YAZARLAR

  • BIST 100

    108.097%0,77
  • DOLAR

    6,7049% 0,00
  • EURO

    7,5074% 0,08
  • GRAM ALTIN

    372,89% -2,11
  • ÇEYREK ALTIN

    615,2685% -2,11

Adana

03.06.2020

  • İMSAK 03:30
  • GÜNEŞ 05:13
  • ÖĞLE 12:42
  • İKİNDİ 16:33
  • AKŞAM 20:01
  • YATSI 21:36
  • Çarşamba 28 ° / 16 ° Fırtına
  • Perşembe 29 ° / 16 ° Güneşli
  • Cuma 32 ° / 15 ° Güneşli

Yükleniyor

Yükleniyor

Yükleniyor

ULUSAL EGEMENLİK İŞLEYİŞLERİNİ 2020 KOŞULLARINDA YENİDEN DEĞERLENDİRMEK...

2020 yılı koşullarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 'tecelligahı olduğu ulusal iradeyi' temsil etme yetkisi  ne derecede kalmıştır ve dolayısı ile 23 Nisan'ı ulusal egemenlik bayramı olarak kutlama hakkını ulus olarak korumakta mıyız?

 

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yurt çapında geniş bir halk kesimince koronavirüs salgınının önlemler ortamına rağmen kutlandı.  

Bu yıl bildiğimiz gibi 23 Nisan günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunun 100. Yıldönümü ve  bu yazının  satırlarına başka önemli bir anlam daha yüklenmiş bulunuyor.  Zira gazetemiz YENİ ADANA  bu büyük olayı, yaşandığı günlerin 100 yıl önceki tanığı olarak okurları ile paylaşarak gerekli değerlendirmeleri yapabilme birikimini de  taşıyor.

100 yıllık geçmişi arkamızda bırakırken bu bağlamda şu soru gelebiliyor akıllara:

2020 yılı koşullarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 'tecelligahı olduğu ulusal iradeyi' temsil etme yetkisi  ne derecede kalmıştır ve dolayısı ile 23 Nisan'ı ulusal egemenlik bayramı olarak kutlama hakkını ulus olarak korumakta mıyız?

Bu soru  Atatürk Türkiyesi'nin mirasını sorumluluk ve titizlikle koruyarak ayakta tutma görevinin bilincinde olan kesimler için yanıtlanması gereken  bir husustur.  Bugün sayfalarımıza bundan 4 yıl önce  yayımlanan ve  22 Nisan 2016 tarihini taşıyan bir yazıyı alıyoruz.  Bu yazıda bugün ne yazık ki gerçekleşmiş olarak yaşadığımız  gelişmelere duyulan  kaygılar,  "...bugün kuruluşunu bir bayram olarak kutlamaya yöneldiğimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi´ni fiilen etkisiz duruma sokacak rejim değişikliği için hızlı adımlar atılmaktadır," sözleri ile ifadesini bulmuştur göreceğiniz gibi. Bugün gelinen noktada 4 yıl önce duyulan kaygıların da çok üstünde olumsuzluklarla karşı karşıya bulunmakta ve bunları yaşamak durumundayız.

Gerçekten  artık Gazi Meclisimiz bütçe yapma, bunu ve yürütme organının icraatının tümünü  denetleme, Güçler Ayrılığı ilkelerine göre hesap sorma, gerektiğinde Gensoru ile yetkilileri görevden uzaklaştırma gibi yetkilere  haiz değildir. Sadece siyasal konjonktürün tesadüflerine bağlı parmak sayısı hesapları çerçevesinde yasama işleri ile iştigal edebilmektedir.

Bununla birlikte bir yasama organı olarak TBMM, yürütme organının çeşitli kademelerince kaale bile alınmamaktadır. Anayasal yetkileri arasına o değilden konulmuş bulunan soru önergesi işleyişleri dahi ciddiyetle bağdaşacak durumda değildir. Kendilerin soru yöneltilen kabine üyeleri bir yandan yanıtları geciktirir ya da hiç vermez iken bir yandan da sorunun yanıtını kimi zaman ilgili kamu kuruluşunun görüşünü aynen iletmek şekli ile milletvekillerine iletmektedir.

Son aylarda mecliste yemin etmiş olsalar bile   birer bürokrat niteliği taşıyan kimi kabine üyeleri, ulusal iradeyi seçimle gelerek temsil eden milletvekillerine hakaret eder dozsa hitapta bulunmaktadırlar ya da enazından siyasal polemiğe girmektedifer.

Yasama ile Yürütme arasında gözlerden kaçan bir başka önemli gelişme daha yaşanmaktadır. Yasama’nın yetki alanında  yer alan süreçte YASA’nın kapsaması gereken  alan giderek muğlak hale gelmektedir. Cumhurbaşkanlığı karar ya da kararnamelerinin, yasa gerektiren alanlara da sirayet edip etmediği konusu ciddiyetle izlenmeyi gerektirmektedir.

Ayrıca son yıllarda kamu yönetiminde  birçok yaşamsal konuda çözümler, önlemler, yasaklamalar vb gibi kararlar yönetmelikler aracılığı ile yürürlüğe sokulmaktadır. Bu konu dahi izlenmeye ve yasama organının yetkileri açısından değerlendirilmeye muhtaçtır.

Başkanlık Sisteminin bir usul ve yönetim uslubu olmanın çok ötesine geçtiği, açık bir rejim değişikliği haline geldiği açıktır. Sadece parlamenter sistemin ortadan kalkması ile başveren yaşamsal, sakıncalı gelişmeler yönünde değil, hukuk devleti işleyişlerinde de bir çöküntüye uğranıldığı açıktır.

Şurasını da önemle vurgulamak gerekiyor: Bu konu uzun süredir ayrıntılı biçimde Cumhuriyet bilincini canlı tutan kesimlerce  enine boyuna tartışılmakta, Yaşanan Tek Adam rejiminin olumsuzluk içeren uygulamaları eleştiri konusu yapılmaktadır. Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluşunun 100. Yıldönümünü  bayram havası içinde kutlarken geri planda kaynamakta olan rejim bunalımını unutmamak, çare arayışlarını diri tutmak gerekmektedir.  Onun için  bu ahval ve şerait içerisinde TBMM’nin  "tecelligahı olduğu ulusal iradeyi temsil etme yetkisi  derecede kalmıştır?" sorusunun ve buna ekli kaygıların  da 4 yıl önce gündeme geldiği yazıyı sizlere sunuyoruz:

"BUGÜN 23 NİSAN: ULUSAL EGEMENLİĞİMİZE EL KONULMASINA İZİN VERMEYECEĞİZ

Tarih: 22.04.2016

 Ulusal iradeyi temsil ettiği yanılsamalarıyla beslenen ve kişisel otorite tahakkümüne dayalı oldubittilere, benzeri ancak 1930´ların diktatörlükler Avrupa´sının yıkıntıları arasında aranıp bulunabilecek bir dikta rejiminin hayallerine karşı uyanık olmalıyız!

Yıllardır 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını değerlendirirken bu sütunlarda Cumhuriyeti`imizi, onun en sağlam temellerinden birisi olması gereken parlamenter demokratik rejimi ve en önemlisi `Ulusal Devlet` yapımızı yıkıntıya uğratacak tehditlerin daha da güçlenmesi karşısında kaygılarımızı dile getirmekten ve bayram coşkusu yaşamayı bir anlamda geri plana taşımaktan kurtulamadık.

Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti`nin kuruluşunda bu günün önemi çok büyük. Mustafa Kemal Atatürk`ün, yıkıntısının bile altından kalkılmaz bir yük oluşturduğu Osmanlı`yı ortadan kaldırma ve yerine "ulusal egemenliğe" dayalı yeni bir yapı oluşturma stratejisinin ilk adımı da denilebilir kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi`ne. Dolayısı ile olayın sadece "yönetsel" yönünü öne çıkarmak, derinlerde daha da yaşamsal bir dokunun oluşturulmak istendiğini görmezden gelmek, 23 Nisan 1920 günü yaşananları tam kavrayamamak anlamını da taşıyabilir.

İstanbul`da esaret altında çalışamayan Meclis-i Mebusan`ın yerine bir meclisin kurulduğu ve anavatanın bağrında daha etkili ve yetkili olacak bir siyasal mekanizmanın harekete geçirilmiş olduğu doğrudur. Ama bir de "ulus" kavramı vardır ortaya çıkan, hem de "egemenliğini" ilan eden, açıkçası buyuran, buyruğunu yürütebilen, kendi geleceğini tayin etme gücünü elinde bulunduran, dolayısı ile uluslararası hukukta da bağımsız bir gücü bulunan bir `Ulus` da doğmuştur o gün.

Bu ulus, yurdunu işgal eden yabancı güçleri kanı ve canı pahasına kovarken, yüzyıllar süren Osmanlı boyunduruğundan kendisini kurtarmasını bilmiş, kendi kaderine yön verme özgüvenini de kazanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi işte bu ulusun "buyruklarının" yerine getirileceği bir organ olarak tasarlanmış ve yaşama geçirilmiştir. Yine bu Meclis, Kurtuluş Savaşının zaferle sonuçlandırılmasında, Lozan Andlaşması'nın yaratılmasında, ardından Cumhuriyet rejiminin kurulmasında onurlu görevlerini yerine getirirken, bir yandan da Türk Ulusu`nun kendi kendisini yaratmasında önemli bir etken olarak varlığını sürdürmüştü. Türkiye Büyük Millet Meclis`ini ve tarihsel işlevini, sözünü ettiğimiz, "ulusal temel ve kaynaklarından" ayırmanın ve Türkiye Cumhuriyeti`nin de ulus devlet yapısını yok saymaya kalkışmanın olanağı yoktur.

Ancak bu yıl ortaya çıkan tabloda geçmiş yıllara göre daha da kaygı verici gelişmelerle karşı karşıyayız. 1950`li yıllardan bu yana giderek güç ve etki kazanarak ortaya çıkan ve Türkiye Büyük Millet Meclisini sadece "dönemsel siyasal irade" mekanizması olarak göstermek ve öyle kullanmak isteyenler bugün daha da ileri gidip onun işlevlerini, sorumlulukları ve gücünü sonlandırıp Türkiye`yi `tek adamın keyfine göre yönetilen` bir ülke konumuna getirmek üzeredirler. Hatta daha vahimi bugün kuruluşunu bir bayram olarak kutlamaya yöneldiğimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi´ni fiilen etkisiz duruma sokacak rejim değişikliği için hızlı adımlar atılmaktadır. Parlamenter rejimin-açıkçası bir bakıma TBMM´nin kendisinin -  yaşanan tüm olumsuzlukların temelinde yattığı türünde sapkın görüşler ulu orta siyaset sahnesinde dolaştırılmaktadır. Bunun yerine kişisel bir otoritenin sözde ulusal iradeyi temsil ettiği?, benzeri ancak 1930´ların diktatörlükler Avrupa´sının yıkıntıları arasında aranıp bulunabilecek bir dikta rejiminin hayalleri kamuoyuna pompalanıp durmaktadır.

Daha da ötesi son yıllarda bu yanılsama bir fiili durum uygulamasına dönüşmüş, ülkemizin anayasal dengelerini altüst eden bir zihniyet olarak ülke ve ulus çıkarlarına aykırı düşen kimi düzenleme ve uygulamaların temeli olmuştur. Nerede ise kendilerini "kadir-i mutlak" güç olarak görenler, her türlü anayasal denetimi ve de yargı erkinin bağımsızlığını hiçe sayan açılımlara ve atılımlara yönelmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti`ni kuruluş temellerinden koparan salvolarla vazgeçilmesi düşünülemeyecek ilkeleri, işleyişleri ve daha vahimi Atatürk Devrimlerinin yarattığı çağdaşlık atılımlarını kesintiye uğratacak icraatı, sadece oy üstünlüğü sağlayarak gerçekleştirmeye cüret etmişlerdir. Bu durumun ise "ulusal egemenlik" dinamiklerinin köklü kurum ve kuralları ile açıklanabilir bir yönü yoktur.

Bir başka büyük tehdit de `Ulus Devlet` yapımızın geleceği ile ilgili olarak karşımıza çıkıyor.  Son yıllarda `ulusal egemenlik` sistemini "dönemsel siyasal irade" mekanizmasını "dediğim dedik" yöntemi ile işletmeye çalışanlar ve bunu "ulusal irade" ile eş değer göstermeye kalkışanlar, "ulus" yapısını da hızla erozyona uğratmayı becerebilmişlerdir. "Etnik yapılara" adeta siyasal kimlik kazandıran sözde "demokratik" yaklaşımlarla, ülkeyi "çok halklı ve hatta çok uluslu" bir coğrafya oldubitti`si ile karşı karşıya getirmişlerdir. Bunu yaparken ulusumuzun egemenlik haklarını hiçe sayan kimi yabancı kaynaklı dayatmalara uyumlu olma hesabı içinde olmuşlardır. Bu yanlış hesap son aylarda ülkemizi bir kan gölüne çevirmiş, kentlerimiz yakılmış, yıkılmış, bombalanmış; ulusumuz şehit haberlerinin gelmediği gün geçiremez olmuştur.

 Evet, içinden geçtiğimiz bu dönemde, 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramını kutlarken, "ulus devlet" yapısının ve de parlamenter sistemin ne denli büyük bir tehdit altında olduğunu görmezden gelemeyiz. Hele "ulusal" temeli olmayan egemenlikten de söz edilemeyeceğini bilerek... Hem de parlamentonun kendisini aciz hale düşürme kararını kendisinin almakta olduğunu seyrederek. Hele getirilmek istenilen, hatta çeşitli etnik grupların, ulusal bütünlük yapısını bozacak boyutlarda,  "özerklik" ambalajı altında  "egemenliği" paylaştıkları bir yapının yaratıldığı hatta bunun silahlı bombalı saldırılarla gerçekleştirilmek istendiği  bir ülke haline sokulmuş olmaya  rıza göstererek!"

 

 

 

Haber Kaynak : ÖZEL HABER