YAZARLAR

  • BIST 100

    105.360%0,39
  • DOLAR

    6,8167% 0,66
  • EURO

    7,5618% 1,37
  • GRAM ALTIN

    377,16% 1,29
  • ÇEYREK ALTIN

    622,314% 1,29

Adana

28.05.2020

  • İMSAK 03:34
  • GÜNEŞ 05:15
  • ÖĞLE 12:41
  • İKİNDİ 16:31
  • AKŞAM 19:57
  • YATSI 21:31
  • Perşembe 30 ° / 16 ° Güneşli
  • Cuma 26 ° / 15 ° Güneşli
  • Cumartesi 27 ° / 15 ° Fırtına

Yükleniyor

Yükleniyor

Yükleniyor

Köy Enstitüleri kapatılmasaydı yarın 80 yaşında olacaktı

Prof.Dr.Süleyman Bozdemir “Köy Enstitüleri projesinin fikir babası Atatürk’tür. Köy Enstitüleri yaşatılsaydı lider ülke olurduk” dedi.

 

RÖPORTAJ: VAHİT ŞAHİN

Çukurova Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi ve  (Yeni Kuşak Köy Enstitüler Derneği) YKKED Adana Şubesi Başkan Yardımcısı Sayın Prof. Dr. Süleyman Bozdemir ile Köy Enstitülülerinin tarihi önemi ve kapatılmasının sonuçları ilgili 26 Nisan 2017 tarihinde yaptığımız röportajımızı, güncelliğini hiç kaybetmediği için yeniden sunuyoruz.

YENİ ADANA - Sayın Hocam, köy enstitüsü projesinin öncüleri ve uygulayıcıları konusunu açarsanız mutlu oluruz.

SÜLEYMAN BOZDEMİR - Köy Enstitüleri projesinin fikir babası Atatürk, uygulayıcıları başta zamanın cumhurbaşkanı İsmet İnönü olmak üzere Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç´tur. Tonguç, bir eğitim ütopyacısıdır, adanmış bir aydındır. Kendi ülkesinde bile büyüklüğü henüz yeterince kavranamamış bir eğitim düşünürü ve eylem adamıdır. Tonguç sadece öğrenme ya da öğretim sorunlarıyla ilgilenen bir pedagog olmaktan çok, genel olarak ülkenin eğitim sorunlarıyla ilgilenen bir eğitim teorisyeni ve pratisyenidir. Tonguç´un ?´Eğitim Yoluyla Canlandırılacak Köy´´ kitabını okuyanlar, O´nun köy sorunlarını ne kadar iyi bildiğini ve bu sorunların nasıl çözülmesi gerektiğini tek tek gösterdiğini göreceklerdir. Tonguç´un ilgilendiği sadece köy enstitüleri de değildir. O bir keresinde der ki: ´´Geleceğin okulunu çocuklar için bir bir cennet haline getirmek ülküsü zafer çelenkleriyle süslenebilirse Köy Enstitüsü denemesinin kazandığı değerlerden de yararlanarak ulusumuzun karakterine en uygun eğitim kurumları yaratılabilir. Bunlara yakışacak adı bulmakta da zorluk çekilmez. Bu okullardan çıkacak insan tipi Tonguç´a göre;  1)Doğayı ve kaderi yenebilen, 2)Hayata olanaklar yaratabilen, 3)Topluma gerekli, kendi kendini yönetebilen, meslek hayatına başarıyla tutunabilecek, 4)Yaşayış, dil, hayat anlayışı ve zihniyet bakımından köylüden ve halktan kopmamış, 5) Ne ezen ne de ezilen, ne sömüren ne de sömürülen, hakça bir düzen savunan anlayışa sahip olmadır.´´

Tonguç´la ilgili daha çok şeyler söylenebilir. Özellikle söylemek gerekirse; Tonguç´un eğitim ütopyası radikaldir, eğitime çok yönlü yaklaşır ve sorunların kökenine inmeye çalışır. Tonguç´un düşündüğü okul özgürleştirici bir dünya okuludur. Bu okullardan özgürce düşünebilen yaratıcı kuşakların yetişmesi O´nun en büyük arzusudur.

Köy Enstitüleri projesinde Hasan Ali Yücel´in katkısı çok büyüktür. Yücel, Atatürk´ün sofrasında yer almış seçkin kişilerden birisidir. Bakan olduğu zaman O´nun amacı çok sevdiği Atatürk´ten devraldığı eğitim meşalesini en yükseklere dikmekti. İnsancıllık, ediplik, şairlik, eğitimcilik, bilimcilik, düşünürlük, yöneticilik gibi olağanüstü özellikleri ile Atatürk´ün tek başına ulaştığı kendi zirvesine belki de en çok yaklaşan O olmuştur denebilir.

H. Ali Yücel, Atatürk´ü ve devrimlerini çok iyi anlamış ve özümsemiş bir kültür adamı olduğu için, O´nun da en büyük dayanağı müspet bilimler olmuştur. Yücel´in Bakanlık yaptığı dönem, bir kültür devriminin ortaya konduğu bir dönemdir. Tüm dünya klasikleri Türkçeye çevrilmiştir. Atatürk´ün kafasında doğan ve Onun icraatı ile eylem haline gelen Türk aydınlanması, Yücel´in elinde adeta Atatürk´ün Milli Eğitim Bakanlığındaki izdüşümü gibi işlerlik kazanmıştır.

YENİ ADANA - Köy enstitülerinin kapatılması ve doğurduğu sonuçlar neler olmuştur?

SÜLEYMAN BOZDEMİR - Ne yazık ki eğitimimizdeki bu devrimci projenin önü türlü nedenlerle hemen kesilmeye çalışılmış ve daha fazla ilerlemesine olanak verilmemiştir. Bugün içine düştüğümüz eğitimdeki çöküşün başlangıcı 1950‘liler de çok partili döneme geçmemizle başlamıştır. DP iktidarı eğitimde, ilk darbeyi Köy Enstitülerini ve Halk Evlerini kapatarak vurdu. Köy Enstitülerinde Atatürkçü çağdaş eğitim ilkelerinin uygulanması ve kısa sürede çok verimli sonuçların alınması, devrimlere baştan beri karşı olan fakat Atatürk ve İnönü´den çekinenleri çok rahatsız etti. 1946´dan sonra CHP içinden bazıları, başta Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir olmak üzere, bunu açıkça dillendirmeye ve İnönü´ye baskı yapmaya başladılar. Bunlardan bir kısmı DP kurdular. Adnan Menderes bir keresinde diyor ki: “Köy Enstitüleri, yöneten kesimden daha akıllı bir vatandaş görüntüsü oluşturuyor. Bu kabul edilemez.”

Onunla da yetinilmeyip laik eğitimin bütün kurumlarına saldırılmaya başlandı. Asıl amaç sinsice, Cumhuriyet ve onun asıl kurumları, tasfiye edilecekti. O nedenle önce MEB hedef seçildi. Laik, demokratik eğitimden yavaş yavaş uzaklaşıldı. Eğitimde dincileşme ve piyasalaşma hâkim kılınmaya çalışıldı. 1960´ tan sonrada sağcı iktidarlar DP´nin başlattığı uygulamaları adım adım sürdürmeye çalıştılar. Artık bugün, bu uygulamaların meyvelerini vermeye başladığını hep birlikte görüyoruz.

YENİ ADANA - Günümüz eğitim sistemi ile gelişmiş ve geri kalmış ülkelerin bir kıyaslamasını yapar mısınız?

SÜLEYMAN BOZDEMİR - Günümüzde 4+4+4 sistemi ile eğitim artık bitme noktasına getirilmiş bulunmaktadır. Ne acıdır ki halkımız da bu duruma gerekli tepkiyiverememekte, seyirci kalmayı sürdürmektedir. Onu bekleyen tehlikeyi zamanında görememekte, içine düşürüldüğü cehaletin pençesinden bir türlü kurtulamamaktadır. Kurtulmayı bırak cehalette bir yükseliş olduğunu Birleşmiş Milletler İnsanı Gelişim Raporu 2008’de verilmektedir?. Rapora göre: İngiltere ve Fransa´da toplumun %21, Japonya´da %14, ABD´de %12, si düzenli kitap okurken, Türkiye´de on binde bir kişi kitap okuyor. Türk halkının gereksinim listesinde kitap 235´inci sırada. Kahveye gitmek, okey oynamak ve dizi seyretmek ise daha üst sıralarda ilk 100´ün arasında. Türk halkı günde ortama 5 saat, televizyonlarda daha çok pembe dizileri izliyor. Öte yandan kitap okumaya sadece yılda 6 saat ayırıyor.

Okuma Sanatı diye bir sanatın olduğunu, bu konuda yazılmış kitaplar var mıdır yok mudur, pek ilgisini çekmiyor. Aksu İlk Öğretmen Okulu´ndan Türkçe öğretmenim, (bize okuma, yazma ve güzel konuşma sanatını öğreten) Zeki Ceylan´ın yazdığı, oğlu Prof. Dr. Can Ceylan´ın yayına hazırladığı, Etki Yayınları:474, Temmuz 2012 de basılan, çok değerli bir kitap dışında ben şahsen görmedim.

Yayınevi kitabın tanıtımında bakınız ne diyor: “Ulusal ve uluslararası istatistikler, kitap okuma oranı açısından Türkiye´nin gelişmiş ülkelere göre, açık ara gerilerde kaldığını göstermektedir. Örnek vermek gerekirse, kişi bazında İsviçre´de yılda on kitap, Fransa´da 7 kitap, Japonya´da 25 kitap okunurken, ülkemizde bir kişi sadece on yılda bir kitap okumaktadır. Yine ülkemizde bir kişi günde beş saatini televizyon başında geçirirken, koca bir yıl boyunca kitap okumaya sadece altı saatini ayırmaktadır. Bu karanlık tablo, gelecek kuşaklar adına başta ana-babalar olmak üzere toplumun bir kesiminde haklı bir endişe yaratmakta ve derin kaygılar uyandırmaktadır. Zeki Ceylan, eğitime gönül vermiş ve sorumlu bir öğretmen olarak; kapsamlı, açıklayıcı, pırıl pırıl bir kitapla bu umutsuz gidişin karşına dikilerek, okumanın bereketli yollarına aydınlık bir pencere açıyor. Etki Yayınevi; emeğe saygılı ve duyarlı yayıncılık anlayışı gereği; ana-babalara, öğretmenlere ve iyi bir okuyucu olma yolunda kendini geliştirmek isteyen herkese bu kılavuz kitabı sunarken, kültür dünyasına önemli bir eser kazandırıyor olmanın onurunu duymaktadır.

Zeki Ceylan öğretmenimin, ülkemizde böylesine büyük bir sorunun olduğunu fark edip, arkasında değerli bir yapıt bırakarak aramızdan ayrılması, onu unutulmaz kılmıştır. Okuma-yazma konusunda ki sorunlarımız okullarda verilen eğitim öğretimden kaynaklanmaktadır. Anaokulundan üniversiteye kadar geçen eğitim öğretim süresinde çocuklarımıza okuma-yazma alışkanlığı kazandırma konusunda çok başarısız kaldık. Çocuklarımıza, dilimizi ve güzel okuma-yazmayı öğretemeyen öğretmenlerin çalıştığı okullarımızdan artık kimse bir şey beklemiyor. Herkes kendi başının çaresine bakmaya çalışıyor.

Ülkemizde okunan kitabın çoğunluğu dini ağırlıklı. Artık eğitimimiz de dini ağırlıklı olunca bunu doğal karşılamak gerekiyor. Türkiye´de dini kitap dışı okuma alışkanlığına sahip sadece 70 bin civarında kişi bulunuyor. Kitap okuma sıralamasında Türkiye; Tanzanya, Kongo gibi ülkelerin arkasında 86´ıncı sırada yer alıyor. Müslüman ülkelerden ise az farkla ilerde!

Alınmayalım ve kabul etmekten de çekinmeyelim! Böyle bir topluma cahil denilemezse, ne denir? Ve böyle bir toplum seçimlerde kendine yakışan bir iktidarı seçtiği zaman ki seçiyor, niye çok şaşırıyoruz? Onun gözünde laik, demokratik ve bilimsel bir eğitimin bir önemi var mıdır diye hiç araştırdık mı?

YENİ ADANA - Değerli Hocam, bir ara Türkiye gündeminden düşmeyen ve halen de devam eden dindar-kindar nesil yetiştirilme konusunda neler söyleyebilirsiniz?

SÜLEYMAN BOZDEMİR - Dikkat edilirse; AKP döneminde uygulanan eğitim-öğretimle dindar-kindar bir kuşak yetiştirilmek istenmektedir. Özgür eğitim, öğretim, bilim ve düşünce, sanatsal yapım alanları sürekli daraltılmakta, din-inanç-tarikat, mezhep ve cemaatler siyasi araç olarak kullanılmaktadır. Bunun sonucunda ülkemiz bugün, tarihinde en ağır eğitim sorunlarıyla boğuşmaktadır. Anaokulundan üniversiteye kadar, tüm eğitim-öğretim kurumlarımızda, öğrencilerimizi aydın, çağdaş, laik, sorgulayan, girişimci ve üretken bireyler olarak yetiştirmeyi değil, daha çok dindar, tutucu, her şeyi sorgulamadan kabul eden bireyler yetiştirilsin isteniyor. Böyle bir kuşaktan ülkenin lokomotifi, yetkin bilim-fen insanlarının, ekonomistlerinin, tıpçılarının, büyük düşünürlerinin, sanatçılarının ve buluşçularının çıkabileceğini nasıl düşünebiliriz? Dinini sular seller gibi ezberleyen, dünyadan kopartılmış, laik cumhuriyet değerlerine ve Atatürk´e düşman kuşaklar yetiştirerek çağı yakalamak olası mı? Bu düpedüz ulusumuzun intiharı demektir. Ülkenin yönetiminde söz sahibi olanlar ve onların yandaşları bu gerçeği göremiyorlarsa, bunda kesin bir kasıt olduğunu insanlar düşünmek zorundadırlar. Çok büyük oynuyorlar ve hiç kimseden de korkmadıklarını göstermeye çalışıyorlar. Bu çok tehlikeli ve üzüntü verici bir durum. Halkımızın buna asla izin vermeyeceğini ummak istiyoruz. Laik, demokratik, bilimsel ve akılcı, Atatürkçü eğitime karşı açılan bu gerici ve tutucu, faşizan, akıl dışı eğitim sisteminin bir an önce uygulamadan kaldırılması, tüm Atatürkçü cumhuriyet aydının, bilinçli halkımızın birinci görevi olmalıdır.

Oysa dünya nereye gidiyor? Bizi yönetenler, bunu göremeyecek kadar bilgisiz ve dünyadan bihaber olamazlar. Sözcü gazetesinin değerli köşe yazarı Soner Yalçın, bir yazısında diyor ki:

“Güney Kore Şirketi SAMSUNG´un 2015´te aldığı patent sayısı 5 bin 72 iken, aynı yıl Türkiye´de sadece patent için başvuruların sayısı 4 bin 665” Samsung´un bir yılda aldığı patent, Türkiye´nin 50 yılda aldığı patent sayısının 18 katı. Bütün bu başarıların altında yatan, uygulanan çağdaş bilimsel eğitim ve AR-GE´ye yapılan bilinçli yatırımdır. NOKİA nasıl doğdu sanıyorsunuz? Biz hala teknoloji satın alan bir ülke olmaktan kurtulamadık. Bir dünya markası ürün çıkabilmiş değiliz. Çıkarabileceğimize olan inancımızı da yok etmeye çalışıyorlar. Bu anlayışla, özgür düşünceyi kelepçeleyerek ekonomi gelişir mi? Eğitimde yenilikçi reformlar yapılabilir mi? Bir dünya devi şirket çıkarılabilir mi?

Bakınız, Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA ) 2015 sınavlarında, ülkemizin ortaya koyduğu eğitim başarısına bakıldığında, dünyadaki ilk 50 ülke arasında Türkiye yer almıyor. Öğrencilerin okuduğunu anlama oranı 2003 yılına göre gerilemiş durumda. Çocukların yarısı hayal kuramıyor. Dünya bu sınavı konuşurken, biz umursamıyoruz bile. İktidarın en büyük derdi, tüm liseleri İmam hatipleştirmek ve ülkeyi tek adam rejimine dönüştürmek.

Aslında neyi tartışıyoruz ki, Demokrasi indeksimiz; Uganda, Tanzanya ve Mali´nin ardından 97.ci, insani gelişme endeksimiz Umman, Lübnan ve İran´ın ardından 92.ci sırada.

YENİ ADANA - İnsani gelişmişlik ve demokrasi indeksimiz nasıldır? Nasıl yükseltiriz ki Türkiye çağdaş ülkeler arasında yerini alsın?

SÜLEYMAN BOZDEMİR- Ülkeye, duble yollar, İstanbul´a dev gökdelenler, İstanbul boğazının altına tüp geçitler, üstüne köprüler, Osmanlının yaptırdığı camilerden daha gösterişli camiler ve Cumhurbaşkanlığına dev saraylar yaparak; laik, demokratik ve bilimsel eğitime sırtını dönerek, çağdışı bir eğitim sistemi ile insani gelişmişlik endeksimizi yükseltemezsiniz. Demokrasiyi güçlendiremezsiniz. AKP iktidarının böyle bir kaygısı olduğunu hiç sanmıyorum. Sonuç olarak Türkiye, iyi yönetilebilseydi, bu 15 yılda çağ atlayabilirdi. Ne yazık ki, uygarlık yarışında hedeflerinin çok gerisinde kaldık. Çok yazık oldu ülkemize!

Atatürk´ün başlattığı devrimleri ve Köy Enstitüleri ile başlayan eğitim projemizi kesintisiz bir süre daha sürdürebilseydik, bugün bilim ve teknolojide ve demokraside ileri ülkeler düzeyinde bir lider ülke durumunda olabilirdik.

Bugün dönüp arakamıza baktığımızda, bir kısmı Osmanlının son döneminde açılmış Türkiye´nin yüz akı (155 ) devlet yatılı okullarından yetişmiş pek çok değerli bilim insanları, diplomatlar, eğitimciler, öğretmenler ve devlet adamı olduğunu görüyoruz. Köy Enstitülerinin devamı yatılı İlköğretmen Okulları olmasa idi, bizler gibi binlerce fakir halk çocukları nasıl okuyacaktı? Yüksek Öğretmen Okulları açılmamış olsaydı, Öğretmen Okullarından seçilen en başarılı öğrenciler üniversiteye nasıl gidecekti? Efsanevi Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, Şemsettin Günaltay, Cahit Külebi, Reşat Nuri Gültekin, C. Orhan Tütengil, Behçet Necatigil, Prof. Dr. Behram Kurşunluoğlu ve daha nice devlet adamı, şair-romancı, yazar ve bilimciler Darulmuallimin-i Aliye (Yüksek Muallim Mektebi)den mezun olmuş kişilerdir.

 (DEVAM EDECEK)

 

Haber Kaynak : HABER MERKEZİ