazmış bunu´ diye başlıyor, Orhan Veli´yi anlatıyor; Kuyucaklı Yusuf´u okumayan eksik gider diyor, Sabahattin Ali´yi anlatıyor. Benim edebiyatsever olacağımı gözlerimden anlamış bir hâli var, gözünü-gözüme-dikerek mutlaka oku diyor. Söz dinler bir öğrenciyim. Şansa; roman da evde var, hemen alıp okumaya başlıyorum. Roman beni öylesine kucaklıyor ki, son kalan, atıyorum yüz sayfasını, okumak için sabah anneme ´ayy çok hastayım anne, bugün okula gitmesem?´ diyorum. Annem yiyor ya da yemiş görünüyor- yatağının başucunda hep yeni bir roman- Gök gürültülü sağnak yağışlı bir Adana gününde, yorganımı üstüme çekip Kuyucaklı Yusuf´u bitiriyorum. İçimde bıraktığı o his hâlâ gitmiyor; bir kez daha okumuyorum, bırak, öyle kalsın diyorum. 
Hiç aç kurt görmedim ama işte o bildik deyime uygun bir açlıkla Nazmi hocamdan yeni kitap önerileri dinliyorum. Orhan Kemal´i anlatırken, ´sokakta yanınızdan gelippp geçen insanlar var ya, işte onları anlatır Orhan Kemal, ahhh Orhan Kemal!´ diyor. İlk önce Bir Filiz Vardı´yı okuyorum, sonra Yalancı Dünya´yı- fakat aklımda Yalan Dünya olarak kalmış- kapağı pembe; belki de değildir fakat nasıl hatırlıyorsanız öyledir her şey- sonra peş peşe Evlerden Biri, Bereketli Topraklar Üzerinde, Vukuat Var, Hanımın Çiftliği ve öyküler öyküler... 
Bir Filiz Vardı ve Yalancı Dünya´yı okuduğum yıllarda ev gezmelerinde bazen ´kötü yola düşmüş´ kadınlardan bahsediliyor, hep ayıplayarak, kınayarak, kınarken gözler devrilerek- bir kadın ayağını diğerinin üstüne uzatmış, sırtında vücut hatlarını belli etmez çiçekli Sümerbank basmasından bir elbise, dört parmağıyla ağzını kapatarak, ´anammm, gözü kör olasıcalar!´ diyor, Tehlikeli, çok tehlikeli durumlar, asla tasvip edilmez şeyler. Pis cenabet, mendebur gibi sözcükler kalmış aklımda ama ´dost meclislerinin´ bütün bu lanet okuyan yargılarına inat, ben ´kötü yola düşmüş´ ya da Yalancı Dünya´nın ´Neriman´ı gibi ´ucundan sıyırmış´ o kadınlara yakınlık duyuyorum. Aklımla, ve eğer aklımdan başka bir şeyse kalbim; kalbimle, Orhan Kemal´in bu iki romanında anlattığı, zalimin zulmünü, hayatın darbesini yemiş kadınlara eğilimliyim, hayalleri arzuları isyanları öfkeleri inatları salaklıkları eğitimsizlikleri saflıkları hüsranları düş kırıklıkları, iç seslerle ve karşılıklı konuşmalarla o kadar etkileyici anlatılmış ki ´onların suçsuzluğuna inanmaktan kendimi alamıyorum.´ Darbe üstüne darbe yemişler, sonra o darbeler benim ´ergen´ kafamda tek bir cümle hâlinde erkekleşmiş, ´herkese şapur şupur, bize gelince Yarabbi şükür mü?´, onu hatırlıyorum. Romanı okurken aklıma Zinnur (adını değiştirdim) düşüyor, içli köfte yapmak için evlere giden emekçi bir hatunun genç kızı. Bir gün kafası kızmış, otogardan binmiş saat başı kalkan bir otobüse, cebinde üç beş kuruş para, doğru İstanbul´a. Nereye gideceğini bilmiyor, kalacak bir yeri yok, öfkesini yanına almış; bir de belki Neriman gibi ´artiz olmak´ düşünü, kahırlı hayatı Adana´da kalsın, o yeni bir hayata yürüyor. Neyse ki -bazen- romanlarda olan şeyler hayatta olmuyor, yanında oturan kadın kızın halinden şüphelenip evden kaçtığını anlıyor. Kendi evine götürüp iki üç gün ağırladıktan sonra ikna edip ailesine haber salıyor, gelip kızınızı alın diyor. Zinnur büyük olasılıkla bir şehrin sokaklarında kaybolmuş bir hayat olacakken şans eseri ...
´Ben memleketimi, memleketimin insanlarını seviyorum. Memleketimin insanları içinde en kötülerin bile suçsuzluğuna inanmaktan kendimi alamıyorum.´ Orhan Kemal´in söylediği bu sözleri, yazıyı hazırlarken yer yer okuduğum bir yüksek lisans tezinde okumak nasıl içimi rahatlatıyor! Şimdiki aklımla ergenlik aklım arasındaki kısa mesafeyi düşününce bir mutluluk esintisi, neden, çünkü çocuk kalbim haklı çıktı. Sırça sarayında yaşarken, yaşadığı hayatın esasında sadece bir tesadüf olduğunu hiç düşünmeyen ´bağzı´ insanlar gibi değilmişim. (alıntıyı bulduğum tez; Emine Özerinç/ Doğu Akdeniz Üniversitesi, 2010- 235 sayfa) 
İnsan, Bereketli Topraklar Üzerinde´yi okumuşsa, Çukurova´da pamuk tarlalarında çalışan emekçilerin yanından arabayla vınnnn diye geçemez artık, öyle geçemez, başka türlü geçer. Yıl olmuş 2014, hâlâ çadırlarda, dört direk, bir paçavrayla tuvalet, 40 derece sıcakta duş yok, temizlik yok, sinek var, pislik var, sömürü var, acı var, var da var. İnsan Bereketli Topraklar Üzerinde´yi okumuşsa köyden kente ekmek uğruna yolculuğa çıkmış insanları ve onların tutunma çabalarını yeremez, bu şehir sadece bizim diyemez. 
Kendini bir ´yazı ırgatı´ olarak adlandıran Orhan Kemal´in Adana´dan çıkması bir tesadüf değil. O yıllardaki kısıtlı olanaklarla bile romanları dünya dillerine çevrilmiş en önemli yazarlarımızdan biri; üstelik hemşerimiz. Peki, hâlâ doğduğu şehirde neden bir Orhan Kemal Müzesi yok? Eller, misal; Prag´da Kafka Müzesi açarken, Avrupalılar için herhangi bir ünlü yazarın, çizerin, müzisyenin; bırakınız o şehirde doğmasını, iki üç yıl yaşamış olması bile bir müze bir ev bir anıt yapmak için sebep olabilirken, biz neden Orhan Kemal´imize- yeterince sıkı- sarılmamışız? (Cadde sokak adları beni kesmiyor, düşünün ki Kenan Evren Bulvarı bile var!) Neyse ki son günlerde yüzümüzü güldüren bir haber duyuyoruz. Belediye Kültür Merkezi´ni Orhan Kemal adıyla taçlandıran Çukurova Belediye Başkanı Soner Çetin´e bu güzel başlangıç için gönülden bir teşekkür ve selam!
Adana´ya bir Orhan Kemal Müzesi açılsın, İstanbul´da var ama bir müze de burada olsun, yoldan geçen biri adres sorduğunda aralarında ´yiğenim, doğru yürü, ışıklardan sola dön, sağda Orhan Kemal Müzesi var. Tam onun yanında,´ gibi günlük lâflar geçsin. Müzenin içinde ´Bereketli Topraklarda´ doğmuş, çalışmış, insanını anlatmış bu çok değerli yazarımız hakkında yazılmış bütün tezler, bütün araştırmalar, bütün kitaplar el altında, erişilebilir olsun. Romanları ve öyküleri sesli okuma kayıtları yapılarak görme engellilerin ya da yaşı ilerlemiş edebiyatseverlerin hizmetine sunulsun; belki gelip dinlerler ihtimali üzerine hayaller kurulsun. Öğretmenler, anneler, babalar alıp çocuklarını bu güzel müzeye geziler düzenlesin, kitaplarında kullandığı yöresel deyimler hazinesinin kapağını açsın. Üst üste çekmeceli dolaplar açılsın; cam bölmelerin altında elinin değdiği eşyalar, belki babasının köstekli saati, Nazım´a yazdığı mektuplar, kitap arasına konmuş bir menekşe dursun, onlar dursun, biz seyredelim. Duvarları fotoğrafları süslesin, Ara Güler´den çektiği güzelim fotoğrafları edinilsin, Orhan Kemal´e dair anısı olan hemşerilerden -eğer kaldıysa; geç kaldık, ah çok geç kaldık!- sesli anlatım kayıtları yapılsın, iyi kötü ne varsa anlatılsın; anlatılsın ki bir şehrin sözlü tarihi ortaya çıksın. Çukurova Edebiyatçılar Derneği´nin her yıl adına düzenlediği öykü yarışmasını desteklemek için gönüllüler seferber olsun. Olsun, bütün bunlar olsun!
Artık bu Eshab - ı Kehf uykusuna benzer uykumuzdan uyanalım. Şehrimizi Orhan Kemal´le, Yaşar Kemal´le, Yılmaz Güney´le ve bu Bereketli Topraklar Üzerinde doğup büyümüş nice sanatçıyla onurlandıralım...
Bu hayali yüz yıl sonraya bırakmayalım!

Ruhi Su
Daha küçüğüm, bu gece yine, sesi müthiş güzel Güler Teyze bize gelecek; çok mutluyum. İnsan bir sese aşık olur mu? Ben olmuşum! Güler Teyze´nin (Akverdi) sesi evi doldurmuş, taşıyor; ´MÜHÜR gözlüm seni elden sakınırım kıskanırım. Uçan kuştan esen yelden sakınırım kıskanırım,´ diyor. Türkü aklıma MÜHÜR gözlüm ve yerdeki karıncalar sözcükleriyle MÜHÜRlenmiş; annem babam ve birkaç yakın dostu eğik başlarını hafifçe sallayarak ara sıra türküye eşlik ediyorlar, benim aklım karıncalarda! Ayrıca gözlerim de Güler Teyze´nin koluna ve parmaklarına taktığı gümüş bilezikler yüzükler ve boynundaki kilim desenli eşarpta; o bir arkeolog, Türkiye´nin ilklerinden, bizi çalıştığı Karatepe´de de ağırlamış bir gün; aklıma MÜHÜRlenmiş bir takım güzellikler! 
O sıralarda bizde makaralı bantlara sarılan türden bir teyp var; Grundig marka; öyle you-tube´un filan hayalinin bile olmadığı zamanlardan bahsediyorum. Bazı aile büyüklerimizin artık sadece seslerde ´MÜHÜRlenip kalmış´ kayıtları, biraz klasik müzik ve anne- babamın sesini en çok sevdiği o adam; kocaman sesiyle evimizi ve yüreklerimizi dolduruyor, Ruhi Su. 1960 sonları, 1970 başlarındayız. Ortalığın iyi olmadığı zamanlar. Aynı zamanda Almanya´ya Türk işçi akını olduğu yıllar. Tanıdığım bir Bülent var; küçücük çocuk. Annesi Almanya´ya işçi olarak kabul edilmiş, iki çocuğunu yanına alıp gitmiş  ama Bülent çok küçük, demek ki bir engel vardı, üçüncü çocuğu yanına alamamış, mecburen, mecburiyetten. Ruhi Su o gür sesiyle haykırarak ´Nasıl geçtin de boz bulanık sellerden? Haberim mi aldın esen yellerden? Yadigâr mı da geldin bizim ellerden? Gül-ü reyhan gibi koktun birader, Gül-ü reyhan misali koktun birader,´ derken yadigâr´ın ya´sını uzatarak yaaaaaadigar mı da geldin bizim ellerden diyor ya; benim gözümün önüne minicik Bülent´in büzülmüş dudağı MÜHÜRlenmiş; yaş olmuş elli bir şeyler, unutmuyorum. Kalp işte bunun için mucizevî bir tıktık galiba diye düşünüyorum. 
Sonra üniversite yıllarım başlıyor, 1980´de Ankara Sanat Tiyatrosu Mehmet Akan´ın yazdığı Hikâye-i Mahmut Bedrettin´i sahneliyor. Rutkay Aziz, Altan Erkekli, daha o zamanlar üniversiteli bir delikanlı olan Uğur Polat, Ünal Büyükokutan ilk aklıma gelenler, oyunun geniş bir kadrosu var. Bir kez seyretmek insanı kesmiyor, ben üç kez izliyorum. Şeyh Bedrettin´in hikâyesini öğrenince Nazım Hikmet´in Yağmur Çiseliyor adlı şiiri ve Ruhi Su´nun yorumu kucaklaşıyor;
Yağmur çiseliyor
Serez çarşısı dilsiz
Serez çarşısı kör
Havada konuşmamanın görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü
Yağmur çiseliyor. 
Üniversite sonrasında benim gündemimdeki en önemli olay 1980 darbesinden sonra tutuklanan Barış Derneği sanıkları; kimler yok ki aralarında? Mahmut Dikerdem, Reha İsvan, Ahmet İsvan, Orhan Apaydın, Erdal Atabek, Ataol Behramoğlu, Ali Sirmen (nam-ı diğer Samim Lütfü; hapishaneden bu mahlasla Cumhuriyet Gazetesi´nde yazılar yazdı; tezgah altından satılan kitaplar gibi), Gencay Saylan; say say bitmez, (27 Şubat 1982; Barış Derneği´nin 44 yöneticisi tutuklandı/ marksist.org)  Arthur Miller´ın Cadı Kazanı misali bizde de aydın akademisyenler ve düşünce insanları hayatlarından dört yıl kadarını bu ülkeye hediye ettiler. İşte o dört yılın son günlerinde bir gece yine efkar bastı beni, artık Grundig´in birbirine sarılarak kıvrılan ve tamircisi hiç bulunmayan günlerinden ´evrilip´ pikaba terfi etmişiz, bu kez plağı yerleştirip Ruhi Su´yu Sümeyra Çakır´la birlikte söylediği ´long play´den dinliyorum. Sümeyra Çakır, Almanya acı vatan, adama hiç gülmeyi, nedendir bilemedim, bazıları gelmeyi´yi söylüyor. İçimden can-ı gönülden ahhh bir çıksalar dileği geçiyor; bazen dilek kapınız açıktır der büyükler, doğruymuş, ertesi gün beraat haberlerini alıyorum. Nasıl seviniyorum! Aklıma MÜHÜRlenmiş işte, unutmuyorum. 
Tam da o sıralarda Ruhi Su hasta; kanser, belki yurtdışında tedavi bir umut olabilir diye düşünülüyor ´netekim´ sıkıyönetim yurtdışına çıkmasına izin vermiyor, zaten ömrü hayatında sahip olabildiği tek pasaportunu ancak 1977 yılında Ahmet İsvan ve Necdet Uğur´un uzun uğraşları sonucunda alabilmiş. Son dakika golü olarak verilen izin artık çok geç kalan bir tedavinin sonucunu hazırlamış.
20 Eylül 1985´de ´hayali gönlümde yadigâr kalan´ oluyor...
Naaşının bu diyarlara gelmesi bile 22 gün sürüyor; insanın aklı almıyor, ´Ararsan Mevlayı kendinde ara, Kudüs´de Mekke´de Hac´da değildir, eğer bir müminin kalbin kırarsan Hakk´a  eylediğin secde değildir,´ diyen Yunus Emre´den türkü mü yaparsın? Alevi nefesleri ve türküleri mi okursun; al sana denilen yıllar! Mimarlık öğrencisiyken bir gün Ruhi Su´yu Bebek Türküsü´nü söylerken dinleyip ´soluksuz kalan´ Sümeyra Çakır da ustasından beş yıl sonra sürgün hayatı sürdüğü Frankfurt´ta güzel sesiyle söylediği türküleri bize miras bırakarak genç yaşta göçüp gidiyor. 
Dünya görüşü nedeniyle çok zor koşullar altında yaşamış ama görüşlerinden asla taviz vermemiş bir sanatçı olan Ruhi Su 1912 yılında bir Ermeni ailenin çocuğu olarak Van´da doğuyor. Füsun Akatlı´nın ´Bir de Ruhi Su Geçti´ (2001) adlı çalışmasında kendi ifadesinden alıntılandığı gibi;
´Birinci Dünya Savaşı´nın ortada bıraktığı çocuklardan biri,´ 
Anne ve babasını hiç tanımamış. 
Hayat hikâyesinin Adana ile kesişmesi, çok küçük yaşta Van´dan alınıp Adana´ya getirilmesi ile başlıyor. Doğuştan değil; sonradan verilen adıyla Mehmet, Adanalı bir ailenin yanına veriliyor, onları amca ve yengesi olarak biliyor ama bir süre sonra işin aslının böyle olmadığı ortaya çıkıyor, yenge Mehmet´i istemiyor. Kaçkaç zamanı bir gün su getirmeye yollanıp dönüşte kafilenin yerinde yeller estiğini görünce küçücük haliyle günlerce amca ve yengesini arıyor. Yeniden onları bulduğunda amca ağlayarak Mehmet´e sarılıyor ama yengeden tıs yok! Tıs yok ama dayak var! Olay dayanılmaz hale gelince komşulardan, arkadaşı Hüseyin´in annesi çocuğa sahip çıkarak onu öksüzler yurduna yerleştiriyor; neyse ki Hüseyin de yanında! On yaşında yatılı hayatı başlıyor, sonrası Ruhi Su; hayatın attığı tüm çelmelere rağmen önlenemez susturulamaz bir ses ve yorum.
1975 yılında Dostlar Korosu´nu kuruyor, 80 darbesinden bu koro da nasibini alıyor, almaz mı? Uzun bir süre çalışmalar kesintiye uğrasa da (elektrik 6 yıl gelmiyor!) şimdilerde önünde ustaya saygı vefası gösterilerek Ruhi Su adıyla taçlandırılmış bir halde faaliyetlerini sürdürüyor. Yüreği insan sevgisiyle dolu, sesi güzel nice insan onun türkülerini söylüyor. Benim çok değerli iki dostum, Seher Özbay ve Hatice Kahraman da bu muhteşem koronun solistlerinden.
Ruhi Su´yu çok küçük yaşlarımdan bu yana hep plaklarından ya da sonraları televizyonda gösterilen belgesellerinden dinleyebildim, kimi zaman bir dost meclisinde kimi zaman ekranlarda. Allı turnam´daki gibi kolu kırılan eli tutmayan insanın hikayesini anlatmasına rağmen insana umut veren sesi nedeniyle mi bilmiyorum ama Ruhi Su´yu dinleyen insanların yüzünde bir tebessüm vardır. O tebessüm MÜHÜRlenmiş aklıma, unutmuyorum. 
***************************************************************************

Neşet Ertaş, Anadolu´nun Sevgilisi
Mühür gözlüsünü uçan kuştan esen yelden kıskananın, 
gurbet elde baba yurdundan uzak kalanın, 
bağrındaki sızıynan yürüyenin, 
iki büyük nimetim var; biri anam biri yârim diyenin, 
dost elinden gel olmazsa varmayanın, 
rızasız bahçanın gülünü dermeyenin, 
kalpten kalbe görülmez yolu bilenin, 
yâr yarası çekenin, 
sırrını ellere veremeyenin, derdini ellere diyemiyenin, 
seni vermem Ezraile; ben öleyim ben öleyim diyenin, 
(Seç seç beğen, sen hangisisin?)
derdin zehrini eliyle içenin, 
bugün ben yâri gördüm; ölürsem de gam değil diyenin, 
dünyanın rengine kananın, hayale aldanıp boşuna yananın, yârini ilelebet benim sananın,
ölürüm sevdiğim zehirim sensin; evvelim sen oldun ahirim sensin buyuranın, 
aşk ateşiyle yanmaya alışanın, 
anasından doğalı garip kalanın, 
güneş doğmayan hapishanelerde ömür geçirenlerin, geceleri bitmeyenlerin, sabahları olmayanların, arayanı olmayanların, 
sevdiğini alamayıp gurbete hasta gidenlerin, 
baharı güz yazı kış olanların, 
şu fani dünyada murad alamayanların, eller gibi şad olup da gülemeyenlerin, 
ben ölürsem mezarıma gelme gayrı diye sitem edenlerin, 
dert ile ge-ze ge-zeeee canından usananların...
´O her yüreğe seslenmiştir.´
İşte onun için, bu topraklardan çıkan hiç bir sanatçıya nasip olmayan çok özel bir durum çıkmıştır ortaya, ölüm haberi manşetlere, net´e düşer düşmez sevenleri -kendince- kendini bulduğu bir dizesine ´gönderme yaparak´ Neşet Ertaş´sız kalmanın acısını, onunla yüz yüze gelmemesine rağmen, hayattaki en yakın insanını kaybetmenin acısına eşdeğer bularak içini dökmüş; aksi halde ´babam ölmüş gibi kaldırıma oturdum!´ sözünü nasıl açıklarım? 
İlk paragrafı yazan o; bundan sonrasını yazanlar da sevenleri; 
´Anadolu´nun yüreğine ateş düştü. 
Şimdiden özledik be seni bozkırın tezenesi!
Muharrem baba, oğlun sana emanet!
Yazımı gışa çevirdin be hemşerim! 
Gara yüzüne sazının teline gurban olduğum sen de kaçtın şu yalan dünyadan! 
Bozkırlar ıssız kaldı. 
Türküler yolcu! 
Seyirciden ceketini çıkarmak için izin isteyecek kadar mütevazı!
Gönül adamı sende bulduk bu toprağın kokusunu! 
Tanrının cenneti seninle daha da şenlenecek.
Bir efsane uçmağa vardı!
Bu dünyada dinleyemedim canlı, ömür dünyada nasip etsin.
Zahidem öksüz kaldı.
Babam ölmüş kadar üzüldüm.
Ayaklarınızın turabı göynünüzün hızmatçısıyım.
Öyle bir değer kaybettik ki belki yıllar yıllar sonra anlamaya başlarız değerini.
Mahsuni´ye Muhlis´e selam eyle, Anadolu´nun sevgilisi..
Bebeğimi bile küçükken senin türkülerinle uyuttum. 
Garlı dağlar geçit vermez olunca, gidilmez o yare dağlar, gül yüzlü sevdiğin elin olunca, elden bir şey gelmez zalım dağlar.
Rahmetli babamın on plaklık yarı otomatik bir pikabı vardı. On plaktan sekizi senindi. Dinler dinler eskilere dalardı.
Tezenesi gül kokan gönül adamı,
Cahildim dünyanın rengine kandım be usta!
Sen cennette sazını eksik etme olur mu? Biz de gelecez er ya da geç babam...
Dost elinden gel olmazsa varılmaz derdin, gel dediler ve Hakk´a yürüdün.
Gurbanım oyy!
Yalan dünya!
Şimdi sen, gönül dağında mı yaşayacaksın?
Yattığın yer yüreğin kadar büyük olsun!
´Niye çattın kaşlarını´ türküsünü dinlediğim her zaman kalbimden bir şeyler kopar, gözlerim dolardı.
Sen herkesin gönül bağlarında olacaksın.
Kalplerde gönüllerde taht kurdun.
Bu ülke yaşayan en büyük değerlerinden birini kaybetti.
Ağla sazım ağla!
Kırşehir´in ve Anadolu´nun çığlığı!
Aydosttt diye seslenişini çok hemi de çok özleyeceğiz.
Şimdi biz ´yanıyoruz hele!´
Dünyanın rengine kanan, her cahilin halini bilen,
Hay gidi dünya!
Güle güle dedemden torunuma kadar aynı türküyü herkese sevdiren, söyleten!
Öncelikle annenizin ellerinden öpüyorum. Bir acı ancak bu kadar güzel ifade edilirdi. 
Neredesin sen?
Sen her zaman bizimle idin, her zaman bizimle kalacaksın.
Gönlümüze geldiğin o gizli yollardan yine gizli gizli geçip gittin be ustam!
Cümle alem uykusunda yatarken kimseler görmeden gitmiş üstadım!
Datlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm göynüm hep seni arıyor neredesin sen?
Ben bu adamdan öğrendim yaşarken acıyı tatlıyı birbirine ekleyip sevmeyi sevilmeyi.
Gözlerim doldu yemin ederim.
Elinde bir sazı var bir sözü var, başka bişeyi yok, sanatçı budur. 
Gelir mi sen gibi bu dünyaya gurban olduğum?
Bir gece bir arkadaşımla bir büyük rakı içip Neşet Ertaş dinlemiştik. Yer: Kızılvadi, Göreme, Nevşehir, saat 05.00 gibiydi, hiçbir sesten o kadar keyif almadım daha sonra. 
Doyamadığı anasına kavuştu.
Sen de gittin demek! Nur içinde yat, gidenlere selam söyle. Babama da...
Dünya yeniden kurulsa böyle türkü nehri bir daha gelmez.
Gönüllerimizin aynasıydın be usta!
Teşekkür ederiz bize bıraktığın herşey için.´
Bir de eşim Hasan´ın dediği var; ´Ray Charles gibi adamdı.´
2010 yılının üç Mart günü Atatürk Havalimanı´nda uçağın kalkış saatini beklerken yan masada oturur gördüm onu. Hemen kalkıp yanına gitmek geçti içimden. Bir an durdum sonraki an duramadım, yanına ´varıp´ eğilerek saygılar sunarım efendim dedim. Ayağa kalktı, halinde ne bir büyüklük ne bir üstünlük, teşekkür etti. Biliyor musunuz, babam ölüyor dedim. ´Gözleri doldu, yemin ederim.´ Hiç tanımadığı bir insanı aynı bağla sevebilen, özleyebilen insanlardandı, gönül bağının var olduğunu bilen, kalpten kalbe bir yol vardır, görülmez diyen, bunu yıllardır çığıran bir insan. O zor yolculuğuma datlı dilini güler yüzünü göstererek omuz verdi. 
Şimdi dört yıldır babam, iki yıldır Neşet Ertaş yok. Ama türküler zülüf dökülmüş yüze diyerek allı turnama seslenerek, bizim ellere şeker söyleyerek kaymak söyleyerek bal söyleyerek, yüreğimizi özlemle beslemeye, ´ayrılığı da sevdaya dâhil etmeye´ ve yaşam yolculuğumuzu güzel eylemeye devam edecek. 
´Teşekkür ederiz bize bıraktığın her şey için.´

Attila İlhan/ ayrılık da sevdaya dahil
Sevenlerin yazdıkları Milliyet ve Sabah Gazeteleri´nin okuyucu yorumlarından seçilerek aynen alınmıştır. 

 

Bebekler, Ritüeller
Haftaya iki doğum haberiyle başladım, büyük kuzenim Nilgün´ün torunu Ege ve yeğenim Deniz´in oğlu Barış Tan hoş geldiler, sefalar getirdiler. Biz Adanalıların deyişiyle;
´Allah başa kadar gönendirsin, adlarıyla yaşasınlar, bahtları açık, ömürleri uzun olsun, Allah analı babalı büyütsün,´ hem bizimkileri hem de dünyaya gelen bütün bebekleri. Bir kaç haftadır ustalara saygı yazılarıyla dolan gözlerimizi, tam da bayram çıkışı biraz güldürelim, kalplerimizi coşkuyla şenlendirelim istedim. 
Gelenekleri ve ritüelleri bol Adanalı bir ailenin kızıyım ama ayrıca en büyük şansım bu ritüelleri dört dörtlük yapan ve bunları bana taşıma becerisini gösteren çok özel bir annem var. Şimdiye kadar ondan neler neler öğrendim! 
Ailemize bir bebek geleceği zaman ceket, battaniye ve yelek gibi şeyler, yurdun pek çok yerinde olduğu gibi anne yedi aylık hamile iken yapılmaya başlanır çünkü daha önce bu hazırlıklara başlanması istenmeyen bir durum ve uğursuzluk getirebilir diye düşünülür; bir tür totem! Anne olması umudedilen gelin adayının çeyizine doğum sonrasında giymesi için lizözler işlenir; orlondan işlenmiş kısa ceketler; pek süslü, renkli şeyler, ponponlu, simli.  Biz kızlar, annelerimiz ya da yakınlarımız bunları işlerken ´ay ne gerek var yaaa, ben bunları giymem´, diyerek şımarırız biraz, evet! Fakat kimse bizi dinlemez. 
Doğuma bir kaç hafta kala evin babası ´babası alsın, uğurlu eli değsin,´ gibi lâflarla- bana kızmazlarsa gerçek fiili söyleyeceğim- şişirilerek aktara yollanır. Herhalde yeryüzünün her yerinde, gelenek ve görenekleri kadınlar taşır, ailenin erkeklerine de bir yolla öğretir, bizim ailede de bu böyle! İlk olarak tohum haldeki bütün kimyondan aldırılır, bu bizim ailemizin doğumlarda olmazsa olmaz baharatı, bundan can kurtarıcı bir iksir hazırlayacağız. Kaynar yapmak için de fıstık ve ceviz içi, çubuk tarçın, tüm yenibahar, zencefil, karanfil ve havlıcan. Önce kimyon hazırlanır. Bu kimyon bildiğiniz toz kimyon değil, onun çekilmemiş hali, içi taşlı, tozlu filan olur diye bir tepside ayıklanır, derin bir kaba su koyulup tozlar, taşlar filan dibe çöktürülür, süzerek iyice yıkanır. Sonra bir süzgeçte bir süre bekletilip, temiz bir mutfak bezi serilerek tepside kurutulur. Bir kaç gün içinde kupkuru olur. 
Beyler, siz de okuyun efendim, zahmete değecek bir sonucu var! 
Bir kavanoza koyulur. Bebek doğunca, cıyaklamalar başlayınca, üç kişilik kahve cezvesine temiz su ve bir tatlı kaşığı bu kimyondan koyulup beş on dakika kaynatılır. Ilıyınca temiz bir tülbentte süzülerek bir kaba koyulur. Bundan günde bir kaç kez bir kaç damla çay kaşığı ile bebeğin dilinin altına damlatırız, kolay yutsun diye, anneye de günde bir kaç kez yarım kahve fincanı içiririz. Neden mi? Gazı alır, yok eder. Annede gaz olmayınca emzirdiği bebeğinde de gaz sıkıntısı olmaz, mışıl mışıl uyur. Bunu bir kaç güne bir hazırlarız, bebek emzirildiği sürece en esaslı kurtarıcımızdır. Kimyonun içinde, ayrıca, demir var,  inanmıyorsanız sevgili google´dan araştırın. 
Bebeğin hastaneden eve geldiği gün- artık herkes hastanede doğuyor, bizim zamanımızda, geçen yüzyıldan bahsediyorum, bir çocuk hastanede doğdu mu, ´amannnn, (n alabildiğince uzayabilir) hastanelik mi olmuş?´ diye acınırmış anneye, herkes ebe elinde doğarmış, doktor filan nerdeee?- ailenin becerikli bir kadını mutfağa girip kaynar yapar. İstanbul´daki loğusa şerbetine benzemez, bizimkisi de bir tür loğusa şerbeti ama sıcacık bir şey. Kırk gün süresince eve bebeği hayırlamaya gelen misafirler kaynar ikram edilmesini bekler, bu beklentiyi karşılamak bir gelenek olmuş Adana´da. Büyük bir tencereye- tencere diyince biz Adanalıların aklına bakır tencere gelir- altı litre temiz su koyulur. İçine bir buçuk kilogram toz şeker eklenir. Bana göre dünyanın en müthiş yerel pazarlamacısı olan Çerçi Yusuf´dan ´babaya aldırılan´ kaynar malzemesi (yazının hazırlandığı sırada paketi beş lira) temiz bir tülbende koyulup, düğüm atılarak suyun içine yerleştirilir. Ocak yakılır. Kaynayıncaya kadar ağzı kapalı olarak, sonra yarı kapalı durumda iki, hatta iki buçuk saat kaynatılır. Eve misssss gibi bir koku yayılır, o sırada bebek için güzel ömürlü, güzel bahtlı dileklerde bulunulur. Kaynama işi bitinceeee, hani babaya dövülmüş tuzsuz fıstık ve ceviz içi aldırmıştık ya, işte cevizden iki, fıstıktan bir tatlı kaşığı şık bir İngiliz usulü çay fincanına koyulur, üstüne bir kepçeyle o fokur fokur kaynamış şerbetten dökülür. Gelen giden bu leziz kaynardan içer, bir tatlı kaşığı ´eşlik eder´ bu eyleme- kitchen 24´deki yemek uzmanların sözcük dağarcığından kaptığımız sözcükle- kaşıkla ceviz ve fıstık içleri ağza atılır.  Loğusa haldeki anneye çok yarar, süt yapar; biraz sonra kimyon suyu içsin, gazı da gitsin! Böyle işte! Bir de kırmızı bir bant takarız tatlı bir heyecan içindeki anneye, albastı´dan korumak için. Kabul, bu bir büyü, bir batıl inanç, kan değerleri oynayan anneyi koruduğuna inanırız; ben yapmam diye itiraz etmeyin hemen, Marquez Yüzyıllık Yalnızlık´ta ya da Laura Esquivel Acı Çikolata ´da yazınca bayılıyorsunuz! 
Ben Deniz´in oğlu için kaynar yapmaya kalkışınca ailemizin yemekleriyle ünlü pek çok kadınından ikisini aradım, annemi ve Ayşe Yenge´mi. Bunlar, bir de Fatma Teyzem ve Yıldız Teyze var, Jamie Oliver´ı ikiye katlar, yere serilip selam eyletir adama, saygın bir yerel gazetede çıkan bu işaret kendisine ulaşır mı onu bilmem ama yerinde olsam bu kadınları bir tanımak isterdim. Yaptıkları karnıyarıklar, çiğ köfteler, analı kızlılar, börek çorbaları, tatarlar, tas kebapları sadece kezzetleriyle değil aynı zamanda sunumlarıyla da değme aşçıya şapka çıkarttırır, ben onlar gibi olamadım, bildiğiniz pirinç pilavını ya tereyağında kızartılmış badem dökerek ya da domates biber gibi renk veren sebzelerle süsleyip ters çevirip aklınızı başınızdan alıverirler. Taze fasulyeyi ya da bamyayı, evet bamyayı, bakır tepsiye içten dışa doğru yuvarlak bir sıra halinde dizip pişirirler, sonra buzdolabında biraz bekletip servis tabağına ters çevirirler. Yeme de seyret! Ben doğduğumdan beri bu marifetli kadınların arasında yaşıyorum ama insan her sabah boğaz manzarasına uyansa ona da alışırmış, biz de kıymet bilmemişiz, izlemişiz, ´o değilden´ dinlemişiz ama yanı başımızdaki değerlerin kıymetine yeterince uyanamamışız. Neyse ki son yıllarda ne anlatsalar sesli ve yazılı kayıtlar yapıyorum ve anlattıklarını elifi elifine uyguluyorum. Kaynar yapmak için aradığımda iş ölçüye gelince, ´aaaa nasıl ölçü verelim, biz göz kararı yaparız!´ demesinler mi? Aklıma durup dururken Aliye Nenem geldi. Annemin babaannesi, Ayşe Yenge´min kayınvalidesi. Onu hep çok yaşlı bir kadın olarak hatırlarım, evin başköşesinde oturan, ellerini birbirine kenetleyip, başparmaklarını birbiri arasında döndürerek dolaştıran bir koca çınar, üç aylığından, oğlan torunlara daha fazla bayram harçlığı verirdi, kızları da çok severdi, yanlış anlaşılmasın, oğlanı kayırmaca, ehhh, o kadar olur diye bellemişiz mecburen, biz güneyli kızlarız. Aliye Nenemiz, ailenin genç kadınları Ekrem Yeğen´in yemek kitabına tarif için başvurunca, ´anam şurda koskoca kadın otururken kitaba bakıyorlar,´ diye içerlermiş. Aile geleneği işte, bazen ölçü veremeseler de, biz onlara sorarız. Sen en iyisi şu sıralar nene olan gençlerimize sor dediler, bu tarifi ölçülü tartılı aldık ve yaptık, çok da güzel oldu.
Ailemizde yeni doğan bir bebek kırk günlük olunca, ´kırk çıkarma töreni´ yapılır. Şimdi değil, ama eskiden, bebekler kırk gün evden dışarı çıkarılmazmış, havadan nem kapmasın, mikrop kapmasın ve belki de nazar değmesin diye. Kırkıncı gün, bahçelere çıkıp kırk çeşit bitki toplanır, çiçekler, yapraklar, zararsız otlar, kırk tane de ufak taş. Bunlar bol suda yıkanır. Bebeğin ılık su dolu yıkanma leğenine koyulur. İçine atılanlar; 
bir ayna- yolu ışıklı, bahtı açık olsun- 
bir tarak- güzel olsun- 
bir çeyrek altın- varlık içinde yaşasın-
hani benim kitabım hani benim kalemim, bilge olsun diye bir şey yok mu? Bebeğin yıkanma suyu dirsek suya değdirilerek test edilir, tenimizin bebek tenine en yakın yeriymiş; bunlar size detay gelebilir ama biz Adanalı kadınlar bunların hepsini biliriz. Sonra bebek bu suda yıkanır. İçine koyulan şeyler büyüklerimizin açıklamalarına  göre bebeğin ilk aşısıdır, onu dünyayla tanıştıran otlar, çiçekler, yapraklar... Kısa süren kırk çıkarma töreni Kelime-i Şehâdet getirilerek bitirilir. 
Bebek daha bir kaç günlük iken, ad koyma töreni yapılır. Ailenin bir büyüğü ad koyma şerefi ile taçlandırılır. Bebeğin sağ kulağına ezan okuyup üç kez adını söyler; ben bu tören sırasında hep zırıl zırıl ağlarım. Adana göreneklerine göre çocuklara genellikle nene ya da dede adı verilir, bu nedenle çoğumuzun adı Saniye, Abdullah, Nakiye, Nebiye, Güllü, Bekir, Tahir, İbrahim, Savniye gibi eski zaman adlarıdır; ad verilirken de ´adı saabına benzesin!´ dileğinde bulunulur; ´adının sahibi´ tamlamasının Adanalıcası. Biz yaştakilerin arasında Ada, Yasmin, Aleyna, Alya, Su gibi isimleri mumla arasanız bulamazsınız. Daha doğmadan önce, taşıyacağımız ismin ağırlığı ile doğan çocuklarız biz; iyi bir şey mi, tartılışır, ağırlığı hafifletmek, bir tutam modernlik eklemek için bir ara erkek çocukların adlarına dede adına ilaveten Can eklendi, sene kaçtı derseniz, Ruhi Can´lar, Muhiddin Can´lar şimdilerde yirmi yaşlarının başlarındalar. Bizim aileden bir büyüğün adının konmasına itiraz eden herhangi bir gelin duymadım, ama kapalı kapılar ardında neler yaşanmıştır, onu da bilemeyiz. İnsanın doğurduğu çocuğa arzu ettiği ismi vermesi de çok doğal ve onu haklı çıkaran bir istek.  Yeni kuşak Adanalılar bu konuda daha esnek daha özgür davranıyor ama ben bir kızım olsaydı ona beş altı kuşak önceki nenelerimin adını verebilirdim; birinin adı Ballatın, onun annesinin adı Kuğu. Var mı böyle isim? En iyisi bu konuyu Shakespeare´in ünlü dizeleriyle tatlıya bağlayalım;  ´ad dediğin nedir ki? Güle başka isim de verseler yine bu kadar tatlı kokardı.´ 
Doğan çocuk oğlansa, ilk tıraşının yapılması da törenle olur. Eve bir berber çırağı çağrılır. Yere bir bez serilir. Onun üstünde tıraşı yapılır, saçları bebeğin babasına verilir ama verilirken de babadan bahşiş alınır. Anne bebeğin saçını bir zarfa koyup saklar, arasıra açıp açıp bakar, koklar. 
Ahh , bir bebeğin doğumu nasıl da sevinç doldurur bir eve! Bugün şiirlerin ve türkülerin hep neşeli dizeleri eşlik etsin bize, bugün hoş geldin bebek, yaşama sırası sende diyelim, devamını getirmeyelim, bugün böyle olsun!

not: Lezzetli yemekleriyle adlarını andıklarımız rahmetli Aliye Akcan, Nurten Akay, Ayşe Akcan, Fatma Bilgen ve Yıldız Ünal; ama işin aslı bu şehirde marifetli olmayan bir kadın var mı? Mumla arasanız bulamazsınız!

 

İçinizden Biriyim, Adım Malala
Bu kez ödül hak edeni buldu, 2014 Nobel Barış Ödülü Malala Yousafzai ve Kailash Satyarthi´ye paylaştırıldı. Yıllar sonra bir Türk ve bir Kürt´ün barış ödülünü paylaşması gibi bir durum, Biri Pakistan´lı Müslüman diğeri Hindu. 
Malala uzaktan gazel okumuyor, 2009´da Obama´ya vermişlerdi. O, hem kurban hem hâlâ korkusuz bir aktivist. 
Daha on yedi yaşında, ancak ´günde beş on doz şiddet eylemi uygulamazsa rahat edemeyen Taliban´a karşı´ ´eğitim hakkımız da, eğitim hakkımız´ diyen bir korkusuz yürek, bir güçlü ses Malala, en az on beş yaşından beri. 
12 Temmuz 2013 günü Birleşmiş Milletler´e hitaben yaptığı konuşmasına nerden başlasam bilemiyorum diye başlamış, ne kadar doğru bir başlangıç sevgili Malala, hangi birinin hikâyesini anlatacaksın? 
Kucağında bebeği, kahverengi çarşaf giymiş gencecik bir kadın vardı, yaşı yirmisinde yok, okuldan dönerken bir 500 S otobüsünde yanıma oturunca tanımıştım onu. Ortaokuldayken ailesi evlendirmiş, kocası kaynakçı. Hocası yalvarmış yakarmış yapmayın etmeyin diye diller dökmüş ailesine, bu kız okur demiş ama çocuk yaşta evliliği önleyememiş. Ben onla konuştuğum günlerde ne mi yapıyordu? Bebeğini uyutup Dostoyevski okuyordu, normalde bunu söyleyen bir öğrencim olsaydı ona hemen aman Rus Edebiyatı´nı İletişim Yayınları´ndan oku derdim, çevirisi çok iyi filan, ama sustum, ne yeriydi ne zamanı. Pencereden dışarı bakıp, okumayı çok seviyorum abla dedi. Tekrar bana döndüğünde sol gözü seğirdi. 
Ben o anı unutamıyorum. Biliyor musun Malala, sırf, benim ana ve babamın çocuğu olarak bu dünyaya geldiğim için okuyup üniversitede hoca olduğuma sevinemediğim anlardan biriydi, masum bir çocuk gibi dudağım büzüldü, dokunsan ağlayacağım. İnsan okumuşluğundan utanır mı, utanıyor Malala, benim gibi muhabbet etmeyi seven bir insansan hergün yeni bir insanla tanışıp sohbet ediyorsun, çeşitli işler yapıyorlar, kimi erkek, kimi kadın, bir kısmı ilkokul mezunu, çoğu parasızlıktan okuyamamış, içinde olmayı hayal ettiği bir mühendisle uyuyor, uyanıyor. Sen bu ödülü hem onların hem benim gibi kadın ve erkeklerin adına aldın. 
Madem lâf açıldı, bak sana şunu da anlatayım. Yıllardır ev işlerime gelen bir güzel kadın var, onun hikâyesini es geçmeyelim, nasıl cevval, nasıl becerikli, haftanın her günü gittiği değişik evlerde ne var ne yok ne nerde ne nasıl yıkanır ne yapılır her şeyi bizden iyi biliyor. Ben onu okuma yazma bilir sanırdım. Bir gün beraber kahvaltı yaparken bir durum oldu, neydi unuttum ama okuyamadığını bana söylerken çenesinde bir büzülme, sesinde bir titreme oldu; hani ağlamayı iteriz ya bazen, kendimize bir çeki düzen veririz, böyle onurlu bir hâl oluşur, öyleydi! Ben buna benzer bir sahneyi Reader filminde de yakalamıştım, sırf okuma yazma bilmediğini saklamak için hakkında yazılan o çok kötü iddiayı kabul edip, mahkûmiyete razı oluşu bizi filmin asıl konusundan çıkarıp başka bir yere götürmüştü. Onu izlerken de işlenen suça rağmen boğazıma bir şey düğümlenmişti, insan olarak suçlu kadın olarak yaralıydı. İddia ediyorum, benim bahsini ettiğim o yardımcım var ya, okusaydı, değme profesörlere taş çıkaran bir kadın olurdu. 
Hangi birinin hikayesinden başlayacaksın? Geçen yıl Birleşmiş Milletler´e seslenişini okumaya devam edelim, sen Nobel´i almayı zaten o gün hak etmişsin. 
´Ben sadece içinizden biriyim, kendim için değil tüm kızlar ve erkek çocuklar adına konuşuyorum, sesleri duyulmayanlar adına, barış içinde yaşamak için, onurlu muamele görmek için, fırsat eşitliği ve eğitim hakkı için savaşanlar adına konuşuyorum.´
´Sevgili dostlarım, 9 Ekim 2012 günü Taliban beni alnımın sol yanından vurdu. Arkadaşlarımı da vurdular. Kurşunların bizi susturacağını sandılar. Ama yanıldılar. Ve sonra, o sessizlikten binlerce ses yükseldi. Teröristler amaçlarımızı değiştireceklerini, azmimizi keseceklerini zannettiler ama bir şey dışında hiçbir şey değişmedi: güçsüzlüğümüz, korkumuz ve umutsuzluğumuz kayboldu. Metanet, kuvvet ve cesaret doğdu. Ben aynı Malala´yım. Azmim aynı azim. Umutlarım aynı. Hayallerim aynı.´
´Ben burada Taliban ya da başka bir terörist gruba karşı kişisel intikam duygularıyla konuşmuyorum. Her çocuğun hakkı olan eğitim için huzurlarınızdayım. Bütün aşırı uçtaki grupların ve özellikle Taliban´ın kız ve erkek evlatları için eğitim istiyorum. ´
´Beni vuran Talib´den bile nefret etmiyorum. Şimdi elimde bir silah olsa, o da önümde dursa, vurmazdım. Bu benim Hazreti Muhammet´ten, İsa´dan ve Buda´dan öğrendiğim merhamettir.  Bu bana Martin Luther King´den, Nelson Mandela´dan ve Muhammet Ali Cinnah´dan kalan değişim mirasıdır. Bu benim Gandhi´den, Bacha Han´dan, Mother Teresa´dan öğrendiğim edilgen direniş felsefesidir. Ana ve babamdan öğrendiğim affediciliktir. Ruhumun bana söylediği budur; herkesi sev herkese karşı barışçıl ol.´
´Sevgili kardeşlerim, aydınlığın önemini karanlıkta kalınca anlarız. Susturulunca, sesimizin önemini kavrarız. Aynı şekilde, biz Swat´dayken, Pakistan´ın kuzeyinde, silahları görünce kalemin ve kitabın önemi anlamıştık.´
´Kalem kılıçtan keskindir,´ sözü doğruydu. Yobazlar kitaplardan ve kalemlerden korkuyorlar. Eğitimin gücü onları dehşete düşürüyor. Kadınlardan korkuyorlar. Kadınların sesindeki güçten korkuyorlar. Quetta´da yaptıkları son saldırıda 14 masum tıp öğrencisini katletmelerinin nedeni budur. Khyber Pukhtoon Khwa ve FATA´da pek çok kadın öğretmeni ve çocuk felci çalışanını öldürme sebepleri budur. Onlar sırf bu nedenle her gün okulları bombalıyorlar. Değişimden ve topluma getireceğimiz eşitlikten geçmişte de korktular, bugün de korkuyorlar.´
´Okulda bir erkek çocuğa gazetecinin ´Taliban´lar neden eğitime karşılar?´ diye sorduğunu hatırlıyorum. Gayet açık bir biçimde yanıtladı. Kitabını göstererek, ´Bir Talib bunun içinde ne yazdığını bilmez,´ dedi. Onlar Tanrı´yı okula gittiği için kızları

Anahtar Kelimeler: MAYIS, 2015, TARİHİNDEN, ÖNCEKİ, YAZILARIM
Okuyucu Yorumları (2 yorum)
Adınız Soyadınız *
E-Posta *
 
Telefon
Güvenlik *
Yenile
 
Yorumunuz *
francis hartley
5.11.2016 03:27:50
Bu sağlıklı ve% 100 acil IRUA HASTANE MERKEZİ başvurmalısınız kendi böbreğini satan ciddi kamuoyu Erkek veya Kadın bilgilendirmektir. Biz aşağı yüzünden mali kırmak için para için böbreğini satmak için bir fırsat arıyorlar, böbrek nakli için burada olan hastaların çok şey var ve biz size Böbrek için $ 350,000.00 USD teklif gibi olacaktır. Benim adım i IRUA HASTANESİ MERKEZİ Cerrahi Hastanesi´nde Nöroloji duyuyorum, Doktor Francis Hartley. Bizim hastane Böbrek Cerrahi / nakli ve diğer organ tedavisinde uzmanlaşmış, biz de bir yaşam ve sağlıklı bir donörün ile böbreklerin satın alma ve nakli ile anlaşma. Biz Hindistan´da bulunan, unitedstates, columbia, Bangladeş e.t.c. E-posta: Eğer böbrek satan ilgilenen varsa aracılığıyla bizimle irtibata geçmekten çekinmeyin francishartley619@gmail.com
Rodney
2.10.2017 00:35:17
Benim adım Irrua Uzman Hastanesi´nden Dr Rodney, organ cerrahisi uzmanıyım ve satmak isteyen insanların organlarını satın almakla uğraşıyoruz ve ABD´de bulunuyor, ancak merkez ofisimiz Abidjan´da. Böbrekinizi satmak ilginizi çekiyorsa Lütfen bize geri dönmekten çekinmeyin, böylece devam edebiliriz. Ve teklifimizle ilgileniyorsanız bizim E-postamız bu, E-posta :(hospitaldeportbouet@gmail.com)
Yazarın Diğer Yazıları
YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK (01 Kasım 2016 - Salı)
Engereğin Oğlu (25 Ekim 2016 - Salı)
Yaa Dedim İçimden (18 Ekim 2016 - Salı)
Bir Gün Tek Başına (30 Ağustos 2016 - Salı)
Umut İnsanın Biricik Gücü (18 Ağustos 2016 - Perşembe)
Umut İnsanın Biricik Gücü (16 Ağustos 2016 - Salı)
Kitapların Soluğu (03 Temmuz 2016 - Pazar)
Fotoğraf Neyin Nesi? (13 Haziran 2016 - Pazartesi)
Ardında Çile Çile Çile (07 Haziran 2016 - Salı)
Hep Yanınızda Taşıyorsunuz (24 Mayıs 2016 - Salı)
Aslı Vatansever (03 Mayıs 2016 - Salı)
O Selamın Hatırına (26 Nisan 2016 - Salı)
Hepsini Çöpe (18 Nisan 2016 - Pazartesi)
İçte Cevher Olmayınca (29 Mart 2016 - Salı)
Unutmayalım (15 Mart 2016 - Salı)
SİYAD Ödül Töreni (08 Mart 2016 - Salı)
Harper Lee (01 Mart 2016 - Salı)
Kutuyu Açtım (23 Şubat 2016 - Salı)
Kız Kaçtı (16 Şubat 2016 - Salı)
Nasıl Bilirdiniz? (09 Şubat 2016 - Salı)
Ayna (25 Ağustos 2015 - Salı)
Adana Yaşanır (18 Ağustos 2015 - Salı)
Yorgun (11 Ağustos 2015 - Salı)
Türkçesi Yok (04 Ağustos 2015 - Salı)
Tespih Taneleri (28 Temmuz 2015 - Salı)
Her Dalına Kuşlar Konmuş Bir Ağaç (21 Temmuz 2015 - Salı)
Kayıp Bir Roman (14 Temmuz 2015 - Salı)
Hatırlıyorum (07 Temmuz 2015 - Salı)
Onur Yürüyüşü (30 Haziran 2015 - Salı)
İlle de Roman Olsun (23 Haziran 2015 - Salı)
Hayat Bilgisi Dersi (16 Haziran 2015 - Salı)
Fahrenheit 451 (09 Haziran 2015 - Salı)
Cennetin Çocukları (02 Haziran 2015 - Salı)
Aileden (26 Mayıs 2015 - Salı)
Nerde Kalmıştık Behçet Çelik? (20 Mayıs 2015 - Çarşamba)
Hesap Verilmedi mi? (12 Mayıs 2015 - Salı)
Sayfa:
EKONOMİYE BAKIŞ
BAŞYAZI VE GÜNÜN YORUMU Çetin Remzi YÜREGİR
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
Nurettin ÇELMEOĞLU - BİRAZ GÜL BİRAZ DİKEN
İSTANBUL´A İHANET ADANA´YA KEHANET
Vahit ŞAHİN
Vahit ŞAHİN
4.ŞEHİR TİYATROLARI BULUŞMASI
Cumali KARATAŞ
Cumali KARATAŞ
“ÇUKUROVA´DAN SESLER-3” KAZIM KARAÖRS ***UNUTULAN BİR SAZ USTASI KAZIM KARAÖRS***
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
Yılmaz AYDOĞAN / BÖYLE GİTMEZ!
MÜLKİ AMİR ‘ÜZERİNE KUMA´ KABUL EDER Mİ?
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
Zeynep Kural-İNCE DOKUNUŞLAR
NUTUK´U ANLAMAK
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
Ali MARALCAN- EMEKLİ KURMAY ALBAY
19 EYLÜL GAZİLER GÜNÜ BÜYÜK TÜRK MİLLETİNE VE KAHRAMAN TÜRK ORDUSU İLE EMNİYET MENSUPLARINA KUTLU VE MUTLU OLSUN
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
Hasan GÜNEŞ- İLK ADIM
OKUL MÜDÜRÜ BİLGİYİ ÖĞRETMENDEN SAKLAMAMALI
Ahmet ERDOĞDU
Ahmet ERDOĞDU
21.12.2015 DEN 23.11.2016 YAZI VE RÖPORTAJLAR-5
KONUK YAZAR
KONUK YAZAR
FİFA KOKARTLI İLYAS AYAN´A VEFA
Ahmet DUMAN
Ahmet DUMAN
Az Gittik, Uz Gittik-2
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
Mustafa Gazalcı -"Öğretmenin Not Defterinden"
SES BAYRAĞIMIZI DALGALANDIRMA ZAMANI
M. Ziya YERGÖK
M. Ziya YERGÖK
SAHADAN GÖZLEMLER: HAYIR YÖNÜNDE
Cezmi DOĞANER
Cezmi DOĞANER
PARTİ İÇİ DEMOKRASİ VE KATILIM
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
Prof. Dr. Mehmet TOMANBAY
RANT MI ÖNEMLİ YEŞİL ALANLAR MI?
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Prof. Dr. Özer OZANKAYA
NUTUK (SÖYLEV), YÜCE DEĞERİNİ, 90. YILINDA DA TÜM GÖRKEMİYLE KORUYOR!
Zekai BULUÇ
Zekai BULUÇ
“ASMAYIP DA BESLEYELİM Mİ ?” EKOLÜ
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,
Araştırma Üniversiteleri, Çukurova Üniversitesinin Kaçırdığı Şansı Yeniden Yakalama Olasılığı Ve Öneriler İbrahim Ortaş, iortas@cu.edu.tr
OKUR KÖŞESİ
OKUR KÖŞESİ
BAYRAM MI GELMİŞ?
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
Can UĞURATEŞ-Sırası Geldikçe
RAKKA´DA AÇILAN POSTER
Celal Topkan
Celal Topkan
BİR TOPLUM EKONOMİK OLARAK NASIL ÇÖKER
Av.Cemil DENLİ
Av.Cemil DENLİ
ARMAGEDDON
Saniye Akay Demirel
Saniye Akay Demirel
´Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.´
İlhan ALPER
İlhan ALPER
YİTİK BİR SAZ: KAZIM KARAÖRS
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Mahmut TEBERİK- AYRAÇ
Sözüm Sana İşçi Sınıfı!
Cihat OVALI-SPOR YORUM
Cihat OVALI-SPOR YORUM
DERBİNİN GALİBİ TARAFTAR
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
Ahmet DOKUZOĞLU-NE DEMİŞTİK?
BİZİM KÖY´ÜN HALLERİ (NAR)
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
TURUNCU ADAM - Mahmut REYHANİOĞLU
DR.ERCAN ATALAY VE ASKF
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
Süreyya KÖLE - YANSIMALAR
ÜZÜNTÜYE CEZA
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
Tufan ALPAT-EMEKLİ HAKİM
NİKAH VE MÜFTÜLÜK
Hüseyin ÖZBEK
Hüseyin ÖZBEK
TAHSİN ÇAVUŞ´UN ÖLDÜĞÜ GÜN
Ahmet YAHŞİ
Ahmet YAHŞİ
HER MAÇ BÖYLE OLMALI
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Düşler Düşünceler-Tekgül Arı
Okur Hareketi
Birgül Ayman GÜLER
Birgül Ayman GÜLER
AKP´NİN ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KOMİSYONDA ELE ALINIRKEN, “REJİM DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR” ELEŞTİRİLERİ SÜRÜYOR
TANSEL ÇÖLAŞAN
TANSEL ÇÖLAŞAN
Sevgili dostlar merhaba,
GÖKTEN GELEN-BASRİ GÖK
GÖKTEN GELEN-BASRİ GÖK
ÜLKEMİZDEKİ SURİYELİLER;
AZ ve  ÖZ A.AKDAMAR
AZ ve ÖZ A.AKDAMAR
BİRİ ANLATSA!...
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
AHMET KAYTANCI-GÖKÇEBEL
ZELİHA VE ÇOCUKLARI
Başlangıç Tarihi
Bitiş Tarihi
Bugün
18 °C
Pazartesi
17 °C
Salı
16 °C
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
ÜÇ NOKTA SATIRBAŞI

/resimler/2016-2/23/1416139429844.jpg

ADANA`DA NÖBETÇİ ECZANELER

/resimler/2015-5/28/1255038362873.jpg

ADANA İLİ ÖNEMLİ TELEFONLAR

/resimler/2016-3/22/1515302901917.jpg

HAFTANIN PANAROMASI

/resimler/2017-10/17/1339146229905.jpg